Hayatı ve Bağlamı
İsmi, klasik Arapça kaynaklara farklı şekillerde geçen Menkûbers b. Yalınkılıç (Yelenkılıç / Yeltenkılıç) Abdullah et-Türkî en-Nâsırî (: أبو شجاع نجم الدين منكوبرس/منگوبارس/منغبارس/منغوبارس بن يالينقلج/يلنقليج/يلنقلينچ الناصري/المستنصري التركي), Abbâsî halifesi Nâsır-Lidînillâh’ın (ö. 622/1225) kölesiydi. Menkûbers (veya Bekbers / Bekters / Mengübers / Mengubars), Necmuddîn, Necmu’l-mille, Cemaleddin, Ebû Şucâʻ ve Ebû’l-Fedâil lakap ve künyelerini almış, Hanefî-Mâturîdî bir âlimdir. Tabakat ve biyografi kaynaklarında, yetkin bir fakih ve kelamcı olan bu âlimin hayatına dair çok az bilgi bulunmaktadır. Dolayısıyla doğum tarihi ve yeri bilinmeyen Menkûbers, çeşitli hocalardan hadis dinleyip ders almıştır. Kendisi ders vermiş, ondan rivayette bulunulmuştur.
Muhtemelen Türkistan bölgesinden Bağdat’a gelmiş olan Menkûbers’in buraya ne zaman geldiği bilinmemektedir. Kendisinden köle olarak söz edilmesi onun bir savaş esiri olarak Bağdat’a gelmiş olabileceğini düşündürmektedir. Nitekim kaynaklarda onun asker elbisesi giyip serpuş taktığı aktarılmaktadır. Nispetinin Menkûbers olmasından mütevellit, onun Abbâsî halifesi olan Nâsır-Lidînillâh tarafından satın alındığı ve dolayısıyla onun hilafeti döneminde Bağdat’a getirilmiş olması kuvvetle muhtemeldir.
Meşhed-i Ebû Hanîfe medresesi müderrislerinden Ebû’l-Ferec Abdurrahman b. Şucâ el-Bağdadî’den 1212’de hadis aldığına dair olan nakil, onun bu tarihte Bağdat’ta bulunduğunu, ondan aynı zamanda ders aldığı bilgisi de onun muhtemelen genç yaşlarda olabileceğini akla getirmektedir. Fakat buna rağmen Nâsır-Lidînillâh’ın başında bulunduğu fütüvvet teşkilatı için bir eser yazdığına dair nakil doğru kabul edildiğinde onun bu türden eser yazabilecek bir yetkinlikte olduğunu, dolayısıyla eğer bir ders alması söz konusu ise bunun temel düzeyde bir ilim tahsili olmadığı anlaşılmaktadır.
Evlendiği zengin kadının vefatı sonrasında kendisine kalan mirası, köle olmasını gerekçe göstererek Abbâsî halifesi el-Mustansır’a (ö. 640/1242) sunması onun sosyal konumunun uzun süre değişmemiş olduğunu göstermektedir. Ancak Menkûbers’e Mustansır tarafından yapılan Bağdat kadı’l-kudatlığı teklifi, onun sosyal statüsü bir yana halife nezdinde de itibar sahibi olduğunu göstermektedir. Mamafih Menkûbers’in bu görevi reddetmesi ve müderrislik başta olmak üzere herhangi bir görev aldığından da söz edilmemesi onun hayatına dair pek çok hususun karanlıkta kalmasına yol açmıştır. Ancak Bağdat’ta ikamet ettiği, 652/1254 yılında orada vefat ettiği ve Ebû Hanîfe’nin (ö. 150/767) yanına defnedildiği kesin gibidir.
Hanefî biyografi yazarı el-Kureşî’nin (ö. 775/1373) anlatımına göre Menkûbers, usûl ve fıkha vakıf iyi bir âlim olmakla beraber başına sarık sarmazdı. Sırtına asker elbisesi giyer ve başına askerlere mahsus serpuş koyardı. Halife Mustansır, başına sarık sarmak şartıyla kendisine Bağdat başkadılığını teklif etmiş ancak o, giymekte olduğu asker elbisesini sırtından çıkarmamak ve başına sarık sarmamak için bu önemli rütbeyi kabul etmemiştir.
