Peren Birsaygılı Mut’un “İzzeddin el-Kassam” adlı kitabı üzerinde durmayı gerektiren bir konu ve şahsiyet biyografisi olarak yayımlandı. Filistin mücadelesinin onurlu ve kararlı önderlerinden İzzeddin el-Kassam’ı tanımak, tanırken dünden bugüne intikal eden sürekliliğin köşe taşlarını fark etmek hususunda tarihî bilinci bileyen bir çaba şüphesiz.
Peren Hanım’ın Farabi Kitap Yayınlarından çıkan kitabında el-Kassam’ın özellikle 1882’de doğumundan 1920’lere kadarki hayatını, yetişme koşullarını işlerken belli bir cömertliğe sahip olduğunu söyleyebiliriz. El-Kassam’a ilişkin özgeçmiş notlarından daha çok Siyonizm’i uluslararası sistemin kalbine hançer gibi saplayacak dönemin sarsıcı olaylarının arka planına pencereler açıyor. Kitabın “Suriye’den Filistin’e Bir Direnişin Hikâyesi” şeklindeki alt başlığı bu yönüyle yerine oturmuş bir seçim.
Biyografiler şahıs merkezli mi yoksa merkeze aldığı şahıs üzerinden olaylara ayna tutan yanıyla mı ele alınmalı? Kitabın konu ettiği isim İzzeddin el-Kassam, sadece çağında etki ve saygınlık uyandıran değil, şehadetinin ardından da Filistin direnişinin sembol isimlerinden olmuş biri. Günümüze de yansıyan direniş ruhunun halen el-Kassam’ın mirası ve örnekliği ile canlılığını sürdürmesi onun hatırasını ayrıca değerli kılmaktadır.
Yazar, olayları uluslararası ilişkilerin seyri gibi geniş açılardan ele almaya teşebbüs ederek önemli başlıklar açıyor. Ancak içini tam dolduramaması kitapta belli bir doku ve derinlik problemi yaratıyor. Eğer bu, el-Kassam’ın hayatına dair bir derinliksizlik olsaydı anlaşılabilirdi bir nebze. Ancak Filistin mücadelesinin temel halkalarından biri olan 1936-1939 Büyük Arap İntifadası arifesindeki olayların yerli yerine oturtulması bağlamında, kitabın yapmaya çalıştığı ama yapamadığı bir ‘vurgu’ gibi kalıyor. Bu şüphesiz önemli bir boşluk.
İzzeddin’in Suriye’nin Cebele şehrinde başlayan hayat yolculuğu ve cevval olduğu kadar zeki kişiliğine ilişkin erken dönem detayları belli bir canlılıkla veriliyor. Kitap, 1930’lara gelindiğinde her nedense el-Kassam’ın düşünce sistematiği, iç dünyası ve planları konusunda okuyucuyu biraz yalnız bırakıyor. Bu dönem Filistin’de İngiliz manda yönetiminin Arap halkı ile Yahudi halkı arasına yeni husumetler ekme amacı taşıdığı yıllar. Aynı yıllarda Kıbrıs adasında da yükselen Rum milliyetçiliğine karşı diğer milliyetçi unsurları devreye sokarak kontrolü baskıyla sağlamaya çalışmasındaki benzerlik manidar.
Arka planında İstiklal Camiinde verdiği vaazlar ve yetiştirdiği talebeler, duyarlılıklarına duyarlılık kattığı esnaf, işçiler var el-Kassam’ın. Bizzat onlara okuma yazma öğreteceği bir ilgiye uzanıyor bu çabaları.
Gençlik yıllarında, silahı neredeyse görmeyen el-Kassam, gitgide zora karşı zor kullanmanın kaçınılmazlığını hissettiriyor. Suriye’de Fransızların cephaneliklerinde terk etmek zorunda kaldıkları silahlar ile oluşan bir mücadele zemini... Siyonist cephede revizyonist olarak lanse edilen Siyonizm’in teorisyenlerinden Ze’ev Jabotinsky’nin alabildiğine işgal teşebbüslerinde bulunduğu yıllar. Beyaz Çimento konşimentosuyla Belçika’dan yola çıkan Leopold II gemisinden fıçıları indirirken kazayla açılıverince ortaya saçılan makineli tüfekler, silahlar, yüz binlerce mermi, Siyonist tedhişin hazırlık aşamasının kapak resmi olmaya namzet. Gemiden çıkan silahlar, Siyonizm’in yeraltı teşkilatlarından Haganah’ı silahlandırmaktan başka bir şey değildi. Filistin halkı Müslüman ve Hristiyan’ıyla öfkeliydi. Gemi skandalından bir ay sonra el-Kassam üç arkadaşıyla beraber şehit düşecekti. Siyonizm, silahlarını konuşturacağı bir fasit daireye girmişti ve bugüne dek ele geçirdiği bu kaba güce dayanan silah üstünlüğünü kanırta kanırta lehte tutmaya devam edecekti. Moşe Dayan gibi liderlerinin bu tür tedhişçi Siyonist örgütlerden gelmesi tesadüf değildi.
