Bosnalı Âlim Hasan Kâfî Akhisârî
Haksöz Dergisi Sayı: 405

Hayatı ve İlmî Kişiliği

Osmanlı âlimi Hasan Kâfî Akhisârî (حسن كافي الآقحصاري البوسنوي), 1544’te Bosna-Hersek’teki Akhisâr kasabasında doğdu. Aynı zamanda Zi‘bî ve Bosnevî nisbeleriyle de anılan müellif, Bosna-Hersek’te Hasan Kafija Pruščak adıyla tanınmıştır. Arnavutluk’tan göç edip Akhisâr’ın Zi‘b köyüne yerleşen Büyük dedesi Yakub’un, Sultan Fâtih döneminde Bosna’ya gerçekleşen seferden sonra 100 yaşlarındayken İslâm'ı kabul ettiği ve ailenin bir kısmının sonraki dönemlerde Akhisâr’a göç ettiği, Akhisârî’nin de burada doğduğu rivayet edilir. Bursalı Mehmed Tâhir (1861-1925), onun “Kâfî” mahlasını, Kâf ilmindeki mahareti veya Cemâleddin İbnu’l-Hâcib’in (ö. 1492) el-Kâfiye’sine yazdığı şerh sebebiyle aldığını belirtmiştir.

Akhisârî, Nizâmu’l-Ulemâ ilâ Hâtemi’l-Enbiyâ’sında verdiği bilgiye göre öğrenim hayatına on iki yaşında iken Akhisâr’da başladı. 1566 yılında İstanbul’a giderek dokuz yıl kadar medresede okudu. 1575’te medrese tahsilini tamamlayıp Akhisâr’a dönerek bir süre öğretim ve telifle meşgul oldu; Risâle fî Tahkīki Lafzı Çelebî ve el-Kâfî adlı kitaplarını bu dönemde kaleme aldı. Osmanlı İmparatorluğunun, Bosna ve çevresinde Bayramî-Melâmî tarikatına mensup Sûfî Hamza Bâlî (ö.1573?) mensuplarına karşı yürüttüğü takibat sırasında Bosna’ya kadı olarak (1578) tayin edildi. Akhisârî, 1594’e kadar yürüttüğü kadılığını, bölgede çıkan karışıklıklar sebebiyle terk edip Akhisâr’a döndü.

Arapça yazıp III. Mehmed’e (ö. 1012/1603) takdim ettiği Usûlu’l-Hikem adlı eserini 1596’da bazı devlet ricâline sunduğunda kendisine, eseri Türkçeye çevirip şerh etmesi tavsiye edilen Akhisârî, eserin açıklamalı tercümesini yaptı. Bu kitabı sebebiyle padişahın iltifatına mazhar olan Akhisârî’ye, bu vesileyle o bölgedeki talebeye ders okutması şartıyla Akhisâr kadılığı tevcih edildi.

Akhisârî’nin hayatının bundan sonraki dönemi hakkındaki bilgiler yetersizdir. Estergon Kalesi muhasarasında bulunduğu ve bu yıllarda da eser telifini sürdürdüğü, hatta Nûru’l-Yakīn adlı kitabını Mehmed Paşa’ya ithaf ettiği kaydedilmektedir. Osmanlı-Habsburg mücadelesinin sona ermesinin (1606) ardından büyük bir ihtimalle Akhisâr’a dönen Akhisârî bundan sonraki yıllarını eser yazıp ders okutmakla geçirmiştir. Nizâmu’l-Ulemâ adlı eserinin muhtemelen bir öğrencisi tarafından istinsah edilen nüshasında 1615 tarihinde vefat ettiği kaydedilmiştir. Akhisâr’da yaptırdığı caminin yanına defnedilen Akhisârî’nin kabri bugün de ziyarete açık bulunmaktadır.

