İran-İsrail Geriliminin Değişmeyen Gerçekleri
Haksöz Dergisi Sayı: 397/398 - Nisan/Mayıs 2024

İran’ın 13 Nisan’da İsrail’e karşı gerçekleştirdiği hava saldırıları birçok yönüyle değerlendirildi. Bu satırları kaleme aldığım gün İsrail, İran’a misillemede bulundu ve İsfahan bölgesindeki Natanz nükleer tesisleri dâhil olmak üzere en az üç hedefe saldırı düzenledi. İran, ‘zarar vermeyen bir saldırı’ diyerek bu saldırıyı hafife aldı. Ancak İran’ın “İsrail’den saldırı olursa daha sert karşılık veririz!” şeklindeki tehdidine rağmen İsrail’e karşı en azından kısa vadede saldırıya geçmesi beklenmiyor.

İran’ın İsrail saldırısına güzellemeler düzerek ne kadar övünç duyulacak bir duruş sergilediğini öne sürenler oldu. Bu çıplak desteğin yanı sıra zaman zaman İran’ın saldırı gönülsüzlüğünü kabul ederek her şeye rağmen bu hamlenin yapılmış olmasının nispi değerine dikkat çekmekle daha usta bir propaganda çabası içinde görünenler de oldu. İsrail’in savunma maliyetlerinin bu sayede daha da artacağı ve bunun başta Gazze halkının lehine olduğu yorumları serdedildi. İran’a zımnen veya alenen destek veren iki güruh da tüm Müslümanların İran’a destek vermesini icbar ettiler.

İran’ın saldırıları marifetiyle, İsrail’in özellikle 1967 yılından beri delinmez kılmaya çalıştığı Demir Kubbe’nin hava savunma kalkanının ne kadar kırılgan olduğu ve açık verebileceğinin ispatlandığına işaret edildi. Bu meyanda, füze ve dronların ABD, İngiltere, Fransa ve Ürdün gibi ülkelerin desteği ile bertaraf edilmiş olmasının esasında İsrail’in yalnızlığının ortaya çıkması açısından önemli olduğu söylendi. Ek olarak İran’ın Filistin davasına güç katacak askerî yardımlarının artacağına ilişkin temelsiz beklentiler aldı başını gitti.

Aslında İran’ın İslam ümmetinden ne denli uzak olduğunu son saldırılar -perdelemek şöyle dursun- daha da ifşa etti.

İran’ın BM Daimi Temsilcisi dronlar henüz havalanmışken mealen şu açıklamayı yaptı: “İsrail’in Şam konsolosluğumuza saldırısı BM 51. Maddesi gereğince nefsi müdafaa hakkı vermektedir bize.” İran’ın meşruiyet arama çabasının dar kapsamı bu açıklamada ayan beyan ortaya konuyordu. Uluslararası hukuk haksızlıklara mücadele zemininde bir zemindir ve kullanılması doğaldır. Ancak İran’ın Gazze’nin yardıma ihtiyacının apaçık ortada olduğu bir vasatta saldırı gerekçesi içinde usulen bile Gazze’nin adını zikretmemesi, dar ve korkak ulusçu bakış açısının yansımasıydı. İran açısından bir başka skandal ise Wall Street Journal gazetesinin İran’ın İsrail’e 24 saat ila 48 içinde saldırı haberini duyurmasıydı. İran bu saat çizelgesine neredeyse harfiyen uydu. İsrail’in 19 Nisan’da sabaha karşı gerçekleştirdiği İsfahan saldırısını ABD ve İtalya’ya 24-48 saat içinde saldıracağını bildirmesi gibi bir nevi ‘al gülüm ver gülüm’ durumu yaşandı. İsrail’in bu önceden ihbar politikası ile ortaklık cephesinin güvenini istediği anlaşılıyor. Filistin’deki hedeflerine ulaşabilmek için bir de İran cephesi ile meşgul olmak istemiyor. İran da İsrail’in bu arzusuna karşı kendinden bekleneni yapıyor! İran yanlış anlaşılıp başına iş açmamak adına, ABD ile arasında özel hatla kendini ihbar ederek bu koreografiye eşlikte kusur etmiyor.

İran’ın ihtimamının nedeninin esaslı bir saldırıya uğrama riskini bertaraf etmek kadar, çıkarlarına zarar verebilecek yeni ambargoların önünü almak olduğunu tahmin etmek zor değil. Bir yanlış anlaşılmaya karşı ‘Amacımı aşmayacağım!’ diyor. Müslüman mazlum halklara karşı da durumu bu netlikte ifade etse ya! Hangi Müslüman halk mevcut şartlarda İran’ın gazabından bu kadar emin olabilir acaba?