Mücadele Dinamikleri
1936 ila 1939 arasındaki Filistin direniş kıvılcımını tutuşturan el-Kassam’ın hayat hikâyesinde topraklarından edilen fellahın adı verilen köylülerin yabancılaşması önemli yer tutmaktadır. Osmanlı İmparatorluğu zamanında toprak satın alan bazı Lübnanlılar, arazilerini Yahudilere satarlar. Bu el değiştirme, Yahudi yerleşimciler üzerinden birer çıbanbaşı olarak monte edilmesi planıdır. Kitapta, Siyonizm ve sömürgecilere karşı mücadele zemini güç kazanır ve el-Kassam’a saygı çığ gibi büyürken, onun 60 kişilik çekirdek savaşçı kadrosunu taş işçilerinden seçmesi dikkat çekici. Bu küçük detay bile, Filistin sorununu toprak ve sınıf mücadelesine indirgeyen yaklaşımlara karşı temkinli olmak gereğini hatırlatmaktadır.
El-Kassam, Ezher’de bir muallim olarak yetiştirildi. Mücahid kimliği etrafında gelişen olaylara duyarlılığı ve tepkileriyle berraklaştı. Abduh’un teşebbüsleriyle reforme edilen Ezher’de el-Kassam’ın yetişmesi, Abduh’un ve öğrencisi Reşid Rıza’nın hayat boyu çaba sarf ettiği İslami eğitim sisteminin arzuladığı insan profilini yansıtması açısından önemli.
Birsaygılı, konuya ilişkin şöyle yazıyor:
“İlk dönemde Fransızlara karşı mücadele eden Ezher şeyhleri, bu kez İngiliz işgaline karşı mücadelenin orta yerindeydiler. Ezher’de 100 seneden bu yana süren direniş geleneğinin, İzzeddin’in gelişimi üzerinde büyük bir etkisi olacaktı… Muhammed Abduh ve Muhammed b. Abdulmalik el-Alemi gibi hocalardan faydalanmış, Reşid Rıza, İzzeddin Alemüddin et-Tenuhi, Züheyr eş-Şaviş, ve Ali et-Tantavi gibi önemli şahsiyetlerle dostluk kurmaya başlamıştı.”
Yazar, el-Kassam’ın Abduh ile Ezher’de kurduğu yakın ilişkiye kitabında dikkat çekmekte. Okula kaydolması Ezher’de ilk kez hesap biliminin geometri, cebir, coğrafya ve tarih dersleri başladığı yıla denk geldi. “Muhammed Abduh’un İzzeddin’i en çok etkileyen görüşlerinin başında Kur’an’ın sadece hastalara ya da ölülere okunan bir metin olmak yerine, toplumsal hayatın orta yerinde olması gerektiğine ilişkin görüşüydü. İşgal altında Müslüman toplumlar için hayati bir önemi vardı bunun.”
Reşid Rıza, 1908 İstanbul seyahatinde Encümen adını verdiği medrese projesi ile Osmanlı devletine ıslah edilmiş ileri Arapça ve Kur’an hafızlığını esas alan dünya ile rekabete açık bir eğitim modeli sunmuştu. Bu proje gerçekleşmemişti ama el-Kassam bu çizgide benzer bir eğitim modelinin içinden yetişip aksiyon aldı.
Onun başta İstiklal Camii olmak üzere halkın içinde olması, öğrendikleri anlattıkları ve yaşadıklarıyla ilgili tutarlı bir hayat sürmesi dikkat çekici. Suriye doğumlu bir Arap olarak sadece Filistin meselesi değil, Trablusgarp’ın işgali dâhil her tecavüz ve tehdide karşı kararlı bir mücadele ortaya koyması hem kavrayış hem pratik açısından bütüncül tutarlılığının göstergesi.