Manisa/Akhisâr’da 1937 yılında Akhisârî adına bir kültür merkezi kurulmuş, ancak II. Dünya Savaşı’ndan sonra faaliyetleri yasaklanmıştır. Akhisârî’nin hayatı ve eserleri, 1995’ten itibaren Bosna-Hersek Devleti’nin resmî eğitim programına alınmış ve lise ders kitaplarında okutulmaya başlanmıştır. Akhisârî’nin Akhisâr’da bir cami, medrese, tekke, han, sıbyan mektebi, çeşme yaptırdığı ve bunlar için vakıflar tahsis ettiği belirtilmiştir. Evliya Çelebi tekkenin Halvetiyye tarikatına ait olduğunu belirtmiştir. Camide bulunan levhalardaki imzadan ise Akhisârî’nin hat sanatıyla da meşgul olduğu anlaşılmaktadır.

Eserleri ve Hakkındaki Çalışmalar

Akhisârî Arapça olarak dil, mantık, kelâm, fıkıh, biyografi ve siyaset alanlarında 18 eser kaleme almıştır. Bu eserlerin bir kısmı Bosna-Hersek’te yakın zamanlarda Boşnakçaya tercüme edilmiştir. Bu eserlerden bazıları şunlardır:

Kelâm: 1. Ravzâtu’l-Cennât fî Usûli’l-İʿtikādât (روضات الجنات في أصول الإعتقادات). Akaide dair konuları ihtiva eden eseri Mahmud Esad Türkçeye çevirmiştir. 2. Ezhâru’r-Ravzât fî Şerhi Ravzâti’l-Cennât (أزهار الروضات في شرح روضات الجنات). 3. Nûru’l-Yakīn fî Usûli’d-Dîn (نور اليقين في أصول الدين). Eser, Tahâvî’nin (ö. 321/933) Risâle fî Usûli’d-Dîn (رسالة في أصول الدين) adlı kitabının şerhidir.

Dil: 1. Risâle fî Tahkīki Lafzı Çelebî ve el-Kâfî (رسالة في تحقيق لفظ جلبي والكافي). 2. Temhîsu’t-Telhîs fî İlmi’l-Belâğa (تمحيص التلخيص في علم البلاغة).

Mantık: 1. Muhtasaru’l-Kâfî mine’l-Mantık (مختصر الكافي من المنطق). 2. Şerhu Muhtasari’l-Kâfî mine’l-Mantık (شرح محتصر الكافي من المنطق).

Fıkıh: 1. Semtu’l-Vusûl ilâ İlmi’l-Usûl (سمت الوصول إلى علم الأصول). 2. Seyfu’l-Kudât fi’t-Taʿzîr (سيف القضاة في التعزير). 3. Hadîkatu’s-Sılât fî Şerhi Muhtasari’s-Salât (حديقة الصلاة في شرح مختصر الصلاة). 4. Risâle fî Hâşiyeti Kitâbi’d-Daʿvâ li-Sadrişşerîʿa (رسالة في حاشية كتاب الدعوى لصدر الشريعة).

Biyografi: Nizâmu’l-Ulemâ ilâ Hâtemi’l-Enbiyâ (نظام العلماء إلى حاتم الأنبياء). Müellif 1600’de tamamladığı bu eserinde, Hz. Peygamber’in sîretini anlattıktan sonra Ebû Hanife’den itibaren kendi hocası Hacı Efendi Kara Yılan’a kadarki meşhur Hanefî fakihlerinin biyografilerini kısaca zikretmiş, son kısmında da kendisinin ve meşhur üç öğrencisinin biyografilerini vermiştir.

Siyaset: Usûlu’l-Hikem fî Nizâmi’l-Âlem (أصول الحكم في نظام العالم). Akhisârî’nin devlet düzeni hakkında kaleme aldığı bu kitabı eserleri içinde en tanınmış olanıdır. Müellif eseri 1596’da önce Arapça olarak kaleme almış, bir yıl sonra da Türkçe açıklamalı tercümesini yapmıştır.1

