Siz hiç bir evin konuştuğuna şahit oldunuz mu?
Döküntü kapısında evin annesi babayı işe uğurluyor. Sonra evin haylaz çocuğu kolunun altında top ile sokağa koşuyor. Minik bebeğin ağlama sesi caddenin karşı tarafına, tam da benim dikildiğim yere kadar ulaşıyor. Yokuşun başından görünen eskici, sesini daha bir gürleştiriyor evin önünden geçerken. Anne pencerede beliriyor ve eskiciye az kullanılmış bebek beşiği alıp almayacağını soruyor. Eskicinin başı öne eğik. Aldığı tahta ve az kullanılmış beşiğe karşılık bir leğen ve bir paket mandal veriyor. Düşündürüyor beni bu alışveriş. Satılan bebek beşiği mi, yoksa az kullanılmış umutlar mı?
Siz hiç bir evin konuştuğuna şahit oldunuz mu? Ben her sabah duyuyorum ve görüyorum bu karmaşayı fakat anlatamıyorum.
Gördüklerim ve duyduklarım insanların birbirine söylediği, "Duvar gibisin!" benzetmesini anlamsızlaştırıyor. Duvarlar nasıl böyle duyarsız olabilir ki? Soruyorum kendi kendime, bu yaşananları tek gören ben miyim?
Kimse duymuyor mu beşiği satılan bebeğin ağlamasını. Bebek oluyorum. Annem beni her şeyden habersiz zannediyor. Bense satılan beşiğimin değil annemdeki çaresizliğin derdindeyim. Farkında değil mi kimse sokakta oynayan çocuğun gülüşmelerinin. Çocuk oluyorum. Topun peşinde koşarken babamı düşünüyorum. Sahi, yamalı ceketinin kolundan rüzgâr giriyor mudur? Annenin her gün evin babasını işe uğurlarken yüzündeki hüznü kimse görmüyor mu? Anne oluyorum. Bebeğimin beşiğini sattığımı duyarsa babamız kızar mı dersiniz bana? Baba her sabah işe uğurlanıyor döküntü tahta kapıdan. Elinde annenin baba için hazırladığı akşamdan kalan yemeklerle dolu olan sefertası ile birlikte. Baba oluyorum. Yokuştan inerken önüm sıra yürüyen, elinde evrak çantası ve iyi giyimli esmer delikanlıya peşinde yürüdüğümü fark ettirmeden. Ve kendime geliyorum. Yokuştan inerken ardım sıra yürüyen babadan, zihnimden geçenleri gizleyerek…
Peki ya erguvanlar? Giriş kapısının üzerinde gelin tacı gibi duran Boğaziçi’nin incisi erguvanlar… Başını evin duvarına yaslamış gözyaşı dökmüyor mu yitip gidenlere? Bu kadar yaşanmışlıkla ne erguvanlar duyarsız olur ne de duvarlar. Halen, “Duvar gibisin!” demeye devam edecek misiniz tepki alamadığınız insanlardan? Duvarlar soğuk gibi görünür ama bence en sıcak parçalarından biridir bir evin. Duvarlar aile fertlerinin fotoğraflarını sahiplenir. En anaç yanıdır bir evin. Duvarlar her fırtınaya, yağmura siper eder kendini. En korumacı yanıdır bir evin. Her şeyi görür, her sesi duyar fakat en dilsiz yanıdır bir evin. En sırdaşıdır. En renkli yanıdır. En ayıp örtenidir. En en en… Sıralayıp gideriz işte böyle.
Siz hiç bir evin konuştuğuna şahit oldunuz mu? Ben her sabah işe giderken evin duvarlarından çıkan sesle irkiliyorum. Sonra erguvanlardan yayılan belli belirsiz kokuyu içime çekiyorum ve yürüyorum Hisar’ın sokaklarını. Ardım sıra geliyor her sabah döküntü ahşap kapıdan işe uğurlanan baba. Her akşam önüm sıra yürüyor dik yokuşu elinde file alışveriş çantasıyla. Tam da burada Ziya Osman Saba'nın şiiri volta atmaya başlıyor zihnimde:
"Şu fakir mahallede bir göz evim olsaydı,
Nasıl sevinç içinde çıkardım şu yokuşu.
Arkadaşlık ederdi yolda ihtiyar komşu.
Nasıl hafif gelirdi eve taşıdıklarım."
Çantanın içinde en ucuzundan bebek için bir mama ve yemek için bir bağ pırasa. Anne karşılıyor yine babayı. Şiir volta atmaya devam ediyor kaldığı yerden.
"Kapıyı ben çalmadan açıverirdi karım.
Her akşam tekrarlardım onun güzel adını.
Boynuma atılarak: “Baba!...” derdi çocuğum.
Onu göğsüme basıp cevap verirdim: "Yavrum.” "
Baba bir paket mandal için bebek beşiğinin satıldığından habersiz. Bebek beşiği bahane, satılan umutlar duvara çarpıyor yerli yersiz. Evin oğlanı top oynamaya devam ediyor gamsız, kedersiz. Mahalleli duyarsız. İnsanlık duyarsız. Birbirine, “Duvar gibisin!” diyenler duyarsız. Duvarlar farkında ceketi yamalı babanın. Anlayacağınız, duvarlar farkında tüm yaşananların...
Siz hiç bir evin konuştuğuna şahit oldunuz mu? Ben her gün duyuyorum. Görüyorum. Erguvanların kokusunu içime çekiyorum. Fakat anlatamıyorum kimselere. Bu evde “20 yıl önce yaşadılar” dedikleri ailenin halen bu evde var olduğunu. Ben şahit olduklarımla bu eve “köşk” diyorum, mahalleli terk edilmiş ev. Ben “yaşanmışlık” diyorum, mahalleli ise buz gibi duvarlar. Herkes habersiz evin içinde olanlardan. Oysa her yokuştan çıktığımda selamlıyor beni erguvanlı köşk, rüzgârla burnuma gelen rayihasıyla.
Sahi siz hiç bir evin konuştuğuna şahit oldunuz mu?..

