“Kıyametin koptuğunu görsem dahi, söyleyecek bir cümlem varsa onu yazmak isterim”
TEMMUZ Sayı: 10 - Mayıs 2017

Röportaj: Ali Emre

- Sevgili Hasan, dördüncü kitabın Bu Bir Aşk Hikâyesi Değildir geçtiğimiz günlerde yayımlandı. Hayırlı olsun. Sen yazdıkça ben kendim yazmış gibi seviniyorum. Peki, senin cephende durum nedir? Huzurun, sevincin mi arttı yoksa tedirginlik ve telaşın mı?

Çok teşekkür ederim. İnşallah hayrolur. Yaşadığım edebiyat sevincini böyle içten paylaşmanız ayrıca sevindirici.

Benim cephede duruma gelince; telaş yok hamdolsun. Ama sevinç ve tedirginlik atbaşı ilerliyor. Yani bir yandan yeni öyküler yazmanın ve kitaplar yayımlamanın verdiği sevinç, diğer tarafta öykülerimle yapmak istediğim şeyleri yapabildim mi, söylemek istediğim sözleri söyleyebildim mi sorularına dair tatlı bir tedirginlik. Sanırım bu en güzel olanı. Yani ben en azından böylesi bir tedirginlikten memnunum. Öykümü yazdıktan ya da kitabımı yayımladıktan sonra onlara geri dönüp çok bakmıyorum aslında. Hemen yeni öykülere odaklanıyorum. Şimdi de öyle oldu. Zira hikâye devam ediyor. Bu hikâyelerden bize düşen öyküler yazılmak için yığınla önümüzde duruyor. Bunlarla hemhal olmayı seviyorum. Dolayısıyla; biraz sevinç + biraz tedirginlik = Yeni öyküler. Hamdolsun.

- Birkaçı hariç uzun öyküler daha fazla sanki bu kitabında. Dert mi artıyor zamanla, bilgi ve birikim mi, çırpınıp duran kelimeler, cümleler mi?

Haklısınız. Bu kitapta uzun öyküler daha ağırlıkta oldu. Öykünün uzun ya da kısa olması önemli değildir aslında. O öyküyle söylemek istediğim sözleri söyleyebilmek, ele aldığım meseleyi hakkıyla anlatmak daha önceliklidir benim için. Yoksa her devrin derdi, imtihanı kendi zamanına göredir. Kimseye kaldırabileceğinden fazlasını yüklemeyeceğini vadeden Allah, bizi de bunun dışında tutuyor değildir. Bize de bu güneşin altında öykü yazmak düşmüş. Elbette yaralıyız. Bu yaralar dururken başka bir şeye yönelmek en azından benim sanat anlayışıma göre basitlik olur. Son dönem öykülerimin uzun olmasında bilgi birikimin artmasından ziyade belki yeni arayışların etkisi olmuştur. Daha doğrusu bu konuda ne söylesem eksik kalır. Buna dair tespiti eleştirmenlere bırakmak en doğrusu gibi geliyor bana.

- İçerik zenginliği kadar öykü tekniğinin de sürekli ilerlediğini, biçim bakımından zenginleştiğini, kendini yenilemede bir ustalığa ulaştığını düşünüyorum ben. Destansı anlatılar, ara başlıklar, geriye dönüşler, çoklu bakışlar, sosyal medya alıntıları gibi unsurlar var kitapta. Öykü şiir gibi bir ilhamla, çarpıcı, gerilimli bir temasla mı geliyor sana? Yoksa uzun uzun çalışıyor musun yazdıkların üzerinde?

Aslında bu sorunun net bir cevabı yok. Gerilim elbette var. Nasıl anlatmalıyım, en iyi nasıl anlatabilirim soruları beni son derece meşgul ediyor. Bence ilham çalışmanın içinde gizli. Çalışınca, kafa yorunca ortaya çıkıyor. Kimi zaman duyduğum ya da şahit olduğum bir olay hemen bir çakımla öyküye dönüşüyor. Bazen de uzun yıllar kafamda evirip çevirdikten sonra öyküleşiyor. Uzun ve Lacivert Günler kitabımda yer alan Göl öyküsü böyle bir öyküdür mesela. Öykünün en can alıcı sahnesi olan canlı oğlak yüzme hadisesini öyküyü yazmadan beş yıl kadar önce duymuştum. Eskiden çetelere katılmak isteyenlerin caniliğini böyle test ederlermiş. Oğlağı canlı yüzebilmeli ki, yarın çocuk, kadın, yaşlı insanları öldürmesi gerektiğinde eli titremesin. Bunu ilk duyduğumda yaşadığım ruh hali beni çok bunaltmıştı. Böylece beş yıl zihnimde gezinip durdu. Demlendi. Sonra öyküleşti.