Düşünceleri ve Değerlendirme

XVI. yüzyılın son çeyreğinden itibaren Osmanlı’da geri kalmışlığın fark edilmesiyle birlikte, Batı’nın üstün kültürüyle geri kalmış bir kültürün temasının görülmeye başlandığı bilinmektedir. İmparatorluğun en batı kısmında yaşayan ve dolayısıyla Batı’nın göbeğinde, onlarla daha sıcak ilişkiler içerisinde olan Akhisârî’nin bunu daha erken ve derinden hissetmiş olması doğaldır. Akhisârî dâhil, bazı Osmanlı entelektüelleri, bu durumu inceleyerek yazdıkları siyasetnâme, sefaretnâme, seyahatnâme ve layihalarla yorumlamaya çalışmışlardır. Batı’daki gündelik hayat, teknolojik ve bilimsel gelişmeler ile devlet sistemi, bunları yazan entelektüellerin ilgilendiği konular olmuştur. “Batı Bilgisi”nin Osmanlı’ya girişinin farklı yansımalarını ve Osmanlı modernleşmesini anlayabilmek adına bu metinlerin tematik analizlerinin özel bir önemi vardır.

Akhisârî’nin 1590’lı yıllarda yazdığı Usûlu’l-Hikem fî Nizâmi’l-Âlem adlı eseri bu süreçteki ilk siyasetnâme metinlerinden biridir. Batı’nın üstün yanlarının görülmesinin verdiği bir şaşkınlığı da içeren Usûlu’l-Hikem, onun diğer dinî sahalardaki eser ve tercihlerinden çok daha alaka görmüş, ona haklı bir şöhret kazandırmıştır. Müellif, siyasetname türü eserin telif sebebini, Osmanlı İmparatorluğu’nda 1572 yılından itibaren birbiri ardınca meydana gelen felâketlerin, başarısızlıkların ve karışıklıkların ortaya çıkmasının sebeplerini tespit ederek bunlara çare bulmak şeklinde açıklamaktadır. Şu da var ki eserde üstünlük psikolojisinden henüz kopulmadığı, dolayısıyla da bir korku ile ümidin beraber yürüdüğü anlaşılmaktadır.

Akhisârî, Usûlu’l-Hikem’de ülkedeki sıkıntıları ortaya koyarken temelde üç konuya dikkat çekmiştir. Bunlar, Osmanlı ve Batı mukayesesi yapılarak “adaletin ihmal ve tekâsülü”, “müşaverede dahi re’y ve tedbirde terk-i vâki olup ihmal olunduğu” ve “asker tedarikinde ve tedbirinde terk ve ihmal”dir. Akhisârî böylece oldukça erken bir dönemde kendisinden sonra çok söz edilecek birçok konuya vurguda bulunmuş olmaktadır. Akhisârî’nin Batı etkisine dair yaptığı bu tespitleri son derece önemlidir. Bundan olacak ki eser daha o dönemde çok ilgi görmüş; çeşitli baskılarının yanı sıra muhtelif dillere de çevrilmiştir.

Başka bir ifadeyle devrinin diğer bazı müellifleri gibi imparatorluğun içine düştüğü durumdan memnun olmayan Akhisârî’ye göre adalet bozulmuş, idarede ihmal ve suistimaller meydana gelmiş, dürüst ve işinin ehli olmayan kimseler çeşitli görevlere getirilmiştir. Devlet adamları ulemanın görüşlerine itibar etmez olmuş, askerî alanda özellikle savaş aletlerinin kullanılmasında ihmalkâr davranılmış, rüşvet yaygınlaşmıştır. Akhisârî’nin en dikkat çekici tespiti, yeni savaş teknikleri ve silâhların ortaya çıkışı ile Avrupa’nın üstünlük kazanması ve Osmanlı askerlerinin buna uyum sağlayamamasıdır. Bir başka konu, eski sınıflandırmaya uyularak Osmanlı toplumunun, padişah ve idareciler, ulema, ziraat erbabı/reâyâ, zanaat ve ticaret ehli şeklinde dört gruba ayrılmasıdır. Akhisârî, bunların dışında kalanların da bu sınıflardan birine girmesi gerektiğini söyler. Diğer önemli bir husus da müellifin savaş ve barış hakkındaki görüşleridir. Savaş acı ve zordur, barış ise emniyet ve rahatlık sağlar; barış isteyen bir milletle savaş yapmak büyük hatadır; ahdi bozmak da hata olduğu gibi büyük bir günahtır. Akhisârî’nin bu ısrarlı barış vurgusu, döneminde çokça yapılan fetih hareketlerine karşı bir söylem midir, bilinmez lakin ihtiva ettiği konular, meselelere yaklaşımı ve değerlendirmeleri bakımından dikkat çeken bu risâle hakkında ulusal ve uluslararası arenada çok sayıda çalışmaya konu olduğu bilinmektedir.