Öte yandan Menkûbers’in son Abbâsî halifesi Müsta‘sım-Billâh (ö. 656/1258) ve melikler nezdinde de itibarlı olduğuna ilişkin bilgiler, Bağdat’ta yaşadığı sürede çok saygı gördüğünü göstermektedir. Dolayısıyla bu durum, onun aslında bir köle olduğuna dair bilgi hakkında da kuşkuya yol açmaktadır. Zira onun nispetini taşıdığı Halife Nâsır’ın isteği ile fütüvvet teşkilatı için bir kitap yazması, el-Mustansır’dan kadılık teklifi alması ve Müsta‘sım-Billâh nezdinde de itibar görmesi bir kölenin kolaylıkla sahip olamayacağı bir statü olarak görünmektedir.
El-Akîde şerhi en-Nûru’l-Lâmiʻ ve’l-Burhânu’s-Sâtiʻ fî Şerhi Akaidi’t-Tahâvî'de meseleleri kapsamlı surette derinlemesine tahlili, Hanefî-Mâturîdî kelâm geleneğine vukûfiyeti ve özellikle kelâmî meseleleri adı geçen geleneğin teorisyenlerine müracaatla temellendirmesi, Menkûbers’in muhtemelen Horasan-Maveraünnehir coğrafyasında tahsil görmüş olduğunu düşündürmektedir. Zira Hanefî-Mâturîdî kelâm geleneğini bu kadar kapsamlı surette ele alan ve kaynaklarına vakıf bir ismin bunu, sadece Bağdat’a intikal etmiş Hanefî gelenekle yapabilmesi güç görünmektedir. Onun hayatına ilişkin pek çok noktanın karanlıkta kalması bu konuda kesin bir hükme varmayı imkânsız kılmaktadır. Artık öyle veya böyle önemli bir Hanefî-Mâturîdî âlimi olan Menkûbers’in Bağdat’a Mâturîdî kelâmının aktarılmasında ve temsilinde önemli bir işlev gördüğü anlaşılmaktadır.
Onun bu kimliği, eserlerinde açık bir şekilde görülmektedir. Her ne kadar Usûlu'l-İʻtikadiyye adlı eserinde doğrudan ve münhasıran Hanefî-Mâturîdî bir çizgi yerine daha kapsamlı bir Ehl-i Sünnet vurgusuyla Şafiî, Malik ve İbn Hanbel’i dışlamayan itikadî bir söyleme sahip olsa da onun, söz konusu bu eseri politik görünen özel bir amaca matuf kaleme aldığı, mensubu olduğu kelâmî geleneğin izlerini en-Nûru’l-Lâmiʻ'de genişçe ortaya koyduğu malumdur. Bu açıdan zıtlaşan iki eğilimi yansıtan Usûlu'l-İʻtikadiyye ve en-Nûru’l-Lâmiʻ'in farklı kitleleri muhatap aldığı ve dolayısıyla da başka amaçlarla yazılmış olduğu anlaşılmaktadır. Ancak Menkûbers’in esas kelâmî duruşu ve temsilcisi olduğu kelâmî geleneğin gerçek surette yansıdığı eseri hiç şüphesiz en-Nûru’l-Lâmiʻ'dir.
Menkûbers’in en-Nûru’l-Lâmiʻ ve Usûlu'l-İʻtikadiyye’den başka Mukaddimetu’s-Salât (Mukaddime fi’l-Fıkh), el-Muntehab min Ulumil-Mezhep ve Kitabu’l-Muhtasari’l-Hâvî li’l-Beyâni’ş-Şâfiî adlı eserleri bulunmaktadır. Kitabu’l-Muhtasar’ın, el-Muntehab adlı eserin muhtasarı olarak yazıldığı ifade edilmektedir. Mamafih son iki eserin müellife aidiyeti şüphelidir.
Düşünceleri ve Değerlendirme
Mâturîdî geleneği nakli açısından oldukça önemli olan en-Nûru’l-Lâmiʻ'e uzun bir bilgi bahsiyle başlayan Menkûbers, burada bilginin tanımı, hakikatin ispatı, taklit ve istidlal, zorunlu bilgiyi gerektiren delil çeşitleri gibi meseleleri uzun uzadıya açıklamaktadır. Hemen bütün inanç konuları ve kelâmî problemlerde olduğu gibi bilgi ve haber konusunda Hanefî-Mâturîdî geleneği takip ettiği görülen Menkûbers, fikirlerini temellendirmede hadisleri de delil kullanmakta; sıfatlar, nübüvvet ve mucize, hasaisu’n-nebî, iman ve İslam, müminin imanı, cihad, kader, insan fiilleri, imamet, şefaat, kabir azabı, Hz. Peygamber’in dünyada cennet ve cehennemi gördüğü, uyanık ve bedenen semaya yükseldiği, Münker-Nekir sorgusu vs. konulardaki inanç felsefesini rivayetlerle temellendirmektedir. Bu bağlamda mütevatir haberin itikatta delil olduğunu hususen ifade etmekte lakin mütevatirin ne olduğunu açıklamamaktadır. Hâlbuki kelâmî problemlerdeki tercihlerini ifadelendirip temellendirirken aktardığı rivayetlerin, sandığı veya ihsas ettiği gibi mütevatir yerine meşhur ve bazen sıhhatleri tartışmalı metinler olduğu görülmektedir.
