Çin ve Rusya’nın Etki Siyasetine Bakış
HAKSÖZ Sayı: 419 Şubat 2026

ABD’nin İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana sürdürdüğü Avrupa Birliği’ni askerî olarak savunma garantisini sona erdirme sürecine girmesi, Rusya ve özellikle Çin’in küresel ağırlığını artırıyor.İngiltere ortaklı Atlantik ittifakının da çatırdadığı bir vasatta Çin,askerî gücün yanı sıra sosyal ve siyasal alanı tahakkümü altına alan yeni bir emperyalist ikamenin temsilcisi olarak alan kazanıyor. Bu nedenle, Çin’in propoganda ve nüfuz arayışlarını görmeden dünya siyaseti anlaşılamaz.

Çin’i benim gözlemime göre diğer emperyalist güçlerden farklı kılan, tek tip toplu bir seferberlikle hareket etmesi. Bu toplu amacın kilitlendiği tek bir hedef var: Biricik Komünist Parti çıkarlarına ters düşen her çıkış bertaraf ediliyor. Diziliş anlamında ulus-devlet bile ikinci sırada. Taşıyıcı unsur milliyetçilik.

Bu etki faaliyeti, lobicilik gibi görece alanlarla sınırlı kalmayıp Komünist Parti ve Çin devletinin tâbilerini mutlak itaate mecbur ettiği bir hiyerarşik zeminde gerçekleşmektedir. İtaatte uyumu bozan her türlü tavır, düzeltilmeye muhtaç hastalıklı bir haldir; ya kişi (Çin vatandaşı) kendini düzeltir ya da cezalandırılır.Çin sisteminde görülen, kişiyi partiye kul haline getiren bir düzendir.

Sınıf eşitliği ile yola çıkan komünist hedeflerin, parti üyelerinin ayrıcalıklarına çalışan bir rejime dönüşmesi onyıllardır dile getirilen bir gerçek. Makro ölçekte ise ‘Han’ Çin milliyetçiliği yarattığı egemen etnik sınıf hattıyla sınıfsız toplum şöyle dursun daha derin eşitsizliklere gebe.

“Etnik milliyetçiliğin yarattığı bu fay görmezden gelinerek enternasyonal birliktelik ruhu sağlanır mı?” sorusu naif bir soru olur. Sol, Marksist çevrelerde Çin ve Rusya’ya karşı eleştirel tutumlar görülmekle beraber, bilinçli ve bilinçsiz şekilde komünist küresel ittifakta buluşulanbir vasat oluşmaktadır.

Keir Giles’in, Rusya’nın Herkesle Savaşı (2022) kitabında çizdiğikaramsar tablo gerçekleşecek olursa ve Rusya savaşı Avrupa’nın diğer ülkelerine sıçratırsa solcuların ekserisi kimin yanında saf tutar acaba? Sol kesimin, Rusya ile ittifak kurmaları, aşağıda ele alacağımız sosyal ve tarihsel pozisyonlardaki içiçelik nedeniyle şaşırtıcı olmayacaktır. Geçmişte Çin ve Sovyetler arasında kabili mümkün gözükmeyen ideolojik uçurumlar bugün kapanmış gözüküyor. Çıkar odaklı yaklaşmalar ideolojik olmaktan çok pragmatik ya da stratejik çıkarlarla biçimleniyor. Çin’in yoldaş ve sempatizan yaratmak adına planlı bir plan yürüttüğü ihtimali yabana atılmamalı.

Çalışma şartı ve uzun çalışma saatleriyle insanı ibadet ediyormuşçasına işinin kurbanı yapan düzene eleştiri-konu komünist düzenler olunca- kalıplaşmış sol sömürü literatüründe layıkıyla yer almaz. Alsaydı eğer, son 25 yılda salt işçi ücretlerinin artışı veya periyodik olarak yakalanan büyüme oranlarıyla oluşan görece iyileşmelere bu denli itibar edilmez, modern kölelik izleri taşıyan sömürü çarklarının üstü örtülmezdi.

