Hıristiyan keşişlerin dünyanın dört bir yanında dinleri anlatmak için gönüllü bir şekilde yaptıkları tebliğ yolculukları Hıristiyanlığın deforme olmuş dahi olsa dünyadaki en yaygın inanış biçimi olmasını sağlamıştır. Hıristiyanlık, Yahudilikten farklı olarak evrensel kaideleri özünde barındıran bir din. Bu bağlamda bizim inancımızla da ortaklaşıyor. Müslüman tüccarların Asya, Hint alt kıtası ve daha birçok yere yaptıkları ticari yolculukları İslam’ın yayılışını da hızlandırmıştır. Bugün en fazla Müslüman nüfusa sahip olan Endonezya’nın İslamlaşması büyük oranda bu şekilde olmuştur. Martin Scorsese’nin yönetmenliğini yaptığı Silence filmi ise Portekizli din adamlarının Japonya’ya yaptıkları misyonerlik faaliyetlerini anlatıyor. Film aslında bunun da ötesinde Hıristiyan inancının iman, gizem ve sabır arasında nasıl bir teolojik altyapıya sahip olduğunu biraz sembolik bir anlatım diliyle izleyiciye aktarıyor.
Martin Scorsese ismi sinema dünyasında kendine has yeri olan bir isim. Özellikle Mean Streets, Taxi Driver, Raging Bull, The Last Temptation of Christ, Goodfellas, Gangs of New York, The Departed filmleriyle ustalığını kanıtlayan Scorsese son dönemde yaptığı en ciddi yapım ise şüphesiz Silence filmi. Bu film, 2000’lerin başından itibaren Scorsese’nin gündeminde olan bir yapımdı. Film, 1966 yılında yayınlanan aynı isimli Shûsaku Endô’nun romanından uyarlanıyor. Scorsese daha önce Hz. İsa’nın hayatını anlatan The Last Temptation of Christ filmiyle çok fazla tepki çekmişti. Bu film Yunan yazar N. Kazancakis’in romanından uyarlamaydı ve geleneksel inanışların ötesinde biraz daha yoruma dayalı ve insani bir İsa portresi çizdiği için Vatikan’dan ve Hıristiyan topluluklardan çok fazla tepki çekmişti. Silence ismiyle müsemma bir şekilde durağan ve içten bir akışa sahip. Bu sessizlik iman etmiş bir topluluğun baskı ve işkencelere karşı inancını koruma gayretinde, gece yapılan sessiz ayinlerde ve başkarakterimizin kendi inancını sorguladığı ve Tanrı’dan bir karşılık beklediği anlarda saklı… Başrollerinde Andrew Garfield (Peder Rodrigues), Adam Driver (Peder Garupe) ve Liam Neeson (Peder Ferreira) izlediğimiz filmde dikkat çekici oyunculuklar ise Japon aktörlere ait.
"Laudate eum."