Görüşlerinde Ehl-i Sünnet’i, Hanefî-Mâturîdî geleneğin bakış açısını yansıtan yorumlarla eşitleyen ve teyit için yine bu gelenekten kaynaklara atıflar yapan Menkûbers, velilerin kerametlerinin hak olduğunu, Muʻtezile'nin ise kitap ve haberlerin verdiği bilgiye rağmen kerametleri, peygamberlerin mucizesine benzeşmesi nedeniyle reddettiğini belirtmektedir. Menkûbers, velilerin kerametlerinin hak olduğuna Kur'an'dan yorumladığı örnekleri verdikten sonra ilaveten Ebû Nuaym İsfahânî'nin (ö. 430/1038) Delailu'n-Nübûvve’sinden örneklere de yer açmaktadır. Menkûbers’e göre kerametin veli için ispatının peygamberlerin nübüvveti ile karışacağı iddiası fasittir. Oysaki bu fasitliğin (ifsadın), kendisinin baktığı sûfî pencereden öyle göründüğü, tarihî sürece cepheden/objektif bakanların ise sûfîlerin -bir mezhep/ekol olarak- ortaya çıktıklarından itibaren gittikçe artan oranda keşif ve ilhamı vahiy ile ve velayeti ise nübüvvet ile yarıştırdıkları gibi kerameti de mucizeyle eşdeğer sunduklarını gördükleri aşikârdır.
Öte yandan zamanla felsefî perspektife mesafe koyan Hanefî-Mâturîdî gelenek, Ebû Mansûr Mâturîdî (ö. 333/944) ve onun güçlü takipçisi Ebû’l-Muîn Nesefî'yi (ö. 508/1115) kelâmî tartışmalarda zirve olarak görmüştür. Bu yüzden Hanefî çevrelerdeki kelâm faaliyeti de bu iki ismin ortaya koyduğu fikirlerin ötesine geçememiştir. Kelâmın Eşʻarîler tarafından felsefî zeminde yeniden inşa edildiği bir süreçte Mâturîdîlerin kelâmî faaliyetleri, çoğu kez geleneğin tekrarı işlevi görmüştür. Bu durum, Hanefî-Mâturîdî çizgide XIV. asra kadar bir içe kapanmayı beraberinde getirmiş ve kelâm, dinamik işlevini kaybederek sabit bir içeriğe bürünmüştür.
Bahis konusu tutumun yansımalarını söyleminde fazlasıyla sergileyen Menkûbers, muhtemelen 1250 yılında saltanattan aldığı görevle felsefeye karşı, ilke ve sınırlarını kedisinin belirlediği ve haliyle hakikatle eşitlediği İslam adı altındaki mezhebî yorumlarını savunmak, saltanat karşısında zihinsel bir muhalefet gücü oluşturanların sarıldığı felsefî birikimle gençlerin zihninin analitik değerlendirmelerle bulanmasını önlemek ve sapkın dediği düşünce ve fikirlerden korumak için kaleme aldığı bir eserinde Mâturîdî mutasavvıfların kader, nübüvvet, veli ve keramet konularındaki görüşlerine de yer vermekte; Muʻtezile, Şîa ve diğer algı-anlayış biçimlerine karşı ise cephe almaktadır.