Mezhepler Tarihindeki Yeri

Balkanlardaki Müslüman nüfus İslâm dinini kabul ettiğinde bu kabul ile fıkıhta Hanefî, akaidde ise Mâturîdî mezhebine tâbi olmuştur. Zira Osmanlı’nın resmî mezhepleri bunlardı. Bundan olacak ki İslâm âleminde bu iki mezhebin birlikte kabulü, Türk kültür kuşağına aidiyetin alameti kabul edilmektedir. Bu açıdan Akhisârî’nin Nizâmu’l-Ulemâ ilâ Hâtemi’l-Enbiyâ çalışması sadece Akhisârî’nin kendi silsilesi hakkında bilgi vermez, fakat aynı zamanda İslâm fıkhının ve özellikle Hanefîliğin yayılışının bir resmini de sunmuş olmaktadır. Bu nedenle adı geçen eser, Hanefî-Mâturîdî mezhebinin Balkanlara ulaşma yolları hakkında bir rehber niteliğindedir. Nizâmu’l-Ulemâ’da otuz adet biyografi yer almaktadır. Bu biyografilerden yirmi dokuzuncusu Akhisârî’nin, yirmi sekizinci biyografi Akhisârî’nin hocası Kara Yılan’a aittir. Silsilenin ilk halkası ise Hz. Muhammed’dir. Muhammed (s) ile başlayan silsilesi aynı zamanda Hanefî mezhebinin mevsukiyetinin de alameti sayılmıştır.

Akhisârî’nin silsilesinde Bursa, İznik, Edirne ve İstanbullu âlimlerin de bulunmasının temel sebebi Hanefîliğin Osmanlı ile beraber Batı’ya doğru ilerlemesidir. Bu dönemde İstanbul, ünlü medreseleri ile Balkan Müslümanları için yeni bir kültürel destinasyon oldu. Yeni ilim merkezlerine ilim tahsili için gelenlerden biri de Bosna’nın üçüncü kuşak Müslümanlarından, silsilemizdeki yirmi dokuzuncu biyografinin sahibi Akhisârî’dir. Akhisârî’nin öğrencilerinin kaydının da bulunması, silsilenin açık ucuna da işaret etmektedir. Zira Akhisârî’nin silsilesi, müteakip yüzyıllarda yazılan icazetname ve yazma eserlerin derkenar notlarından görebildiğimiz kadarıyla devam etmiştir. Buna göre Akhisârî’nin silsilesinin tarihî ve coğrafi analizi ile, Hanefî ekolünün yorumu üzerinden ilerleyen bir İslâmî ilim geleneği ve mezhep takibinin Bosna’ya doğru çizdiği bir rota söz konusudur. Akhisârî işte bu kültür havzasında ve bu havzanın biçimlediği bir zihin yapısına sahip olarak hayat sürmüştür.

Ravzâtu’l-Cennât fî Usûli’l-İʿtikādât adlı eserinde iman ve İslam kavramları üzerinde hususen duran Akhisârî’ye göre ameller imanın hakikatine dâhil değildir. Nitekim Ebû Hanife (ö. 767) ve İmâm Ebû Mansûr Mâturîdî (ö. 944) de bu kanaattedir. “Bu görüşe ikrar ve ameli imanın hakikatinden bilip imanın artıp eksilmesini de caiz görenler muhalefet etmiştir. Tabii ki bunlara karşı Mâturîdîlerin de aklî ve naklî itirazları vardır.” vurgusu yapan müellifimiz Ebû Hanife ve Mâturîdî'nin görüşlerini ön plana çıkararak mezhebî tercihini yapmaktadır. Bu manada Akhisârî, Mâturîdî gibi iman ve İslâm için âdem, insan ve adam kelimelerinde de olduğu gibi lafızlar farklı ama mana bakımından ikisinin de aynı anlama geldiğini savunmaktadır. Tahkik derecesine geçmeyerek taklidî iman seviyesinde kalan birinin imanı ile alakalı olarak eserinde çeşitli değerlendirmelerde bulunan Akhisârî’ye göre mukallit her ne kadar imanını tahkik etmemekten dolayı günahkâr olsa da imanı sahihtir. Bu görüşüyle o, Mâturîdîlere benzer bir görüşü savunarak Mâturîdî mezhebine bağlılığını ortaya koymuş olmaktadır.

