Merhaleci Mücadele ve HAMAS
Haksöz Dergisi Sayı: 400 - Temmuz 2024

Sene 2013. Arap devrimlerinin ikinci yılı. 45 kişilik “Ulustan Ümmete Gezi ve Diyalog Grubu” ile Tunus’tayız. Arap intifadalarından ilkini oluşturan Tunus Devrimi hakkında bilgi almak üzere Nahda Teşkilatlanma Başkanı Amr el-Ureyd ile konuşuyoruz. El-Ureyd mücadelede sünnetullah algılarına uygun merhale anlayışlarını bizlere şöyle özetliyor:

Biz Tunus’taki Zeynel Abidin bin Ali diktatörlüğüne karşı potansiyel kitle gücümüzle beraber sosyalist ve bazı milliyetçi gruplarla birlikte bir devrim yaptık ve diktatörlük yönetimini devirdik. Devrimin fonksiyonu, istenmeyen iktidarı yıkmakla sınırlıdır; bu ibadi eylemimiz emellerimiz istikametinde yürüyüşümüze bir serbestî imkânı sağlamıştır. Devrim her şey demek değildir, sadece idealler istikametinde bir merhaledir. Devrim ile sadece bir totaliter yönetimi yıkmış olduk. Biz zorba olmadığımız için bundan sonra da her siyasi fikir bloğunun seçimlerde halktan aldığı oy oranında yürütme ve yasama organlarında temsil edilecekleri görüşündeyiz. Bizim için asıl zor olan bundan sonrasıdır. Tunus 1881 yılında Fransa tarafından işgal edildi; Fransızlar 1956 yılında fiilî işgallerine son verirken geride İslami aidiyetleri dejenere edilmiş ve Avrupa hayranı Frankofon bir toplum bıraktılar. Devrimle birlikte ülkede kısmen bir normalleşme sağlandı. Asıl mücadele bundan sonra başlayacak. İslam’dan ve fıtrattan oldukça uzaklaşmış olan bu kitleyi yeniden vahiyle ve fıtratla nasıl buluşturacağız? Önümüzde merhale merhale mesafe alacağımız bir ıslah mücadelesi yükümlülüğü var. Asıl olan bu ıslah mücadelesi yolunda başarılı olabilmektir.

Frankofonlaşma veya Garplılaşma ya da yabancılaşma, zaafa düşen ümmetimizin en başta 19. yüzyıldan itibaren genellikle okumuş gençlerine arız olan ve kimlik olarak melezleşmeyi çoğaltan bir illet.

Şu anda ise Müslimun olarak hepimiz ya Asya, Avrupa ve Afrika kıtasında fiilî işgal altında veya ulus devletlerin ve ulusal rejimlerin vesayeti altında yaşıyoruz; öğrenci, işçi, işadamı veya mülteci olarak dünyanın doğusunda veya batısında, güneyinde veya kuzeyinde Batı’yı/Occident’ı temsil eden devletlerin himayesine sığınmış olarak ekmeğimizi ve dünyevi geleceğimizi kazanmaya çalışıyoruz. Bu hal, zorunlu ve öncelikli ihtiyaçlarımızın yani “zaruret-i hamse”nin icbar ettiği bir gereklilik. Yani tüm muslihler olarak ilişki dozajları değişen biçimlerde cahiliye hâkimiyetinin tebaaları pozisyonunda varlığımızı idame ettirmeye çalışıyoruz. Kulluk görevimizi; hak, adalet ve özgürlük arayışımızı İslami olmayan rejimlerin vesayeti altında tanıklaştırmak gayretindeyiz.

İşaret ettiğimiz cahilî çağın siyasi statüleri ve ulusal sınırları dışında bildiğimiz veya ulaşmak isteyip de gidemediğimiz doğal bir özgürlük alanı da yok. Ama hakikate yönelen öz gücümüze dayanan sınırlı özgürlük alanımız, şu anda açlık ve korku altında Gazze’de ölümlere, yıkımlara, ürünlerin alabildiğine tahrip edilmesine rağmen, kapitalist devletlerden ve tröstlerden oluşan dünya küfür güçlerine karşı büyük bir azimle direniş gösteren mücahid kardeşlerimizin ve onlara destek veren Gazze’nin mümin yürekli insanlarının dayanışma sürecinde yaşıyor.