BM’de ekonomik ve sosyal kalkınma pozisyonlarında köprü başlarını tutan Çin, kendisini insani yardım çalışmalarının şampiyonu olarak lanse ederek bir halkla ilişkiler oyunu oynamaktadır. İnsani yardım kuruluşlarının daha katılımcı ve görünür olmasının önüne ise üyeliklerini sürekli geciktirerek ya da onaylamayarak engeller çıkarmaktadır.

Sosyolojinin lokomotif isimlerinden sayılan Immanuel Wallerstein’ın dünya bağımlılık tezi Çin’in yarı-çevre ekonomisinden merkeze yani kalkınmış ülke çekirdeğine hareketlenmesiyle uyumlu gözükse de Çin’in sanayi politikaları, devletin artan rolü, klasik Marksist yaklaşımlarda zayıflaması beklentilerine zıt seyir izledi. Söz konusu devlet aygıtının küresel oyuncu olarak üstlendiği başat rol Wallerstein’ın öngörüsünün dışında kalan gelişmeler oldu. Marks çizgisine katkılarda bulunmaya çalışmış Wallerstein’ın, tezinde yeterince irdelemediği bir diğer nokta, sistemlerin ‘zamanla erimesi ve yok olacağı’ görüşüdür. Çin komünizminin kapitalizmile yaptığı izdivacın en çarpıcı etkilerinden biri, Batı’daki kapitalist sistemin ömrünün uzaması durumudur. Çin, Batı’ya (kapitalizme) alternatif olmak şöyle dursun, adeta onun koltuk değneğidir. Finans kapitale yaklaşımı ve insan seferberliği ile Batı’nın köhneleşen kurum ve markalarını bile ihya etmekte bir can simidi olmaktadır.

Akıllı zekâ alanında bilgiyi kodlara ve salt kuru veriye indirgeyen devasa değerlendirme merkezleri ile ‘ekonomik performans’ odaklı bir sistem kuruyor. Niceliksel ölçülebilirlik alanındaki yatırımlarıyla rekabetçi bir ivme yakaladı. Dijital dünyadaki etki biçimleriyle Çin bilgi merkeziyetçiliğine yatırım yapmakta. Sömürü düzeninin dijital ayağında Çin’de vatandaşlar öncelikle ekonomik performans esaslı sıralanır. Yerel belediyeler ihracat odaklı performanslarına göre fon alabilirler. Bütün bir sistem piramidin en üstüne çalışır. Elbette Batı’nın standartları ve yaratmakta olduğu yeni feodal dijtal çağa dair tehlike sinyalleri ayrıca dikkate alınması gereken kaygı verici bir konu.

‘Deep seek’ yapay zekâ sisteminin pratikliği ve çip teknolojilerini az masrafla kullanmaya dair çözümleri, Çin halkının yüz tanıma verilerinin yapay zekâ veri tabanına transfer edilmesiyle gerçekleşti. Esasında kontrolcü ve otoriterbir sisteme ait başarı hikâyesidir. Pekçok devletin yaptığı gibi bu verilere ulaşım merkez eliyle yapılır ve sınırsızdır; herhangi bir düzenleyici izin de gerektirmemektedir. Batı’nın zinde yeni gücü ‘finans kapital adına’ Çin’dir. Sonuçlarından bir tanesi bütün dünyada dindar damarları tasfiye eden tanrı tanımaz ‘militan materyalizm’ ikamesidir.

1700 ila 1800’li yıllar arasında hükmeden Qing Hanedanlığı, döneminin dünya ticaret imparatorluğu olarak biliniyordu. Çin, kadim dünyanın ticaret imparatorluğunun mirasını günümüzde yeniden yorumlayarak gelişme ivmesi yakaladı. Batı’nın en prestijli üniversitelerine yatırım yaparak ve en yaldızlı ve güçlü markalarını satın alarak dönüştürmekte ve hatta sahiplenmekteler.