Akhisârî'nin, imanda en küçük bir şüphe ve tereddüdün olmaması gerektiğine dair dile getirdiği görüşü de tamamen Mâturîdîlerinkine uygundur. Onlara göre imanda bir şeyi istisna şüpheyi gerektirir, imanda şüphe ise kişiyi kâfir yapar. Akhisârî, avamın imanıyla alakalı olarak da bazı hususlara değinmiştir. Ancak diğer konulara nazaran meseleyi yüzeysel bir değinmeyle geçiştirerek bu konuda Mâturîdî çizgisinde vurgulanan avamın imanının sahih olduğunda icma ettiklerine vurgu yapmakla yetinmiştir. Keza Akhisârî'nin selbî sıfatlardan bahsederken Vahdaniyet sıfatı üzerinde daha çok durmuş olması, Mâturîdî'nin Kitabu't-Tevhid’deki yaklaşımı ile paralellik arz etmektedir. Yine subûtî sıfatlardan bahsederken özellikle Kelâm sıfatı üzerinde yoğunlaşan Akhisârî, Mâturîdî'nin adı geçen eserinde kullandığı aklî delile uygun bir şekilde değerlendirmelerde bulunmaktadır.

Akhisârî, eserinde Mâturîdî söyleme uyarak nebîlerin ve iyi insanların şefaatinin sabit olduğunu savunmaktadır. Nitekim Mâturîdî kelamcısı Nûreddîn es-Sâbûnî (ö. 580/1184), Muʻtezile'nin aksine şefaati mümkün görür. Allah'ın vasıtasız bir şekilde affedebileceğini caiz gören bu Mâturîdî anlayışı aktaran Sâbûnî, Allah vasıtasız şekilde affedebiliyorsa nebîlerin ve hayırlı kimselerin şefaatiyle affetmesinin öncelikle kabul edilmesi gerektiğini vurgular.

Mâturîdîlere göre insanlara ait fiillerin aslı Allah'ın kudretiyle; iman-küfür, itaat-isyan, hayır-şer gibi vasıfları ise insan kudretiyle meydana gelir. Bu sebeple fiili yaratan Allah, kesbedip yapan ise insandır. Akhisârî de efʻal-ı ibad'ı işlerken, kulların fiillerinin hepsinin Allah'ın yaratmasıyla olduğunu söyleyerek bir başlangıç yapmakta ve fiiller, kulların ihtiyarına ve iradesine dayanıyorsa ceza veya sevap verilmesi de ilahî adaletin gereğidir, demektedir. Dolayısıyla yaratıcı ve kesbedenin olduğu bir ortamda, makdur olan bir şey iki farklı kadirin (أمر بين أمرين)2 etkisiyle ortaya çıkmaktadır, diyerek meşhur Mâturîdî söylemi dillendirmiş olmaktadır.

Akhisârî’nin, bazen Ehl-i Sünnet’in genel söylemi doğrultusunda Eş‘arî-Mâturîdî çizgiyi mezceden bir söyleme sahip olduğu görülse de onun bunu sadece kelâm ekolleri açısından genel değerlendirmelerde yaptığı ortadadır. Özelde ise Hanefî-Mâturîdî mezhebini benimsemesinden mütevellit Ravzâtu’l-Cennât’ta Ebû Hanife ve Mâturîdî'nin görüşlerini öne çıkarma eğiliminde olduğu izahtan varestedir. Bu çalışmasında nübûvvet bağlamında kadın, köle ve yalancılardan peygamber olmayacağını belirten Akhisârî, peygamberin erkek olmasını şart koşarak Mâturîdî çizgide devam ettiğini göstermiş olmaktadır.