Bizler de Filistinliler için, Mescid-i Aksa cihadı için kitleselleştirmeye çalıştığımız eylemlerimizle, yardımlarımızla, dualarımızla gücümüz yettiği kadarıyla çaba sarf ediyoruz. Amacımız, bir bakıma HAMAS’lı kardeşlerimizin mücadelesini kalplerimizde yaşatırken kendi şartlarımızda ve bulunduğumuz topraklarda benzeri bir yürüyüşün merhaleci mücadelesini tanıklaştırıp yeşertebilmektir. Batı’da ve Batı üniversitelerinde Gazze ve Filistin’in özgürlüğü için karşılaştıkları risklere rağmen eylemler yapan insanların aradığı da fıtri özgürlük adaletidir.

Tabiî ki müminler için; salihlik, şühedalık ve sıddıklık niyetlilerimiz için bu işgal veya cahilî vesayet rejimlerine karşı olunduğu kadar; bu rejimlerin hâkimiyet kurucu ve aldatıcı cumhuriyet, şahlık, şeyhlik, krallık, cemahiriye veya cunta sistemlerinin ifsadına karşı da çıkmak zorundayız. Böyle bir niyet ve tavır içinde olmamız da hak ve bâtıl mücadelesinin üzerimize yüklediği bir sonuçtur. Tavrını haktan, İslam’ın bütüncül algılanışından yana koyan bütün Müslimlerin geleceği hat da HAMAS’ın, İzzeddin Kassam Tugaylarının dayandığı ve beslendiği ıslah, ihya ve inşa yoludur.

İnsanları ve Müslimleri gelenekçi taklit yolundan ve özellikle çağımızda modernist akılcılık, pozitivizm, liberal bireycilik ve sınırsız özgürlük hedonizminden koruyacak olan da ilk sahabe, tâbiun, etbeu’t-tâbiîn dönemlerinden bu yana ince veya kalın hat olarak gelen İslam’ın yaşayan gücüdür. Rabbimiz, Tevbe suresinde “İyiliği emredip kötülükten alıkoyan ve Allah’ın sınırlarını (hududullahı) koruyan müminleri müjdele.” (9/112) buyuruyor.

Öncekilerin sünnetinde de nebi ve resullerin tevhidî ilkeleri yaşatan gelenekleri olduğu gibi; sapmışların, münafıkların ve melez kimliklilerin de geleneği vardır. Müfsidlerin geleneği maruf olanı ifade eden “örf” değildi ama muvahhidlerin şer’i uygulamaları Rabbimizin emrettiği “örf” idi. (A’raf, 7/199)

İslam’ın yaşayan gücü, vahyî hakikatleri esas alan, İslam’ın algılanması ve yaşanmasında Resulullah’ın (s) zamanı aşkın sahih sünnetini yeni şartlar karşısında yeniden hayatlaştırma ve yeniden ihya etme kimliği ve eylemliliğidir. Sünnet’i yeniden bütünsel olarak yani ibadi, siyasi, ekonomik, ahlaki, bedii olarak hayatlaştırmak ve şer’i çağdaş örnekliğini geliştirmek isteyen ıslah, ihya ve inşa çizgisidir. Bu çizgi İslam’ın asılları temel edinirken yorum veya değişkenlerinin çeşitliliğine basiret içinde yaklaşır. Bu çizgi içinde olmak İslam’ın yaşayan gücüne omuz vermek, kimliğimizi ve irademizi kulluk ekseninde özgürleştirmek demektir.

20. yüzyılın ilk çeyreğinden bu yana küresel cahilî kuşatmayı kırma azmi gösteren hareketler, oluşumlar, büyük aileler ve bazı öncüler öne çıktı ama bu çabalar çoğu zaman merhaleci bir inşaya dönük şura temelli kapsayıcı tahlil ve tespitlere ulaşamadı. Arzu edilen bu hedef usulî netlik, emek ve zaman istemektedir. Tunus örneğinde olduğu gibi kendini İslam’a nispet eden kitleler için tasarlanan ıslah, ihya ve inşa projesi; proje olmakla gerçekleşti demek anlamına gelmez. Ayrıca İslami sabiteleri savunanların “gayba taş atanlar” (Sebe, 34/53) gibi batinî/felsefi tasavvuf anlayışından ve mezhep taassubunun taklitçilik gelenekçiliğinden hicret etmiş ya da gelenekçiliği sorgulama adına akılcı, benmerkezci, şeytani özgürlük tezini ve kapasitesi sınırlı pozitivist bilimselciliği veya bilinemezciliği tabulaştıran modernistliğe karşı olmaları gerekir.