Pekçok Marksist teorisyen için bu ticari kalkınma ivmesi sürpriz oldu. Sürpriz oldu, çünkü Çin komünizmi yeniden kapitalist evrecanlanması yaşayarak-mülksüzleştirici proleter diktatörlük yerine-kapitalizmin nimetlerini kucaklayan bir ejderhaya dönüşmüştü.

Güç Dayatması

İngiltere’den örnekle, Çin devletinin direkt veya dolaylı finanse ettiği kurumlarda her geçen yıl güçlenen akademik kadro sayısı ve etkisi hissediliyor. Merkez etkisi altındaki araştırma başlıklarına bile baktığımızda Hristiyanlığın tanrı inancından bile geri düşmeler görüyoruz. Tezler ve akademik araştırmalarda hiçbir kudret-i mutlak ‘yaratıcıya’ dayalı ahlaki değerlerin esamesinin okunmadığı, öbür dünyayı baz alan vahyî temellere işaret edilmeyen yeni materyalist bir büyük dalganın renksizleştiriciliğiyle muhatabız. “Eskisi çok mu iyiydi?” sorusundan bağımsız olarak bu yeni gidişin olumsuzluğunu farketmek yerinde olacaktır. Aksini konuşturmayan dayatmacılık gerekirse ‘tam saha baskıdan’ kaçınmıyor. Bu nedenle Cambridge Üniversitesi okulda Çin araştırmalarına son verdiğini açıkladı. Çin’e laf söyletmeyen Çinli olsun olmasın çeşitli aktörler yüzünden ortalama bir bağımsızlık standardı bile yakalanamaz olmuştu.

Toplamda 50 milyonu bulan Çin diasporasının akademik alandaki hacmine dikkat çekmek adına şu örneği verebiliriz: Çin’den yurtdışında üniversite okumaya gelen öğrenci sayısı 2000 yılı itibariyle sadece 1,136 Çin vatandaşı öğrenci üniversite başvurusu yaparken iken son yıllarda sayı 150 bine yükseldi. İngiltere’nin vasat üniversitelerine bile gösterilen teveccüh üniversiteleri öğrenci seçmede daha titiz davranmaya itti ve sonuçta genel öğrenci niteliği kâğıt üzerindede olsa doğru orantılı yükseldi. Akademik kurumlar üstündeki uluslararası öğrencilerin akademik kurumlara ve dolasıyla ülkeye sunduğu zenginlik göz kamaştırıcı seviyelere geldi. Araştırma ve üniversitelere seçilme konusunda yaşanan bu hareketli ortam, maalesef özgür düşünceye Çin çıkar çevrelerinin aşırı hassas ve manipülatif ajandaları nedeniyle darbe vuruyor. Çin’in ‘devlet-i âli’menfaatlerine halel getirecek en küçük bir çıkış hoş karşılanmıyor. Yeri geliyor öğrenciler üniversitelerde memnuniyetsiz müşteriler olarak oluk oluk akıttıkları parayı öne sürüp özellikle Çin aleyhine karşı her türlü eleştiriyi duyulmaz, görülmez hale getiriyorlar. Devasa medya ayağı cabası.

Açık soru, açık cevap geleneği yerine hoş karşılanmayacak soruların engelleme amacı taşıyan korkak pratikler akademilere sinsice girdi ve Çin etkisinin derinleşmesine yol açtı.

Çin’in yanında Rusya bile daha hafif sıklet bir etki takipçisi kalıyor. Yine de Rus propaganda aygıtlarının asırlık tecrübesi, insan devşirme kabiliyeti hafife alınamaz. Ekonomik büyüklüğü ancak İtalya kadar olan Rusya’dan farklı olarak Çin, dünyanın ikinci büyük ekonomisi ve üstüne koyan baskıcı ama kavi bir politik kabiliyetle öne çıkıyor.