Aslında yazım süreci benim için daha eğlenceli. Öyküyü evirip çevirmekten, bozup yeniden kurmaktan, üstünde oynamaktan zevk alıyorum. Mutlu oluyorum. Bazen öykü bittikten sonra öyle bir hale geliyor ki, ilk haliyle tema hariç bir alakası kalmıyor neredeyse. Genç arkadaşlara da bunu sıkça söylüyorum. Bir metin üzerinde uzun süre çalışacak kadar sabrınız yoksa bundan zevk almıyorsanız zorlanırdınız diyorum.

- Olağan işlerin, sıkıntıların dışında hayatın, zamanenin bize yeterince âdil davranmadığını düşündüğümüz dönemler olur. Bu işlerin içinde olan kimi insanların sahip olduğu bazı imkânlara, kolaylıklara, telaş ve kaygıdan uzak bir ekmek kapısına, okuma ve yazmaya yeterince imkân tanıyan bir mesaiye özlem duyarız. Senin de zaman zaman bu konularda sıkıntı çektiğini, zorluklarla karşılaştığını düşünüyorum. Öykü nasıl neş’et ediyor böyle atmosfer içinde? Yazma zamanların ve ritüellerin var mı?

Hiçbir yazma zamanım ve ritüelim yok. Malum yazıyla maişetimizi temin edemiyoruz. Bunun için eve ekmek götürmek, kiramı ve faturalarımı ödemek için başka bir iş yapıyorum. Sabah yedide dükkânımı açıyorum ve akşam dokuza kadar çalışıyorum. Evet, bazen okumak istediğim kitaplara zaman ayıramayınca ya da bir öykünün üstünde çalışırken, düşünürken müşteri geldiğinde, daha serbest bir mesaim olsa diyorum. Daha rahat okusam, daha rahat yazsam. Ama bu şimdilik mümkün görünmüyor. Ki ben bütün öykülerimi bu şekilde yazdım. Bunun da belki güzel bir tarafı var. Diğer taraftan, önemli olan zaten böyle bir yoğunluğun içinden, özellikle de hayatın içinden yazmak gibi geliyor bana. Şikâyetçi değilim. Hamdolsun.

Parçalı yazmaya, ara vererek okumaya da alıştım. Öyküye başlıyorum. Bir paragraf yazıyorum. Müşteri geliyor. Ekmek dilimliyorum, pirinç tartıyorum, peynir kesiyorum, yumurta sayıyorum. Para al, üstünü ver. Sonra yeniden öyküye dönüyorum. Belki birkaç cümle yazıyorum. Yeni bir müşteri geliyor. Bu durum okurken de böyle. Kitabı açıyorum önüme. Müşteri gittikten sonra kaldığım yerden devam ediyorum.

Diğer taraftan şu çok önemli; ben yazmaya başlamadan önce öyküyü zaten kafamda bitirmiş oluyorum. Dolayısıyla yazmaya başladığımda geriye kalan sadece işçilik kısmı oluyor. Böyle olunca da çalışırken yazmakta zorlanmıyorum.

Hayatın yoğunluğu, kendine has ritmi üretkenliğimi, öykü üzerine düşünmemi, okumamı, yazmamı şimdilik etkilemiyor. Ama ilerde neler olur bilemiyorum. İnşallah böyle devam eder. Zaten bütün o yoğunluğun içinde edebiyatı hep önceliyorum. Böyle olunca da okuduğunuz öyküler çıkıyor ortaya. Daha doğrusu şöyle söylesem belki daha rahat anlaşılır; Kıyametin koptuğunu görsem dahi, söyleyecek bir cümlem varsa onu yazmak isterim.

- Son kitapta Devamı başlıklı kısa, küçürek bir öykü de var. Temmuz’da yayımlamıştık. Kısa fakat çarpıcı bir Ortadoğu sahnesi. Acı, hüzün, göç ile umut yan yana. Kısa öykü yazmak, bu kadar damıtarak, yoğunlaştırarak yazmak daha mı zor?