Filmimiz iki Cizvit din adamının (Peder Rodrigues, Peder Garupe) Japonya’ya giden ve uzunca bir süre haber alınamayan üstatlarının inancını değiştirdiği yönünde gelen bir haber üzerine Japon adalarına yol almaları ile başlar. Japonya’da inanış Budizm ve Taoizm üzerine kuruludur. 17.yy etkin inanma biçimi olan Budizm, Hıristiyanlığın Japonya’da yayılmasına karşı çıkmaktadır ve misyonerlik faaliyeti yapanlara ve Japonlar içerisindeki Hıristiyanlara yoğun baskı ve işkence uygulamaktadır. Adaya gitmek zaten başlı başına bir tehlikedir. Ancak bu zorluğu üstlenen rahipler biraz mezheplerinin1 de gereği olan tebliğ görevinin motivasyonu ve üstatlarını bulup gerçeği öğrenme arzusuyla adaya inerler. Adada gördükleri şey ise Hıristiyan halkının maruz kaldığı baskı ve Hıristiyanlığa dair eksik bilgileridir. Toplumlarını bilgilendirmeye ve dini ritüelleri olanlara öğretmeye başlarlar. Ancak Japon idaresi onları fark eder ve tutsak duruma düşerler. Bundan sonra yaşananlar rahiplerin özellikle Peder Rodrigues’in adada geçirdiği süre ve yaşadıklarının etkisiyle kendi inancı, ada halkının maruz kaldığı zulüm vs. üzerine yoğunlaşması ve üstadı ile karşılaştıktan sonra yaşadığı yıkımdan ibarettir. Bitmeyen işkenceler karşısında Japon yöneticiler rahipler inançlarından dönmeye zorlamaktadır. Yapacakları şey basittir: Hz. İsa’nın resmi olan bir taş baskı üzerine ayakları ile basmak ve inançlarını değiştirmek. Japon yöneticiler rahiplerin dirençleri karşısında yeni bir yöntem uygulayarak eğer ki dinlerinden dönmezlerse onlarla aynı dine mensup Japonların işkence altında can verecekleri yönünde tehditte bulunurlar. Peder Rodrigues bu sıkıntılı hal içersindeyken hapishane duvarına yazılı "Laudate eum" yazısını görür. Anlamı “kutsa onu” olan yazı inancın ötesinde zulmü engellemenin yoluna işaret etmektedir. O esnada rahibin üstadı olan Peder Ferreira gelir ve Rodrigues’i iknaya çalışır. Başkarakterimizin yapacak çokta bir şeyi yoktur. O da kınadığı Peder Ferraira gibi inancını reddeder ve İsa figürünü çiğneyerek din değiştirir. Tam o esnada şöyle bir ses duyar: “Sorun yok. Üzerime bas. Acını anlıyorum. Bu dünyaya insanların acısını paylaşmak için geldim. Bu haçı acınız için taşıdım. Hayatın artık benimle.”
İnancını değiştiren Rodrigues artık hayatını gümrükte adaya Hıristiyan sembolleri sokmaya çalışan ticari gemilerde arama yapan bir memur olarak geçirir. Yeni bir isim alır, evlenir. Bir iki defa Hıristiyan olduğuna dair iddialarla ilgili olarak tahkikat geçirir ancak aklanır.her seferinde misal oluşturması için İsa figürünü çiğnemesi istenir ve o da yapar. Öldüğü vakit bir Budist olarak kabul edilir ve cenaze töreni gerçekleştirilir. Ancak inanç ve gizemin iç içe geçtiği bu hikâyede gerçek Rodrigues’in avucunun içine sakladığı haçta gizlidir.
Sükût
Hıristiyanlık bugün Japonya’da yüzde 3 ila 5 arası bir nüfusa sahip. Japon toplumunun büyük bir çoğunluğu Budizm ve Taoizm inançlarını taşıyor. Bu dinlerin panteist yapısı doğaya ve doğadaki varlıklara çok büyük bir önem atfetmekte. Hıristiyan misyonerlerin özellikle 16.yy Japon adasına yaptıkları yolculuklar aslında dini olduğu kadar siyasi olarakta bir anlama sahipti. Japon yöneticilerin Hıristiyanlığın yayılışına gösterdiği tepkiyi anlamak bu açıdan önemli. Japon toplumunun üzerine temellendirildiği düsturlar, Hıristiyanların önce din adamına din adamı üzerinden de “kutsal kiliseye” olan bağlılıklarıyla büyük bir tehlike