Asıl ironik olan İran’ın, İslam dünyasının hamisi rollerine soyunması, Batı emperyalizmiyle kıyasıya mücadele ve İsrail’in en hatırı sayılır düşmanı misyonunu cilalamasıdır. Amerikan emperyalizmini diline pelesenk ederken, Rus emperyalizmi ve Çin despotizmine karşı söylem düzeyinde bile tavır almaktan ne kadar uzak. İran rejimi veya ekseri halkı bu vahim hatayı fark ederek haktan ve müminlerden yana tavır almaya başlasa bu düzelme emarelerine Müslümanlar neden kayıtsız kalsın ki? Nitekim İran, İsrail’e saldıracaksa bile bunu Filistin halkının ve ümmetin maslahatı için değil, ondan çok daha fazla var olan dar kalıpçı mezhebî emelleri adına abartarak, göz boyayarak, saptırma çabaları içinde ve göstermek istediği gibi yapacağı görünmüş oldu.

Bu noktada, İran’ın Gazze’de İsrail aleyhine dönmeye başlayan havayı tersine çevirdiği ve İsrail yanlılarının elini güçlendirdiği iddiası üzerinde biraz durmak gerekir. İran’ın saldırısı, 7 Ekim öncesi normalleşme sürecine giren ancak Gazze’de yapılan soykırımla hız kesen İsrail ile Suudi Arabistan, Ürdün, Mısır arasındaki ilişkileri yeniden yaklaştıran bir tabloya dönüşür mü? Ürdün’ün İsrail savunmasına destek verdiği ve Suudi Arabistan’ın İran düşmanlığı üzerinden belli nispette Sünni koordinasyona sarıldığı ve İsrail’e artan tepkisini yumuşattığı tartışılması gereken bir nokta şüphesiz. Bu süreçte Türkiye’nin Hamas yakınlaşmasını daha açık ve güçlü hale getirdiğini görmekteyiz. İsrail’in ittifak hattı güç kazanır hale gelirken, Türkiye bu ittifaktan kendini ayrıştırabileceği daha ilkeli bir hareket sahası bulabilir. Türkiye’nin bu mevzii, geçmişe göre daha zinde kullanması için fırsatlar dünkünden daha az değil, daha fazladır.

Yazının başında atıfta bulunduğumuz Demir Kubbe’nin İran tarafından en azından aşındırılması konusundaki iyimser yorumları da irdeleyelim. 7 Ekim sırasında ve sonrasında İsrail’in savunma sistemlerini tehdit eden ve yer yer aşan silahlı tehdit Filistin direniş hareketinden geldi. Bunu Nemrut’un ecelinin genzine kaçması örneğindeki gibi bir sineğe benzetmek mümkün. Devasa savunma sistemleri, bir delikten sızacak saldırıya karşı aşırı hassaslaşıyor. Askerî sistemler büyüdükçe açık vermenin maliyeti artıyor. İşte Hamas karşısında İsrail’in durumu. İkinci benzetme, kılıç ve mızrağa karşı darbelere dayanıklı demirden zırhlarla ilgilidir. Kılıçlar keskinleşip uzadıkça insan vücudunu çepeçevre saran zırhlar sağlamlaştı; bir o kadar da ağırlığından dolayı sahibini kaçamaz, koşamaz hale getirdi. Örneğin atın üzerinde nehri geçen ağır zırhlılar suya düşünce boğulup gittiler. İsrail’in ‘yenilmez armada’ olma iddiası da sağlamlaştıkça hantallaştıran zırh örneğindeki gibi zaaflarla dolu ve kırılgandır.

İran’ın ‘sabır stratejisi’ diye pazarladığı uzun soluklu siyasetinin İsrail sınırlarını delip F-35’leri hedef almasından ve zarar vermesinden değil sadece buna niyetlenmesinden dolayı takdir topladığı anlaşılıyor. ‘Savaş siyasetin devamıdır.’ diye meşhur biz söz vardır. Destekçileri arasında nasıl bir kredisi varsa İran, bu söze ‘savaşmadan siyaset’ tarzıyla katkı veriyor.

13-14 Nisan saldırılarıyla İran taarruz tecrübesi kazanarak muarızlarının savunma donanımlarını test etti mi? Mümkündür, etti. Lakin, taarruzlardan edineceği tecrübe ve yeni askerî güç kazanımını Müslümanlar hâlâ tehdit olarak algılıyor. Hiç saldıramaz diyenleri kısmen de olsa haksız çıkardı mı İran? Bu da söylenebilir. Peki, İran masum halkların kanını döktüğü ellerini yıkayacak mı? Buna ilişkin emare var mı? Neden yok? İran’dan bu alicenaplık bekleniyor mu? Gerçekçi olmak gerekirse bunca yaygaraya rağmen ufukta da olsa bir işaret yok.

Gazze ümmetin nasıl hem dramı hem izzeti ise yakın geçmişteki karnesi göz önüne alınınca İran trajedisi ve zilleti diyebiliriz.

Eyüp Sabri Togan Arşivi
397 Sayı: 397/398 - Nisan/Mayıs 2024 Sayıya git

Bu Sayıya Ait Makaleler