Tarihî süreçleri içinde zaafa düşen Muhammed ümmetinin parçalanarak uluslaştırılması vakıasını, 20. yüzyılda ilk defa “cahilî toplum” konumuna düştüğümüz uyarısıyla rahmetli Seyyid Kutup tanımladı. Ümmetimiz zaafa düşmüş, dağılmış ve ulus toplumlara bölünmüştü. Ulustan ümmete yürümek bunun için de ıslah ve inşa projesini yeniden ihya etmek gerekliydi.

Resulullah’ın ilk öncü sahabe neslini nazil olan Kur’an ayetleri ile talim ettirdiği gibi önce yeniden Kur’an neslini inşa etmek gerekiyordu. Şirkten, vehimden ve sanılardan arınmış Kur’anî bir imanı ve Muhammedî bir ameli üstlenmek gerekmekteydi. Hal ve gelecekle ilgili strateji kurmaya çalışanların, inanç-amel bütünlüğü konusunda mümkün olduğunca ihtilafa düşmemek için ilk defa dini anlama usulü yani metodoloji konusunda ortak bir eğitimden geçmeleri gerekiyordu. Bu gereklilik içinde ıslah projesine yönelenlerin eğitim, tevhidî perspektif, siyaset ve maslahat anlayışları taklitçi-gelenekçi ve akılcı-modernist yaklaşımlardan çok daha farklı, sahih ve tutarlı bir istikamet oluşturmalıydı.

29 Ağustos 1966’da idam edilen şehidimizin bu çağrısını uygulamaya koymak konusunda en güzel örnekliği 1967 işgalinden sonra Gazze’de ve Batı Şeria’da Şeyh Ahmed Yasin ve istişare heyetinin öncülüğünde ev çalışmalarıyla, mescid çalışmalarıyla Filistin İhvan’ı uygulamaya gayret etti. Çünkü onlar ilk direniş komutanı Şeyh İzzeddin Kassam dâhil “el-Menar” mecmuasını çıkartan Muhammed Reşid Rıza ile veya onun ölümünden sonra bu dergiyi 5 yıl daha çıkartmaya çalışan Hasan el-Benna ve arkadaşlarıyla fikrî ve amelî alışveriş içinde olmuşlardı. Yine onların Şeyh Ahmed Yasin gibi Mısır’da aldıkları eğitim süreçlerinin zihin atlası içinde Muhammed Ebu Zehra, Seyyid Kutup ve bu atlasın rüzgârını aldığı coğrafyalardan Ebu Âla Mevdudi ve Takiyyüddin Nebhani gibi isimler de vardı. Bu isimler ıslah ve ihya mücadele zincirinin 20. yüzyıldaki halkalarıydı.

Gazze’de Merhaleci Mücadele

Tüm engellemelere rağmen Gazze’de ıslah çizgisinin birikimine sahip çıkan şeyhler/hocalar, çalışmalar ve mescidler çoğaldıkça İslami şahsiyeti kuşanan ve cihada hazırlanan bir nesil yetişti. HAMAS’lı komutan Yahya Sinvar’ın “Diken ve Karanfil” kitabında naklettiği gibi işgal altındaki Filistin’de “kesintisiz savunma amacıyla hazırlık aşaması için şu iki kelime yıllarca tekrarlanıp durdu: eğitim ve hazırlık.” (s. 207)

Sinvar, kitabında Gazze halkının örfi alışkanlıkları, aile bağlarındaki ve kız-erkek ilişkilerindeki ahlaki nezaket; İslam’la alakalı olan bu geleneksel alışkanlıkları toplum içinde bozmak ve nesilleri ifsada alıştırmak amacıyla Siyonist rejim tarafından fahşayı yaymak amacıyla nasıl tuzaklar kurulduğunu ciddi bir saha gözlemcisi olarak anlatıyor. İslami eğitim ve dayanışma sadece fiilî mücadele için değil, Filistin Müslimlerinin güzel örfi hasletlerini ve ahlakını korumak ve geliştirmek için de gerekli bir süreçti. Sinvar’ın kitabında onun merhaleci mücadelenin cihadi eğitim boyutundan çok, ulaşılmak istenen cihadi kıtal boyutuyla ilgili olduğunu; ama zamanı geldiğinde taşıdığı zihniyetin başarı sağladığını takip ediyoruz. Lakin Sinvar ve arkadaşlarının, takip edecekleri menhecin/istikametin merhalesi hakkında da hep mescide yani HAMAS istişaresine ve otoritesine bağlı kaldıklarını okuyoruz.