Beri taraftan Menkûbers’in Nâsır-Lidînillâh’tan aldığı talimatla yazdığı eserinin, el-Usûlu’l-İʻtikadiyye risalesi olması muhtemeldir. Çünkü en-Nûru’l-Lâmiʻ'de, Mâturîdî fırkanın görüşlerine sıkıca bağlı bir görüntü veren Menkûbers, el-Usûlu’l-İʻtikadiyye'de talebin beklentisine uygun şekilde daha çok sûfî bir yaklaşım sergilemiş görünmektedir. Dolayısıyla burada herhangi bir mezhebi veya liderini öne çıkarmadan bütün bu kesimlerin onaylayabileceği çerçeve bir metin oluşturmaya çalıştığı görülmektedir. Onun bununla yapmak istediği, muhtemelen, fütüvvet teşkilatına yeni bir bağlamın itikadî çerçevesini oluşturmaktır. Bunun ise o günkü ekoller arası çekişme ortamında yine bir itikadî fırka olan sûfîlik lehinde bir konsept olduğu ortadadır. Bu manada onun tekvîn, Kur’an’ın mahluk olup olmadığı gibi meselelerde Eşʻarîler ve Muʻtezile'ye yönelik şiddetli tenkitleri her ne kadar onların eleştirilerine karşı olsa da bugünden baktığımız zaman yine de kuşatıcı bir dilin mümkün olduğunu göstermektedir. Nitekim talep üzere yazdığı bilinen el-Usûlu’l-İʻtikadiyye’de bunun, adı geçen eserinde tenkit edilen çevreyi devre dışı bırakmadan imkân dahilinde olabildiğini azda olsa ortaya koymuştur.
Buna göre Menkûbers’in yaptığı nakiller, referans çerçevesi ve bunları ifadelendirme biçimi hem o dönemin sosyolojisini hem de müellifin son derece fırka mensubiyeti kavgası içerisinde olduğunu göstermektedir. Hanefî-Mâturîdîlerin itikadî prensiplerini merkeze alıp Müslümanların geliştirdiği diğer yapı ve düşünce biçimlerine cephe alması, el-Usûlu’l-İʻtikadiyye’de (aslında burada da sûfîlik mezhebine güçlü bir temayül gözükse de) kısmen sergilediğinin aksine birliğe hevesli duruşu ifade etmemektedir.
Mâturîdî’nin vefatından yaklaşık beş altı asır sonrasına kadar ona nispetle “Mâturîdiyye” diye bir adlandırma olmamıştır. “Mâturîdiyye” tabiri ilk defa Ebû Ca‘fer et-Tahâvî’nin (ö. 321/933) Akâid’ine şerh yazan Menkûbers’in, ismini vermediği birinden yaptığı nakilde kullanılmıştır. Mâturîdîyye tabirinin kavramlaşma sürecine ışık tutabilecek bu aktarıma göre söz konusu kavram, ilkin Mu‘tezile tarafından Ebû Hanîfe’nin kendileri dışında kalan akaiddeki takipçilerini tanımlamak amacıyla kullanılmıştır. Buna göre “Mâturîdîyye” ifadesi, Hanefîlerin kendilerini tanımlamak niyetiyle seçtiği bir kavram değil, onların Ebû Hanîfe’nin gerçek takipçileri oldukları iddiasını reddetmek ve Hanefî oluşlarının yalnızca fıkhî bir âidiyet olduğunu göstermek için Mu‘tezile’nin kullandığı türedi bir kavramdır. Menkûbers’e göre ise Ehlu’l-Ehvâ ve’l-İʻtizâl, Mâturîdî karşısında aciz kaldığı için Ehl-i Sünnet’i bununla isimlendiriyordu.
Böylece literatüre Maturîdiyye kavramını kazandırmış olan Menkûbers, Tahâvî akîdesi üzerine yazdığı en-Nûru’l-Lâmiʻ ve’l-Burhânu’s-Sâtiʻ adlı şerhinde bu geleneğin kelâmî görüşlerinden büyük oranda istifade etmiş ve geleneğin öncüleri olan Maturîdî, Semerkand âlimleri ve Seyfulhak diye nitelediği Nesefî’nin tespitlerinden son derece istifade etmiştir. O, bu şerhinde Mâturîdî'den itibaren Doğu-Hanefî çevrelerde yazılan kelâmî literatüre oldukça sadık kalmış; konu başlıkları, konuların ele alınış biçimleri ve içerikleri itibariyle klasik yöntemlerini izlemiştir. En-Nûru’l-Lâmiʻ ve diğer eserleriyle Menkûbers, “İmâmu’l-Hudâ” diye nitelediği Mâturîdî’ye ait fikirlerin Bağdat’ta yerleşmesinde ve buradan Anadolu’ya taşınmasında da önemli bir kaynak olmuştur.