Buna göre bir kelamcı olarak Akhisârî, konuya dair Ravzâtu’l-Cennât gibi yazdığı eserleri ve aldığı kadılık, müderrislik gibi pozisyonlarıyla Hanefî-Mâturîdîliğin Bosna'da yayılmasına katkıda bulunması ile önemli bir payeye sahip olmuş biridir. O, Hanefî-Mâturîdî mezhep çizgisinde yetişen bir şahsiyet olmaktan mıdır bilinmez ancak bu ekolün görüşlerini benimsemesinden dolayı bu eserinde genelde Ebû Hanife ve Mâturîdî’nin kanaatlerini bazen rü’yetullah, kerâmet, imâmet, kabir azabı, büyük günah, ecel, rızık meselelerindeki gibi satır aralarında bazen de açıkça tercihini ifade ederek öne çıkarmıştır. Her ne kadar kelâmî problemlerde genel değerlendirmeler yapmış gibi görünse de bunun pek de öyle olmadığı anlaşılmaktadır.

Şüphesiz Akhisârî’nin Batı’daki vaziyete bakarak saltanat yönetiminin siyasî ve içtmaî yönden problematik taraflarını tespiti ve bunu bir eserle ilgili yerlere iletmesi önemli olmakla birlikte kendisini bir mezhep çemberine hapsetmesi de o kadar sorunludur. Onun gibi bir kafanın böylesi bir yer bildiriminden ziyade daha bireysel bir tefekkürle varacağı farklı itikadî sonuçlar olabilirdi. O, muhtemelen zihninde saltanata bağlılığın ideolojik veçheye bürünmesi sonucu sözgelimi şefaat, insan fiilleri (efʻal-ı ibad) vs. konularda devlet politikasının gölgesinde kalmış ve farklı bir kanaate sahip olamamıştır. Hâlbuki ilim ehlinin tefekkürünü resmî vazifesinden ayırt etmesini bilmesi gerektir.


1- Öte yandan İSAM İlahiyat Makaleleri Veri Tabanında Akhisârî hakkında yazılmış 9 adet makale bulunmaktadır. Bu makalelerin isimleri şöyledir: Rıdvan Bayer, “Hasan Kâfi Akhisarî’nin Hayatı ve Siyasetname Alanı ile İlgili Usûlü’l-Hikem Fî Nizâmi’l-Alem Adlı Eseri Üzerine Bir Değerlendirme”; Fikret Karcic, “Hanefi Mezhebi Bosna’ya Nasıl Geldi? Hasan Kafi Akhisari’nin Silsilesi Üzerine Bir Yorum”; Samer Alamaireh, “Hasan Kâfî Akhisarî el-Bosnevî ve Ravzâtu’l-Cennât fî Usûli’l-İtikâdât Adlı Eseri”; Mustafa Necip Yılmaz, “Osmanlı’da Siyasi Düşünce ve Hasan Kâfi Akhisâri”; Ali Rıza Şahin, “Hasan Kâfî Akhisarî’nin Kâfî İsimli Mantık Eserinin Tahkiki Tercümesi ve Değerlendirmesi”; Coşkun Yılmaz, “Hasan Kâfî el-Akhisarî'nin Yönetim Düşüncesi”; Abdylkader Durguti, “Hasan Kâfî Akhisarî'nin Nizâmü'l-'Ulemâ ilâ Hâtemi'l-Enbiyâ Adlı Eseri Bağlamında Balkanlarda Hanefî ve Mâtürîdî Anlayışın Yayılma Süreci”; Husain Aswad, “Religious, Political and Literary Works of Hasan Kafi Al-Akhisari Al-Bosnavi (Death 1025 H)” (İngilizce); Mustafa Akman, “Hasan Kâfî Akhisârî (1615)”. Ayrıca Mustafa Sarıbıyık, “Hasan Kâfi Akhisâri'nin Usûlü'l-Hikem fi Nizâmi'l-Âlem Adlı Eseri Üzerinde Bir Tetkik” adıyla 1989’da Selçuk Üniversitesinde yüksek lisans tezi hazırlamıştır.