Filistin gibi fiilî işgal veya ulus devletler vesayeti altında kapitalist kültür emperyalizminin etkilemeye çalıştığı yaşantımız, adeta Mekke dönemi cahiliyesinin itikadi, siyasi ve kültürel rejimini aşma mücadelesi yapan Resul ve Resul’le birlikte olan ilk Kur’an neslinin durumunu hatırlatmaktadır:

“Zaruret-i hamse” bağlamındaki zorunlu fiilî savunma dışında, ilkin “Kitab’la ders alıp veren yani Kur’an ile talimde bulunan rabbaniler” olunmalı (Âl-i İmran, 3/79) ve “usvetun hasene” olarak (Ahzab, 3/21) “azim bir ahlak üzere” olan (Kalem, 68/4) ve Aişe annemizin “Onun ahlakı Kur’an idi.” ifadesi gereğince onun ahlakıyla ahlaklanan bir olgunluğun yakalanması gerekiyordu. Bu olgunluğa ulaşanlar, Yusuf suresindeki “De ki: Bu benim yolumdur. Ben ve benimle birlikte olanlar basiret üzere Allah'a davet ederiz. Allah'ı tenzih ederim. Ben asla müşriklerden değilim.” (12/108) ayetindeki modeli meydana getirebildiler.

İşte işgale ve emperyalizme karşı silahlı direnişe hazırlığın aşamaları…

İlkin tevhidî bilinç ve İslami kimliğe hicret. Sonra yakınlara ve ulaşılabilenlere gereğince vahyî hakikatlerin tebliği ve şühedalığı. Peşinden isyankâr müşriklerin tüm değer, alışkanlık ve kurumlarına uyarı ve ikaz merhaleleri… Her aşama da karşılaşılan musibetlere karşı sabır ve yeri geldiğinde de müdahale…

Bir hareket için önce eğitsel ibadi cihad; sonra tutsağı olunan siyasi statü içinde tebliğ temelli tanıklığa dayanan sözlü ve sosyal ibadi cihad; bu olgunlaşma sürecinden sonra gerektiğinde fiilî cihad, yani kıtal... Ama okumanın ve tefekkürün, yani ana kaynağımız Kitab-ı Kerim ile kendimizi eğitmenin devamlılığı kaçınılmazdır. Âl-i İmran suresinde belirtildiği gibi “Onlar ayaktayken, otururken, yanları üstündeyken Allah’ı zikrederler (anlayarak Kur’an okur) göklerin ve yerin yaratılışını düşünürler. Derler ki: Rabbimiz! Bütün bunları anlamsız ve amaçsız yaratmadın. Sen çok yücesin. Bizi ateşin azabından koru.” (3/191)

Tabiî ki zalim muhataplara ve içinde bulunulan ideolojik siyasi statüye göre zulme, sömürüye, şirke ve her türlü adaletsizliğe “Hayır/La” demenin farklı tonları vardır. Allah’a hamd olsun ki Gazze muvahhidleri değişik aşamaları katettikten sonra bugün şanlı bir kıyam aşamasına hem kendi özgürlükleri hem Mescid-i Aksa’nın özgürlüğü için silahlı direniş merhalesine gelebilmişlerdir. Bu süreçlerin olgunluk hızı veya yavaşlığı ile ilgili değerlendirme yetkisi öncelikle ıslah projesine dâhil olan “istinbad” ehline yani “ulu’l-emr” (Nisa, 4/59, 83) heyetine ait olmalıdır. Bağlı olarak konuyla ilgili ve ümmet coğrafyasının diğer yörelerinde benzer cehd ve niyete sahip takva ehli rasihunun ve dirayet ehli öncülerin toplu müzâkere ve değerlendirmeleri de söz konusu olmalıdır.