“Varlığa bakan akıldır. Buna itiraz eden, aslında ilmi tespit etmede aklın nazar fiilini yok saymış olur.” kanaatinde olan Menkûbers, Bağdat’ta, yaşadığı XIII. asırda Mâturîdî düşüncenin tam bir temsilcisi olarak hareket etmiştir. Nitekim yazdığı en-Nûru’l-Lâmiʻ, şerh olmaktan ziyade adeta Mâturîdî düşünceyi ortaya koyan yeni bir eser niteliğindedir. Dolayısıyla pek çok kaynakta kendisinden söz edilen bu şerhin sonraki Hanefî-Mâturîdî kelâm edebiyatında önemli yansımaları olmuştur. Mâturîdî kelâm eserlerinin içeriğine ait pek çok tartışmayı bu şerhine taşıyan Menkûbers, özellikle muhalifleriyle giriştiği tartışmalar ve onlara yönelik sert üslubuyla dikkat çekmektedir.
Ehl-i Ehva olarak nitelediği kitleler dışında Hanbelîler ve özellikle de Eş‘arîlere yönelttiği eleştirileri ile dikkat çeken en-Nûru’l-Lâmiʻ, büyük oranda Nesefî’nin Tabsıratu’l-Edille’sine dayanmaktadır. Bu bağlamda Menkûbers, sıfatlar, tahkiki iman, nübüvvet, hikmet gibi konularda klasik Mâturîdî söylemi tekrarlamakta ve bu söylemin kurucu babalarını takdir etmektedir. Menkûbers’in özellikle en-Nûru’l-Lâmiʻi, Mâturîdî geleneği aktarması açısından oldukça önemlidir. Tümüyle Horasan-Maveraünnehir bölgesindeki Hanefî geleneğe yaslanan müellif, kendisinden sonraki el-Akîde şerhlerine de kaynaklık yapmış; Hanefî-Mâturîdîlere ait kelâmî geleneğin Bağdat bölgesindeki önemli bir taşıyıcısı olmuştur.
Menkûbers, imanın esaslarını sıralarken Ebû Hanîfe’nin el-Âlim ve’l-Müteallim adlı eserini referans almakta ve daha sonra “İmamu’l-Hüdâ Mâturîdî ve onun yolundan gidenler” ifadesini kullanmaktadır. Bu ifadeden anlaşılacağı üzere Menkûbers ve fikirdaşları kanalıyla Mâturîdîlik, bu yıllarda artık sistemli bir ekol halinde kendisini ilim merkezlerinde kabul ettirmiş durumdadır.
Mâturîdî karşıtı görüşlerle yüzleşmekten çekinmeyen ve meseleleri olabildiğine derinlemesine ele almaya çalışan Menkûbers’in, özellikle Eşʻarî-Şafiîlerle polemiğe girmesi ve Mâturîdî’nin Ehl-i Sünnet savunusunu Ebû’l-Hasan Eşʻarî’den (ö. 324/935) daha önce ve daha köklü bir gelenekle Ebû Hanîfe’ye dayandırmaya çalışması, başta tekvîn olmak üzere kimi meselelerde Mâturîdîlere yöneltilen eleştirilere cevap için de zemin teşkil etmiştir. Her satırıyla Eşʻarîlerin, Mâturîdîlerin tekvîn anlayışına yönelik eleştirilerine cevap verdiği görülen Menkûbers’in, sıfatlara ilişkin bahsi diğerlerine göre daha geniş tutmasının, Eşʻarîlerle tekvîn üzerinden yaşanan polemikle yakından ilişkisi vardır. Nitekim Menkûbers, Maveraünnehir bölgesinde Eşʻarîlerle Mâturîdîlerin ilk karşılaşmasının ateşli tartışma konusu olan tekvin polemiğini olduğu gibi şerhine taşımıştır. Bir yandan Muʻtezileyle öte yandan Eşʻarîlerle sıfatlar konusunda tartışan Menkûbers’in kendilerine yapılan “türedi” ithamına karşılık selefe dayandırdığı fiilî sıfatların ezelî olduğu fikrinin sadece Ebû Hanîfe’nin takipçileri tarafından değil, sûfîlerin çoğunluğu tarafından da kabul edildiğini ifade etmesi kendilerine yöneltilen eleştirilere karşı yaslandığı sosyal zemini genişletme amacı taşıdığı muhakkaktır.