Ben bütün öykülerimin üzerinde aynı ciddiyetle çalışıyorum. Bence hepsi zor. Yani iyi yazmak isteyen için hepsi zordur. Çalışma ve emek gerektirir. Terlemeden olmayacağını düşünüyorum. Diğer taraftan kısa kısa öykü elbette daha fazla bir emek ve çalışma istiyor. Çok yazmak istiyorum ama gördüğünüz gibi kitaplarımda çok küçük bir hacme sahip bu öyküler. Çünkü bütün o kısalığın içinde bile bir kurgu ve olay örgüsü var. Öyle olunca daha bir dikkat ve emek istiyor. Kısa kısa öykü yazmayı seviyorum. İnşallah devamı gelir.

- Ben senin öykülerini genelde olay öyküsü ile kesit öyküsünün bir bireşimi, yeni bir sentezi olarak görüyorum. Sen bu dikkatle baktın mı hiç öykülerine? Sen ne dersin?

Aslında zaman zaman öykülerimin neye tekabül ettiğini merak ediyorum. Ama yukarıda da dediğim gibi bir öyküyü bitirdikten hemen sonra hemen yeni öykülere yöneliyorum. Yeni bir öykü üzerine düşünmeye başlıyorum. Bu yüzden açıkçası bu gözle hiç bakmadım. Zaten asıl hedefim ele aldığım meseleyi hakkıyla anlatabilmek olduğu için öykün bütün imkânlarını deniyorum. Bu kadar deneme yapınca ortaya bahsettiğiniz gibi bir şey çıkıyor olabilir. Ama bunun adını belki eleştirmenler ve okurlar koymalı.

- Güncel konular, toplumsal sorunlar ve gelişmeler de öykülerinde ağırlıklı bir yer tutuyor. Birçok öykücüde göremiyoruz artık bu ilgiyi. İnanç ve duyarlılık mı baskın acaba senin bu tutumunda, geniş ve işlek gözlem gücün mü?

Bu durum sanata yüklediğim anlamla ilgili sanıyorum. Daha önce, toplumsal sorunları işlediğim bir öyküm üzerine verdiğim cevapta, buradan geçmeyen, bunlara değinmeyen bir edebiyatı sanatı tanımıyorum demiştim. Bir birey olarak bunu reddetme hakkım varsa ben reddediyorum. Bize dayatılan sanat tanımını kendi müktesebatımıza göre yeniden şekillendirmeliyiz. Tabii bu kuru sözle olacak bir şey değil. Gayret ve çalışma istiyor.

Bir Müslüman olarak ele aldığım bir meselenin başkalarıyla farklılık arz etmesi normal. Zaten bunun için yazıyorum. Bu bakımdan inanç önemli bir faktör. Hatta en önemlisi. Son yirmibeş yıldır İslam Coğrafyası’nda olanları göz önüne getirin. Savaşlar, işgaller, yıkımlar, katliamlar… Neticesinde yüzbinlerce ölü, milyonlarca yaralı. Bunlar karşısında benim elimden gelen tek şey, yapabildiğim yegâne şey öykü yazmak. Onu da yapamasaydım ne yapardım bilemiyorum. Keşke her şey güllük gülistanlık olsa… Yazdıklarımız bir işe yarasa. Keşke bütün öyküler, kitaplar yerin dibine batsa da bir tek kişinin bile burnu kanamasa. Bir tek çocuk mahzun olmasa. Ama bizim imtihanımız da bu maalesef. Bütün olup bitenler karşısında söyleyecek sözlerimi, yapacağım eleştirilerimi öyküyü araç kılarak yapıyorum. Yoksa öykünün daha doğrusu genel anlamda sanatın insan karşısında ne gibi bir kıymeti olabilir.

Diğer taraftan, ben Müslüman olduğum için Müslümanların problemlerini önceliyorum. Yoksa Peru’da yağmur ormanları yağmalanan yerliler de, Dakota’da Kızılderili’lere reva görülen muamele de bizim problemimiz.

- Öykü üzerine yahut edebiyatın genel meseleleri hakkında yazılarını da okuyoruz ara sıra. Bu tür yazıların devamı gelecek mi?

Kimi zaman öykünün dilinin ve imkânının yetersiz kaldığı zamanlarda bazı yazılar ortaya çıkıyor. İnşallah devamı gelir. Gelsin isterim. Bu biraz da öykünün problemleri üzerine düşünme ve kimi teklifler üretmekle alakalı. Düşündükçe yeni yazılar çıkar inşallah. Az önce yukarıda bahsettiğim, sanatı kendimize göre yeniden tanımlamalıyız meselesi ancak kendi teorimiz ortaya koymakla gerçekleşir bana göre. Bunu da böylesi yazılarla vücuda getirebiliriz diye düşünüyorum.