Bir bölgedeki eğitim ve hazırlık aşaması da Yesrib/Medine gibi; Mağrib gibi; Diyar-ı Rum, Cezire ve Gazze gibi yurtlanmayı hak etmelidir. Eğitim ve hazırlık aşamasında da hem insan ve toplum fıtratıyla ilgili ilahi hudutlara hem bölgenin özel şartlarına dikkat edilmelidir. Rum suresinde gösterildiği gibi İslam dışı güçlerden hangisinin yakın hangisinin uzak tehlike oluşturduğunun idrakinde olunmalıdır. (30/2-4)

Fetih suresinde tasvir edildiği gibi “Resul’le beraber olanlar, kâfirlere karşı sert ve katı, birbirlerine çok merhametlidirler…” (48/29)

Hazırlık ve eğitim aşamasında vahyî kimliğin olgunluğu siyasi, sosyal ve medeni ilişkilerde kendini hissettirecek bir seviyeye ulaşmalıdır. Fikrî veya maddi yardım isteyen azarlanmamalı ve kendisine kaba davranılmamalı (Duha, 93/10); yetim itilip kakılmamalı, yoksul doyurulmaya teşvik edilmeli (Maun, 107/2-3); yalanlayanlara yağcılık yaparak veya uzlaşarak/müdahane yaparak, onların da yağcılık yapması veya uzlaşması beklenmemeli (Kalem, 68/9); vahyin tebliği ve tanıklaştırılmasında Allah ve Resul’üne itaat etmede nebilerin, sıddıkların, şühedanın ve sâlihlerin yolundan yürünmeli (Nisa, 4/69); mümin ve mümine insanlar işlerini aralarındaki şûrâ ile görmelidir (Şûrâ, 42/38).

Mümin erkekler ve mümin kadınlar birbirlerinin velileridirler. Ma'ruf olanı yaparlar, münkerden sakındırırlar. Salâtı ikame ederler, zekâtı verirler.” (Tevbe, 9/71) ayetini ailemizde, yakınlarımızda ve ümmeti güçlendirme mücadelemizde hayata geçirip geçiremediğimiz test edilmelidir. Şu hasletler çok gereklidir: “Müminler, kendilerine tevdî edilen her türlü emaneti korur ve verdikleri sözleri tastamam yerine getirirler.” (Bakara, 2/283) Buradaki “emanet”i müfessirlerimiz üç anlamda ele almışlardır:

Birincisi: Rabbimizin hidayet kitabını gereği gibi temel ölçü alarak misyonunu korumak; ayrıca örfi veya yazılı yasaları vahyin bildirdiği ilahi esaslara göre gerçekleştirmek.

İkincisi: “Yüklerle mal emanet edilenlerin malları sahibine eksiksiz iade etmeleri ve emanet edilen bir dinarın başına dikilmedikçe geri alınamaması” (Âl-i İmran, 3/75) meselinde olduğu gibi korunmak üzere birine verilmiş mal ve para gibi değerli eşyaların emanet edilmesi.

Üçüncüsü: Rabbimizin kâinat düzeni içinde yarattığı vücudumuzu da bir emanet gibi görmeli; ailevi, sosyal, tebliğ ve cihadî ilişkilerimiz için bu emanetin sıhhatine özen göstermeliyiz.

Mümtehine suresinde de belirtildiği gibi “kendileriyle din hususunda savaşmayan, yerlerinden sürmeyenlere adaletle davranmak; aksi istikamette davrananlarla ise asla dost olmamak” (60/8-9) sâlih ameli içinde olunmalıdır.

İşte A’raf suresinde belirtildiği üzere cahilî toplumdan “hakka yönelip ve onunla adalet yapan bir ümmet olabilmek” (7/181) için her türlü asabiye ve cahiliyeden hicret etme çabasıyla başlayan süreç “Yoldaki İşaretler” kitabında işlenmiştir. Merhale fıkhını işleyen Kutup’un söz konusu açılımını görebildiğimiz ve tahkik edebildiğimiz kadarıyla tüm İslami hareketler içinde Gazze’deki İhvan-ı Müslimin hareketi ve mahalli şartlara göre sonradan aldığı isimle HAMAS, (İslami Direniş Hareketi) şahitleştirmiş ve merhale fıkhının seyri ile modelleşmede mesafe katetmiştir. Onlar Gazze ve Filistin halkına ibtidai şartlar altında da olsa refah ve konforu terk edip yüce bir dava uğrunda azimete sarılmanın celp edici örnekliğini sergilemişlerdir. Ve bu hazırlığın sonucu bütünsel bir mücadele örnekliği olarak 7 Ekim Aksa Tufanı operasyonu ve kitlenin büyük bir kesimiyle bütünleşme gerçekleşmiştir.