Mâturîdî’nin önder konumunu Nesefî’den olduğu gibi almakla yetinmeyen Menkûbers, onun Muʻtezile’ye karşı etkin mücadelesinden dolayı Muʻtezile’nin Ehl-i Sünnet’i onunla isimlendirdiklerini, akaid ve usulde Ebû Hanîfe yolunun takipçilerini Mâturîdî’ye nispet ettiklerini ve sırf onun faaliyetlerine duydukları öfkeden dolayı da onun takipçilerine, küçümsemeyle “o Mâturîdîler” dediklerini naklederek aslında Mâturîdî’nin o merkezî konumunu belirtmekle yetinmeyip bölgedeki Hanefîlerin artık Mâturîdî’ye nispetle anıldıklarına dair de önemli bir veri sunmaktadır. Müellifin bir kısım kabuller etrafında kimlik oluşturmayı amaçlayan bu satırlarının özellikle bazı meselelerde Ebû Hanîfe ve takipçilerine yöneltilen ithamlara karşı savunma çabasıyla ilişkili olduğu açıktır.
Kendisinden sonraki el-Akîde şerhlerine önemli etkisi olan en-Nûru’l-Lâmiʻ kanaatimizce sadece Mâturîdî geleneği temsil açısından değil bu geleneği Bağdat gibi Batı bölgelerine taşıması itibariyle de önemlidir. Kaynakları açısından oldukça sınırlı olmakla birlikte Hanefî-Mâturîdî kelâm geleneğini genişçe aktarması bu esere, Mâturîdî düşünce geleneğinde önemli bir konum kazandırmıştır.
Ancak böyle geniş bir kitleye dayanmasına rağmen Menkûbers’in bütünüyle öne çıkarıp lider pozisyonunda kendisine atıf yaptığı isim Mâturîdî’dir. Yukarıda söz konusu edilen Ebû Hanîfe’den Mâturîdî’ye uzanan silsileyi övgü dolu ifadelerle vermekle birlikte Menkûbers için bu silsilenin en önde geleni ve hatta bunlardan hiçbiri olmasa bile tek başına yeterli olan ismi Mâturîdî’den başkası değildir. Hal böyle olsa ve döneminin siyaset ve sosyolojisi bunu icap ettirse de onun mezhebî vurguları öne çıkarmış olması hem sonrakiler açısından olumsuz örnekleme hem de bugünkü bağlam açısından antropolojik bir veri olarak görülmeyi gerektirmektedir.
Kaynakça
Ebû Muhammed Muhyiddin el-Kureşî, el-Cevâhiru'l-Mudıyye fî Tabakati'l-Hanefiyye, thk. Abdulfettah Muhammed el-Hulv, 2. bsk., (Cizre: Hicr li't-Tıbaa ve'n-Neşr, 1993/1413), 1/462-463, 4/440.
Erdoğan Mürsel, Maturidiliğin Anadolu'ya Gelişi, Ankara Üniversitesi, Yüksek Lisans Tezi, 2006.
İhsan Timür, Tahavi'nin Akide Şerhlerinde İtikadi Farklılaşmalar, Ankara Üniversitesi, Doktora Tezi, 2016.
İbn Kutluboğa, Tacu't-Teracim, thk. M. H. Ramazan Yusuf, (Dımaşk: Dâru'l-Kalem, 1992), 143-144.
Mehmet Kalaycı, Tarihsel Süreçte Eşarilik Maturidilik İlişkisi, Ankara Üniversitesi, Doktora Tezi, 2011.
Mustafa Akman, “Menkûbers b. Yalınkılıç (1254)”, Mâtürîdî Öncüler: Mâtürîdî Kelam Düşüncesinin Kurucuları ve Meşhur Âlimleri, Editör: Özden Kanter, 1. Bsk., (İstanbul: Kitâbî Yayınları, 2023), 120-124.
Mustafa Akman, Mezhepler Tarihinin Klasik Kaynakları: İçerik ve Özellikleri, İstanbul: Ensar Neşriyat, 2019.
Recep Tuzcu, “Menkubers b. Yalçınkılıç Abdullah et-Türkî’nin (ö.652/1254) ve İslam İnanç Felsefesini Temellendirmede Hadisleri Kullanımı ve Yorumu”, VI. Uluslararası Şeyh Şa’ban-ı Velî Sempozyumu -Yesevîlik-, 23-25 Kasım, (2018), 99-112.
Recep Tuzcu, “XIII. Asırda İmam Matürîdî Düşüncesinin Ortadoğu ve Anadolu’da Tesiri”, Buhara’dan Konya’ya İrfan Mirası ve XIII. Y.Y. Medeniyet Merkezi Konya, (2020), I/67-88.