- Bir şair olarak sorayım; şiir yazdın mı hiç? Şiir okuyor musun?

Evet, şiir yazdım. Yok. Daha doğrusu yazmaya yeltendim. Çok uğraştım. Olmadı. Kötü bir şair olmaktansa iyi bir öykücü olayım bari dedim. Şaka tabii. Böyle bir tercih elbette yapmadım. Ben sözümü en iyi söylemenin peşindeydim sadece. Ama bunu şiirle yapamadım. O yüzden başka mecralara yöneldim. Edebiyatla uğraşmak bedava olduğu için edebiyata başladım aslında. Diğerleri pahalıydı. Resim falan zengin işi.

Elbette şiir çok okuyorum. Hem dergilerden hem de kitaplardan. Daha ilk kitabı yayımlanan genç şairlerin bile kitabını alıyorum. Şiirin öykümü zenginleştirdiği kanaatindeyim. Laf aramızda şairleri kıskandığım da doğrudur.

- Birçok öykücü arkadaşımız başka alanlara, türlere de eğiliyorlar yavaş yavaş yavaş. Biyografi, novella ya da roman yazanlar çıkıyor peş peşe. Senden de öykü dışında metinler okuyabilecek miyiz kısmet olursa? Var mı böyle bir düşüncen?

Var. Kısmet olursa, notlarını aldığım, kafamda kurgusunu tamamladığıma inandığım bir roman düşüncem var. Yazmak mümkün olur mu bilmiyorum. Ama şunu mutlaka söylemeliyim; öykü yazılmadan roman yazılamaz gibi genel ve yanlış bir algı var. Öykü yazmayı tamamen bırakıp roman yazacak değilim. Öyküyü seviyorum. Sanırım onu hiç bırakmam diye düşünüyorum. Öykü yetmediği için romana geçecek değilim. Ama romanın da, öykünün de imkânları birbirinden farklı malumunuz. Bu sebepten, belki romanı da denerim diye umuyorum. Kısmet.

- Seni besleyen ilk okumalarını merak ediyorum. Onu da sormak isterim izninle. Kaynakların, ustaların, başucu kitapların var mı? Akif Hasan Kaya, düşünsel ve edebî mühimmatını kimleri okuyarak, gençken kimlerden etkilenerek, hangi kitaplara uğrayarak oluşturdu acaba?

Kendimi bildim bileli okuyan biriyim. Seleflerimizin hemen hepsinin katkısı vardır muhakkak. Size ilginç gelebilir belki ama bende yer eden ilk ve en temel okumam bir metin değildi. Bir çizgiydi. İlkokul birinci sınıftayım. Okumayı yeni öğrenmişim. Demiryollarında memur olarak çalışan babam, bir gün elinde bir dergiyle çıkageldi. İslam dergisi. Merakla hemen kaptım elinden. Dergiyi karıştırmaya başlayınca çocuksu merakım çabucak sönüverdi. Çünkü dergide okumayı yeni öğrenmiş bir çocuk için enteresan hiçbir şey yoktu. Her tarafı yazı doluydu. Hatta dergi düz çizgilerden oluşuyormuş gibi gelmişti bana. Minicik minicik yazılar. Adamlar usanmadan yazmış da yazmış. Ama o dergide benim ilgimi çeken bir şey vardı. Dönüp dönüp baktığım, arkadaşlarıma, okulda öğretmenime gösterdiğim bir şey; bu bir Hasan Aycın çizgisiydi. O çizgiye uzun yıllar ilgiyle baktım. Uzun uzun inceledim. Rüyalarıma girdi. O çizgi üzerinden bir sürü hikâye kurdum kafamda. Bence şimdi, yazdığım öykülerin temelini o çizgi oluşturur. Uzun yıllar sonra dergiyi alıp Hasan Abiye gitmiştim. İlk kez o zaman tanıştık. Bu hikâyeyi anlattım. İlgiyle dinledi. Daha sonra bu tanışıklığımız yol arkadaşlığına dönüştü. Bu bağlamda, birlikte yürüdüğüm dostlarımın okuduklarımdan daha fazla etkisi olmuştur. Dostlarımla yaptığımız uzun sohbetlerin okuduklarımdan daha fazla beni beslediğini mutlaka söylemeliyim.