Zaruret-i hamse dışında mevkilerini, dünyevi geleceklerini, mevkilerini, dünyevî geçimliklerini, mekânlarını ve servetlerini hayatının birinci gündemi yapıp bu yaşantı biçimlerini, refah ve konforlarını devam ettirmek ve meşrulaştırmak için uzlaşmacı, mealci, tekfirci, bilinemezci, tarihselci, liberal ya da sol ve sosyalist teolojik Kur’an ve İslam yorumları kurgulayan demagoglar söz konusudur. Onlar Abbas sarayında Yunan felsefesine göre entelektüel Kur’an yorumu yapıp sultanın önünde akıl yarıştıran felsefecilere benziyorlar. Kur’an’ın şaz ve modernist yorumları sonucu azaba götürücü olan söz konusu tezviratlar ve söz büyüleri sadece ve sadece İblis gibi ‘ene’lerini kutsallaştırmalarından kaynaklanıyor. Kur’an’la ilgili bildirimlere önceki müşriklerin “bu, esatirul evvelin” (Nahl, 16/24) demeleri gibi, Kur’an ile ilgili yorumlarını onun ilahi ve korunmuş özelliklerini beşerileştirmeye çalışanlar oluyor ve cahilî güç odakları tarafından da teşvik ediliyorlar. Kur’an ve İslami ölçülerle ilgili kafa karıştırmayı amaçlayan yorumlar, dünyanın geçici itibarlarını elde etmek ve yaşamak için haz, hız ve konfor ihtirasları dolayısıyla sınırsız özgürlük yani modernitenin ahlak seciyesi düşük emansipasyon arayışları içinde yapılmaktadır.

İfade ettiğimiz bu müfsid konular desteklenen küresel bir proje olarak bütün ümmeti ayartma taarruzunda bulunurken, Filistin halkının da bu küresel kuşatmadan beri olması mümkün değildir.

El-Fetih ve FKÖ lideri Yaser Arafat 1988’de Filistin Devleti’ni ilan etmişti. FKÖ’nün Siyonist İsrail rejimi ile gerçekleştirdiği 1993 Oslo Anlaşmasıyla işgalci İsrail’e Filistin topraklarının yüzde 70’lik hâkimiyetini veriyordu. Halkı Müslüman ülkelerdeki konforuna düşkün Müslimun sıfatlı yönetici, aydın ve ulemanın da desteği ile güç bulan Oslo müzakereleri post-İslamcılık kurgusunun yani karşıtıyla ya da işgalcisiyle barışık yaşamanın ilk fiilî örnekliğini de oluşturuyordu. Post-İslamcı zihniyeti ise büyük ölçüde işaret ettiğimiz mealci, tekfirci, bilinemezci, tarihselci, liberal ya da sol ve sosyalist teolojik Kur’an ve İslam yorumları beslemektedir. Oslo Anlaşmasından sonra Batı Şeria ve Gazze Şeridi’nde A – B bölgelerini yönetmek için Filistin Ulusal Otoritesi kuruldu. Filistin Yasama Meclisi için 1996’da seçim yapıldı. El-Fetih 88 sandalyenin 62’sini kazanırken HAMAS seçimleri boykot etmişti. İsrail’in işgalini meşrulaştıran bu uzlaşma Allah’a hamd olsun ki HAMAS’ın nizami silahlı gücü İzzeddin Kassam Tugayları tarafından yırtılıp tarihin çöplüğüne atılma sürecindedir.

HAMAS ve Yöntemsel İçtihat

Gözlemlediğimize göre HAMAS, merhale sürecinde de kıtal safhasında da itidali ve sabır cihadını hep ön planda tutmaya çalıştı. HAMAS, işgalci Siyonist rejimin meşruiyetini reddetmekle beraber, harp hukukunun gereği olarak İsrail tarafıyla dolaylı da olsa bazı görüşmeler yaptı ve yapıyor.