2- İhtiyar ve cebr söyleminde, ‘el emru beyne’l emreyn’ ilkesine; yani insanın fiillerinde mecbur olmadığı aynı zamanda bütün işlerinde kendi başına bırakıldığı düşüncelerinin her ikisinin de bâtıl olduğu, gerçeğin bu iki görüşün arasında bir yerde olduğuna inanmak. La cebre ve la tefviz bel emrun beyne lemreyn / ne cebr ne de tefviz, emr, bu ikisinin ortasıdır. Buna göre insan bir yönüyle hür, diğer yönüyle mecbur bir varlıktır. Başka bir ifadeyle insan, hürriyet ile mecburiyeti bünyesinde toplamakta, bu yüzden sorumlu da tutulmaktadır. Zira akıl ve irâde sahibi olarak ahsen-i takvim üzere yaratılması, başıboş bırakılmamasını gerektirmektedir. Burada ilâhî irâde, insan irâdesine bağlı olarak tecellî etmektedir. Aslında bu, Allah’ın insana hürriyet verdiği alanda kendi irâdesine sınır koyduğunun üstü kapalı bir ifadesidir. Bkz. Mustafa Akman, “Kelâmî Perspektifle Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır”, Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi, X/50, (2017), 857.

Kaynakça

Akman, Mustafa, Mezhepler Tarihinin Klasik Kaynakları: İçerik ve Özellikleri, İstanbul: Ensar Neşriyat, 2019.

Akman, Mustafa, “Hasan Kâfî Akhisârî (1615)”, Mâtürîdî Öncüler: Mâtürîdî Kelam Düşüncesinin Kurucuları ve Meşhur Âlimleri, editör: Özden Kanter, 1. Bsk., (İstanbul: Kitâbî Yayınları, 2023), 224-228.

Alamaireh, Samer, “Hasan Kâfî Akhisarî el-Bosnevî ve Ravzâtu’l-Cennât fî Usûli’l-İtikâdât Adlı Eseri”, İslâmî İlimler Dergisi, XIII/2, (2018), 295-319.

Aruçi, Muhammed, “Hasan Kâfî Akhisârî”, (İstanbul: TDV İslâm Ansiklopedisi, 1997), 16/326-329.

Bursalı Mehmed Tâhir Efendi, Osmanlı Müellifleri, Hzr: A. Fikri Yavuz, İsmail Özen, (İstanbul: Meral Yayınevi, [t.y.]) 1/324-325.

Durguti, Abdylkader, “Hasan Kâfî Akhisarî'nin Nizâmü'l-'Ulemâ ilâ Hâtemi'l-Enbiyâ Adlı Eseri Bağlamında Balkanlarda Hanefî ve Mâtürîdî Anlayışın Yayılma Süreci”, İslâm Düşüncesinde Eleştiri Kültürü ve Tahammül Ahlâkı-IV (Modern Dönem): Milletlerarası Tartışmalı İlmî Toplantı, 7-8 Ekim (Muş, 2022), 553-562.

Karcic, Fikret, “Hanefi Mezhebi Bosna’ya Nasıl Geldi?: Hasan Kafi Akhisari’nin Silsilesi Üzerine Bir Yorum”, Sahn-ı Semân’dan Dârülfünûn’a Osmanlı’da İlim ve Fikir Dünyası, Alimler, Müesseseler ve Fikri Eseler XVI. Yüzyıl, (2017), 105-113.

Kâtib Çelebi, Fezleke [Osmanlı Tarihi (1000-1065/1591-1655)] I, hzr. Zeynep Aycibin, İstanbul: Çamlıca Basım Yayın, 2016.

Ölmez, Adem, “Batıyı Anlatan İlk Osmanlı Metinlerinde “Batı Bilgisi”nin Yorumlanışı”, Osmanlı Medeniyeti Araştırmaları Dergisi OSMED, 6/11, (2020), 170-183.

Sarıbıyık, Mustafa, Kâfî Akhisâri'nin “Usûlü'l-Hikem Fî Nizâmi'l-Âlem” adlı eseri üzerinde bir tetkik, Selçuk Üniversitesi, Yüksek Lisans Tezi, 1989.

Mustafa Akman Arşivi