Ukrayna savaşı komünist blok arasında Rusya yanlısı dayanışma ruhu doğurdu. Çin ve Rusya arasında petrol ticareti ve silah alışverişine ilave olarak küresel solun ‘yoldaşlık’ katkısıyla da safları sıklaşıyor. Kuzey Kore, Ukrayna savaşının küçük ama savaşa doğrudan etki eden oyuncusu olarak yoldaş dayanışmalarında rüştünü gösteriyor.

Clive Hamilton’un Gizli El: İfşa / Çin Komünist Partisi Dünyayı Nasıl Yönetiyor? (2020), adlı kitabı Çin Komünist Partisinin havuç gösterip sopayı alttan alta kullandığı baskı, korku ve icbar düzenine ilişkin çarpıcı örnekler sunuyor.

Sovyetler Birliği’nin 35 yıl önce dağılmasını müteakiben “Çin’in etrafını saran düşmanlar” telakkisi savunmacı bir doktrin olarak ortaya çıksa da zamanla aktif ve müdahaleci hale geldi. Düşman gördüklerini mağlup edip geçen bu uygulama, küresel alanda yayılım arttıkça diplomatik silahları da devreye sokarken, nötralize ederekde olsa tasfiye yoluna gidiyor. “Soğuk Savaş rüzgârları yeniden esmeye başladı!” diyenlere karşı, Çin Komünist Partisinin nakaratı şu: Soğuk Savaş hiç bitmedi ki!

Rusya’nın Bütün Dünya ile Savaşı kitabında ise Keir Giles, Rus propaganda aygıtlarının daha bir sıcak savaş ruh hali içinde olduklarına işaret etmekte. Rus oligarşi geleneğinin Avrupa başta olmak üzere etki takipçiliği üzerinden nasıl menfaat sağladığına değinen yazar, İngiltere’ de iftira yasalarının Rus oligarşisini kayırarak nasıl yapısal hukuki bir duvar ördüğüne dikkat çekiyor.

Sol Yanaşmacılığı ve Ahlak

Sol kanattan gelen kesimlerin Çinve Rusya karşısında yer yer suskunluk ve saptırmalarına daha etraflı değinebiliriz. Şüphesiz kimi Troçkistlerden anarşistlere devrimci sol fraksiyonların Rus ve Çin reel politikasına dair yer yer birbirlerine karşıt tavırları var. Ancak ortamda hâkim ses bu azınlıktaki karşıt kesimin sesi değil.

Komünistlerin iç sesi, Spectre of Communism yayınlarında gördüğümüz üzere, Çin’de insan hakları ihlalleri ve baskıcılığı söz konusu olduğunda kılıf hazır: “Çin Komünist Partisinde değil, devlet erkinin bileşenlerinde sorun var.” İdeolojik çarkın komünist partizan çarklarına ilişkin eleştiriler hem kayırmacı hem güdük kalıyor. Küresel Güney hareketi gibi yoksul ve protest duruşun, Çin ve Rusya’ya halel getirmeyecek bir yörüngede hareket etmeye sürüklenmesi manidar.

Aynı yaklaşımın geçmişten bugüne İngiltere sol siyasi yelpazesi içinde eski İşçi Partisi lideri Jeremy Corbyn örneği üzerinden izi sürülebilir. Suriye’de Beşşar Esed’e karşı olmakla beraber zamanında Suriye’nin devrik rejimine karşı askerî müdahaleye karşı çıkmaktaydı. Bu yüzden, Baas sosyalist ideolojisine karşı savaş karşıtlığı üzerinden gizli bir bağdaşıklık kokusu geliyordu. Aynı eğilim Rusya-Ukrayna savaşında, Rusya’yı mütecaviz ilan etse de Ukrayna’ya askerî yardımları doğru bulmaması, Rusya ile kora kor hesaplaşmayı geciktiriyordu. Sert Rusya karşıtı eleştirilere rağmen son tahlilde mütecaviz faillere çatmayan aşırı temkinli bir yaklaşım belirleyici olmakta. Konvansiyonel savaş yıkım değilmiş gibi, bağlamı salt nükleer silah ve savaş karşıtı pasifliğiyle hiç de çelişmiyor. Sonuç? Ateşkes yoksa Rusya’nın yaptıkları yanına kâr kalıyor. Bu durum İsrail ile savaşan Filistinlilere karşı “İsrail’in saldırganlığına karşıyım ama Filistinlilerin mücadelesine de desteği doğru bulmuyorum.” türünden bir mantık içeriyor.