Bu noktada, Osmanlı’ya ait topraklar için gösterdiği hassasiyet, Türkiye’de Misak-ı Milli denen sınırları merkeze alan bir kurtuluş savaşı anlayışından farklı ‘birlik’ perspektifine sahipti. Geniş çerçevede ümmet kimliğine sahip insanlar için arzulanan kardeşlik temelli bir beraberlikti bu. Peren Birsaygılı, Trablusgarp savaşına koşmak için de yerinde duramayan el-Kassam’ın bu dayanışma bilincini şu satırlarla ifade ediyor:
“Bunun sebebi sadece hilafetin merkezine duyduğu saygıdan ibaret değildi. Çocukluğundan bu yana, İslam coğrafyası üzerinde emelleri olan sömürgeci güçlere derin bir öfke duyuyordu.”
Sömürgecilik karşıtlığı İzzeddin el-Kassam’ın hayatının merkezindeydi. Filistin mücadelesini anlama ve anlatma biçimi bir milliyetçilik ve vatan temeline dayanmak yerine, başta İngiliz Mandasına ve Siyonizm’in zulmüne karşı durmaktan geçiyordu. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra oluşan derin boşluk İslam coğrafyalarını aşırı korumasız ve kırılgan hale getirdi. Buna karşı Siyonizm ve sömürgeciliğin çeşitli kolları ahtapot gibi Filistin halkını peyderpey kıskaca alıyordu. Filistin’deki Yahudi temelli yeni göç hareketi dengeyi Filistin nüfusu aleyhine bozmak üzerine kurulu bir plana dönüşmüştü. 1933 itibariyle Filistin topraklarına yerleşen Yahudi sayısı 60 bini buluyordu. Bu, gerilimi artıran ve bölgenin dengeleriyle oynamak anlamına gelen meşum bir projeydi ve el-Kassam bunu Filistin halkını kısa ve uzun vadede silecek adımların sıklaştırılması olarak görüyordu.
Birsaygılı, İzzeddin el-Kassam’ın kendi halinde bir medrese öğrencisinden dönüşüm sürecini gözler önüne seriyor. 1917’de Balfour Bildirgesi dâhil olmak üzere Birinci Dünya Savaşı yenilgisiyle adım adım mücahid ve örgütleyici bir rol üslendiğinin hikâyesi bu süreçte saklı.
Yazar, okuyucuya el-Kassam profilinden şu kesiti veriyor: “Hitabet konusunda Allah vergisi bir yeteneğe sahip olması, İzzeddin’in vaazlarını daha da etkili kılıyordu. Konuşurken sözü muhakkak Yahudilerin Filistin’de devlet kurma hayaline getiriyordu. Bu çok erken bir uyarıydı. Ve dinî konular üzerinde konuşurken, bir yandan da Müslümanların karşı karşıya kaldıkları tehlikelere karşı uyarmak, Hayfa’da ilk kez görülen, tamamen yeni bir vaaz tarzıydı.”
İzzeddin el-Kassam, halkın karşısına son kez çıktığında takvimler 26 Ekim 1935’i gösteriyordu. İstiklal Camiinde cuma namazı kılınacaktı. Filistin topraklarında gerilim artıyordu. İngiliz Manda Yönetiminin Mescid-i Aksa civarında halkın üzerine ateş açması ile tırmanan gerilime son halka eklenmişti. Kassam minberden inmeden dinleyenlerin gözlerinin içine bakarak şu sözleri sarf ediyordu: “Müslümanlar! Sizlere dininizde gerekli olan şeyleri öğrettim ki sizden her biriniz dininizi bilsin. Size memleketin meselelerini öğrettim ki cihad üzerinize vacip olsun. Bu mesajı size ulaştırdım mı? Allahı’m sen şahit ol! Haydi cihada Müslümanlar, haydi cihada!”
Yavaşça minberden indi ve herkesle selamlaştı. Bu, Hayfalı Müslümanların İzzeddin’i son görüşüydü. 1935 Kasım ayında üç arkadaşıyla beraber kalbinde taşıdığı Kur’an-ı Kerim ile düşerken dudaklardan dökülen ‘Allahu Ekber’ nidası, kitabın son sesi, onurlu bir ömür için de son nefes olarak arşa yükselen bir kutlu sedaydı.