Şimdi burada hemen herkesin bildiği isimleri saymama gerek yok. Okumanın hele çok okumanın biraz da hastalıklı bir tarafı var. Bazen nitelikli kitap bulmak zorlaşıyor. Beğendiğim bir kitaba rastlayınca da bitmesinden korkarak yavaş yavaş okuyorum. Sonra yeniden iyi kitap aramaya girişiyorum. Ama özellikle çok meal okuduğumu söylemeliyim.

- Öykünün yükselişe geçtiği, güç kazandığı söyleniyor epeyce bir zamandır. Tartışmalar, polemikler okuyoruz bu konuda. Sen ne düşünüyorsun öykünün günümüzdeki serencamı hakkında?

Öykünün yükseliyor mu, güç kazanıyor mu bilmiyorum ama öyküye dair bir ilgi olduğu muhakkak. Dergilerde yazanlar çoğaldı. Öykü kitapları yayımlanıyor. Bu iyi bir gelişme gibi görünüyor. Tabii ki en iyi eleştirmen zamandır. Zamanın sınavı bize en iyisini söyleyecektir. On yıl sonra bugün yazanlardan geriye kaç kişi kalacak buna bakmak lazım. Takip ettiğim kimi öykücüleri ilk kitaplarını yayımladıktan sonra bir daha dergilerde göremedim. Bence bu bir ölçü. Bir başka ölçü olabilecek bir konu ise öykü kitaplarının satış rakamları olabilir. Yayımlanan öykü kitaplarını okurlardan başka dergilerde yazanlarda alsa kitapların baskılarının hemen bitmesi gerekir. Oysa bir yıldan önce yeni baskı yapan öykü kitabı çok nadir. Bu da gösteriyor ki, aslında öykü yazanlar bile öykü okumuyor. Bu çok ironik bir durum. Kendisinden başkasını okumayan ama yazdıklarının okunmasını isteyen bir yazar tipi söz konusu. O zaman bir yükselişten değil belki çöküşten söz etmemiz lazım. En iyisi zamana bırakmak. Ben de çok merak ediyorum. Bakalım neler olacak?

- Balıkesir’de yaşıyorsun. İstanbul’da yaşasaydın yazarlık tutumunda yahut ilginde bir değişiklik olur muydu? İstanbul’a gelmesiyle birlikte Cemal Şakar’ın hem üretkenliğinin arttığını hem de öyküsündeki tematik evleğin değişip çeşitlendiğini düşünüyorum ben mesela. İnsanın yaşadığı yer, ne kadar etkileyebilir tutumunu ve çalışkanlığını?

Evet, Cemal Abi bu konuda en iyi örneklerden birisi bence. Aynı durum ben de nasıl olur, nasıl gelişir bilmiyorum. Bu ancak deneyimleyerek öğrenilebilecek bir şey diye düşünüyorum. İzmir gibi bir şehirde de yaşadım, Susurluk gibi bir ilçede de. Şimdi Bandırma’da yaşıyorum. Ama okumalarımı ve öyküyü yaşadığım yere hatta yaptığım işe bağlı tutmadım hiçbir zaman. Bir ayağım hep İstanbul’da oldu. Dostlarımı her fırsatta ziyaret ettim. Seyahat etmek için bütün bahaneleri kullandım. Ama İstanbul içimde hep bir uhdedir. Şimdilerde belki uzak ütopya. Hal böyle iken bütün öykülerimi taşrada yazdım. Belki bir gün İstanbul’a taşınmak mümkün olur da bunu da gözlemlemem şansımız olur. Ya nasip.

- Sırada ne var? Onu sorarak bitirelim. Yeni bir kitap, yeni bir tasarı, yeni bir çalışma… Var mı üzerinde yoğunlaştığın, yapmayı düşündüğün bir şey?

Sürpriz yok. Öykülerimi yazıp dergilerde yayımlamaya devam ediyorum. Kitaplık çapa ulaştığında yeni bir kitap olarak elimize almak mümkün olur. Bundan başka yukarıda da söylediğim gibi bir roman üzerinde çalışmaya başlayacağım. Yazım süreci ne kadar sürer, yazdığımda içime siner mi, yayımlanmaya değer bulur muyum bilmiyorum. Ya Hak. Hâsılı çalışmaya devam. Sonrası Allah kerim.

Akif Hasan Kaya Arşivi