ABD, Çin, Rusya ve eskisine göre daha hazırlıksız ve daha bir güven sorunu yaşayan AB ile yeni dünyanın güç dengeleri yeniden belirleniyor. Yakın geçmişe kadar bloklar arasında köprü olan Atlantik politikaları miadını doldurdu. Sol cenahın bu bloklaşmada tutacağı saf, tarihsel ve ideolojik iltisaklılık haline dair ilginç ipuçları veriyor. İdeolojik yoldaşlığın sınıf temelli olması gerekmediğini, bu nedenle meşrebinin geniş olduğunu söyleyenler olduğu gibi, Georgi Plekhanov gibi kalkınma modeli olarak kapitalist sistemden yararlanabileceği görüşünü canlı tutmuş eski zaman Marksistler de akla geliyor. Bu yazının konusu olmamakla beraber, her defasında Kürt milliyetçiliğine sarılarak nasıl bir ideolojik tutarlılık sergiledikleri basit pragmatik seçimlerden öte anlam taşıyor şüphesiz.

Batı hegemonyasını yegâne düşman ve bütün kötülüklerin anası gören yerleşik anlayış en vahim hatasını anti-emperyalizm tanımında Batı’yı etiketlerken, kendi pozisyonuna asla toz kondurmayacak bir koruma duvarı örerek yapıyor.

Rusya-Ukrayna savaşında gördüğümüz gibi Rusya’nın azgınlığı mı söz konusu; bu durumda Ukrayna’nın NATO’ya giriş niyetinin müeyyidesi savaş bahanesi olarak öne sürülür ve böylece Rusya’nın mütecaviz pozisyonu meşrulaştırılır. Tayvan meselesinde ise özerklik talepleri sadece Batı hegemonyasının ve onun emperyalist çıkarlarından başka bir şey değildir, Çin için. Anti-emperyalizm vurgusunu daha sesli yapan kesimlerde Çin muhipliği üzerinde birleşmek sık rastlanan bir durum.

Daha Ortodoks Marksist tandansla yaklaşanlar, bugünün Çin rejiminin kapitalizmin iç çelişkilerine bir cevap olarak ortaya çıktığını söylerken, hedef tahtasına yine kapitalizmi yerleştirirler. Böylelikle, ‘suçluyu’ değil ‘suçu’ mahkûm etmekle yetiniyorlar.

Marks geleneğinde sınıf çelişkilerinin sona ererek devletin ortadan kalkacağı determinizmine bağlılık o kadar sağlamki açıklama hazır: Bir (komünist) devlet kapitalist kalkınma modelini hâlâ sürdürüyorsa, demek ki iptidai sınıf mücadelesinden başını kaldıramamıştır. Bu noktada, Çin Komünist Partisine seçkin bir yer verilir ve çelişkilerin muhatabı görülmez, böylelikle bir kayırma sözkonusudur. (Komünist) Partinin elini kapitalizme bulaştırması (devlet aygıtı varken) hepten zül görülür. Bu kirli iş pejoratif (aşağı) seviyelerdeki bir gün zaten tasfiye olacak devlete vazife kılınır. Her ne kadar kapitalizm istenmeyen bir sapma durumu gibi görülse de sağladığı total gayrisafi milli hâsıla vs. gibi zenginleştirici nedenlerden dolayı, şizoid bir psikolojiyle bir memnuniyet yaratır.

Çin ile hiçbir şekilde iltisaklı olmayan kişi ve kurumların da nüfuz ve propagandadan payını alacağı tam saha pres dönemine girildiğini söyleyebiliriz. Özellikle Çin dışında yaşayan diaspora Çinlilerin, elitler, siyasetçiler üzerinde öne çıkaran nüfuz sağlama çabaları bazıları tarafından tipik lobi faaliyetleri olarak artık görülmüyor ve geniş kapsamlı veri toplama faaliyetleriyle istihbarati alanı sınırsız kılıyor.