altına giriyordu. Hıristiyanlığın yayılışı bu anlamda büyük bir tehlikeydi. Ayrıca çok tanrılı bir dini sisteme bağlı olan Japonlar teslise bağlı olan Hıristiyan teolojik kökenlerini anlamlandırmakta zorlanıyordu. Bu bakım Ferraira ve Rodrigues arasında geçen şu diyalog önemlidir. “F:Japonlar doğadan daha üstün bir varlığı düşünemiyorlar. Onlar için hiçbir şey insanoğlundan üstün değildir. R:Hayır. F:Bizim Hıristiyan Tanrımızı kavrayamıyorlar. R:Hayır, Yanılıyorsunuz. Yanılıyorsunuz, Tanrıya tapıyorlar. Tanrının adını biliyorlar. F: Bu sadece bilmedikleri bir tanrı için başka bir kelime.” Rodrigues için dininden dönen Ferraira’yı yargılamak kolay bir şeydir. Ancak onun yaşadıklarını yaşadıktan sonra Ferraira’nın durumu biraz daha anlamlı hale gelmektedir. Seneler sonra beraber çalışırlarken Hıristiyan inancına atıfla “tanrımız” ifadesini kullanması, Rodrigues için Ferraira’nın hala inanç taşıdığı hissiyatına sebep olmuştur. Ancak bizim kanaatimize göre Japon adasında yaşadıkları Ferraira'yı inanç açısından Hıristiyanlık ve Budizm’in ayrı olarak Tanrı fikri üzerine düşünmeye itmiştir. Çünkü inancı yasaklanmış ve yeni bir dine mensup olarak varolmak zorunda bırakılmıştır. Aslında aynısı Rodrigues için de geçerlidir. Öldüğünde bir Budist olarak yakılan Rodrigues inancını gizlemek zorunda kalmıştır.
Japonların baskılarına karşı Hıristiyanları ihbar edenlere 200 gümüşlük bir ödül verilmektedir. Japon yöneticiler Hıristiyan olan Japonları fakir ve köylü olarak nitelendirmektedir. Gerçekte de bize verilen imaj da o yönde. Hıristiyan olan Japonlar alt gelirli ve taşralı insanlardan oluşmaktadır. Filmde Japonların Hıristiyanlığa olan bağlılığı biraz muğlâk bir havada veriliyor. Cennet vaadi özellikle bu fakir insanlar için kurtuluş ile eş bir anlama geliyor. Onları en çok cezbeden tarafı da bu. Ancak Hıristiyanlığın sert teolojik alt yapısı ezildikçe ezilen bu insanlar için kolaylık sağlamaktan uzak bir yerde duruyor. Ancak bu insanlar işkencelere rağmen inançlarını terk etmemektedirler. Onların hayatları için dininden dönen rahipler ise huzura kavuşmuş değildirler. Tanrının bütün bu olup bitenlere karşı sessizliği ise aslında dininden döndükten sonra Rodrigues’in inancını gizlemesinde yatmaktadır. Rodrigues inancın kendine ait yollarını bulmuştur. Bu sessizlik şöyle bir şeydir: “Tanrım, hayatım boyunca bu güne kadar, sessiz kalmış olsa bile, yaptığım her şey, bildiğim her şey; ondan bahsediyor. Sesini duyduğumda sessizdi.”
Filmin ayırıcı özelliği ise hangi dinden olursa olsun din adamı olan yani dini temsil eden kimselerin zorba ve haydut kimseler olarak gösterilmemesi. Son dönemde sinema da cinsi sapıklığın dahi propagandası yapılırken din adamları hep zorba ve zalim tipler olarak gösterilmekte. (Güzide bir örneği için: Brimstone, 2016) Ancak Silence filmi, Hıristiyanlıkla ilgili konularda taraf olması bir yana bırakılırsa gerçekten farklı ve özgün bir perspektif sunuyor. Bu açıdan bakıldığında saygın bir yeri hak ediyor.
1- Cizvitler kendi içerisinde çok örgütlü bir cemaattir. Kökenleri 15.yy dayanan Cizvit tarikatı Hıristiyan mezheplerinin iç tartışmalarından ziyade Hıristiyanlığı yaymak için çabalamışlardır. Bu amaç uğruna devletler içerisinde de yoğun bir örgütlenme çabası gütmüşler kimi zaman desteklenmiş kimi zaman ise dışlanmışlardır. Eğitim faaliyetlerinde çok etkindirler. Hala etkin bir gruptur. Kurucuları İgnacio de Loyola isimli bir askerdir.