Çin Komünist Partisinin, devlet erkinin de fevkinde ‘la yuhti’ otoritesi sorgulanmaya açık değil. Tanrısız eğitim sistemindeki kişinin, parti lehine sürekli kendini tezkiye etme mecburiyeti halk eğitiminin damarıdır.

Batı’nın birey merkezli insanları ve onun ürünü siyasetçileri değişik etki sağanaklarına karşı en hafif deyişle ‘umarsamaz davrandı’ şimdiye kadar. Bunu demokratik bir çeşitlilik olarak da sundular. Benmerkezci - çıkarcı siyaset ve bürokrasinin omurgasızlığı bariz. Çin’in gücü Batı’nın yumuşak karnını istismar ederek palazlanmaktadır.

Sola dair bu yazıda yaptığımız eleştiri her şeye rağmen toptan mahkûm eden bir tutum değil. Son Gazze dayanışmasında olsun, geçmişte olsun adalet eksenli bir karşı duruşla işgallere karşı ittifak paydaşlarında hakkaniyeti gözeten solcular da yer aldı, alıyor. Evet konu Gazze olunca bu dayanışma daha kolay gerçekleşiyor. Ama ortak hasım Rusya ve Çin olduğunda bu ittifak olasılığı zora giriyor.

Sonuç

Müslümanlar, etki ve nüfuz siyasetinin neresinde duruyor ve durmalı?

İnsanlar içinden çıkmış vasat bir ümmet olarak bilginin ve hakikate taşıyan tarafıyla bütün maslahatların ötesinde gerçeğin tesis edilmesi yükümlülüğüne sahipler. Hakikatin şahitliği ancak doğru bilgi ve hakikate sarılmakla olur.

Konuya ilişkin İbn Kayyım sadece hakikate yönelmek değil, hakikati saklamamanın da önemini hatırlatıyor.

Ey iman edenler! Kendinizin veya anne babanızın ve akrabanızın aleyhine bile olsa adaleti ayakta tutun, Allah için şahitlik eden kimseler olun. (İnsanlar) zengin olsunlar, yoksul olsunlar Allah onlara sizden daha yakındır. Öyleyse siz hislerinize uyup adaletten ayrılmayın. Eğer adaletten sapar veya üzerinize düşeni yapmaktan geri durursanız bilin ki Allah yaptığınız her şeyden haberdardır.’ (Nisa 4/135)

İbn Kayyım, bu ayetin tefsirinde bir hakikati dile getirmemenin şeytana yakışan bir tavır olduğuna değinirken şunu tavsiye ediyor: Gerçeği eğip bükmeden bütün yalınlığı ile almak ve yine özgünlüğünü bozmadan iletmek.

Bizi diğer ideoloji ve bağlamlardan da ayrıştıran bir nitelik bu.İnancın insanı terbiyesinin sonucu.

Müslüman evvelemir birey olarak Allah’a karşı sorumludur. Bu bütün diğer ideolojik, vatandaşlık, parti, çevre aidiyetlerinin fevkinde bir durum. Kurtuluşu da -insanın cennete gitmesi cehenneme gitmesi olsun- öz be öz nefsinin tadacağı bir akıbet. Toplu rükûa gideriz, toplu dua ederiz amanefis sorumluluğumuz bizi biz yapan biricik özdür. Ne kadar kolektif alanlar tayin edilirse edilsin insan özgürlüğü bu kişisel seçim alanında belirleniyor. Çin ya da Rus komünizminin kolektif çıkar güden anlayışlarından nasıl da farklı özgürlük sigortalarına sahibiz.Tağuta tek başımıza da kalsak‘la’ diyebilme hali. Bu nimetin tam farkına varabilsek ne olur acaba?

Eyüp Sabri Togan Arşivi