HAMAS, yerelde karşıtıyla; küresel ilişki ağlarında da hâkim küresel sistemle ilişkileri ve cahilî sistem içi araçları kullanmanın fıkhı konusunda da esaslara dayanan açılımlar ve yeni içtihatlar yapıyor. Metot/yöntem konusunda İslami esaslara dayanan yeni içtihatlar yapmanın mevkii, ulu’l-emr şura heyetidir. Yeteri kadar modelleşmesi tezahür etmese de tabiî ki HAMAS’ın bir istişare hatta şura işleyişi söz konusudur. HAMAS’ın karar süreçlerinde eklektik ve cahilî statüyle bağdaştırmacı yaklaşımların ve “Yöntem/menhec (Maide, 5/48) akaidden çıkar ve tartışılamaz!” diyen bağlayıcı şura içtihadı ve yönteminden uzak, totaliter dinî reflekslerin veya tekil fetva darlığının aşılmış olması da ıslah çizgisinde önemli bir seviyedir.

Gazze ve Batı Şeria İslami direniş hareketinin yerel ve küresel cahilî sistemin bazı araçlarından kimliksel uzlaşmaya/müdahaneye düşmeden yararlanma çabalarının bazı örneklerini hatırlayabiliriz:

1967 savaşından sonra işgal edilen ve sonra da abluka altına alınan Gazze’de ve Batı Şeria’da da batı coğrafyasındaki vicdan sahiplerinin ve küreselleşme karşıtı milyonlarca insanın kalbini yumuşatmak, ayrıca halkı Müslim olan işbirlikçi devletlerin yükünü hafifletebilmek için BM aracılığıyla Filistin halkına bazı yardım operasyonları oldu. Filistin İslami çalışmaları diğer mustazaf konuma düşmüş Filistinliler gibi BM’nin barınma, eğitim araç ve gereçleri, giyim ve beslenme konusuna kadar yaptığı kurumsal yardımlardan “zaruret-i hamse” bağlamında yararlandı. Bu tutum, Mekke dönemi himaye ve eman örfünü hatırlatıyordu.

Oysa Türkiye’de Hilal mecmuası 1960’larda “Birleşmiş Milletler Terör Örgütü” başlığını kapağına taşımıştı. “Radikal dindarlık” eğilimi BM’nin konumunu reddederken R. Tayyip Erdoğan “Dünya beşten büyüktür!” vurgusuyla BM’nin yapısal çelişkilerine dikkat çekiyordu. Hem SSCB hem ABD güçlerine karşı gerçekleştirdiği cihadla Afganistan’da fiziki bağımsızlığı sağlayan mücahidler, bugün BM tarafından dikkate alınır ülke statüsü pozisyonundalar. Diğer yandan Resulullah’ın Siret’inde uygulanan sistem içi araçlar fıkhını reddeden IŞİD ise tekfirci tezleri, ümmet aidiyetini ve merhale fıkhını gözetmeyen tutumuyla anarşizmin en sekter taşıyıcılığını yapmaktadır.

Arap devletleri tarafından desteklenen el-Fetih ile İslami kesimin temsilcisi olarak HAMAS Siyasi Büro Şefi Musa Ebu Marzuk, 1997’den itibaren Filistin halkı arasında barışı sağlamak için girişimlerde bulunmuştu. BM’de ancak gözlemci devlet olabileceği tartışılan Filistin, 2006’da yeniden demokratik genel seçimler düzenledi.

HAMAS, 1996’dan itibaren boykot ettiği Filistin seçimlerine 2006’da kısmen katılım şartları iyileştirildiği ve kendi misyonu içinde yeterli altyapı çalışması gerçekleştirebilmiş olduğu için katıldı. Amacı Mescid-i Aksa ve Filistin İslami mücadelesine alan açmaktı. Seçimlere “Değişim ve Islah Listesi” ile iştirak etti. Seçim sonuçlarına göre Yasama Meclisinin 131 sandalyesinden 76’sını kazanan HAMAS olmuştu. HAMAS’ı uzun bir dönem muhatap almak istemeyen el-Fetih 43 sandalyede kalmıştı. Seçimlere katılım yüzdesi Gazze’de %80 Batı Şeria’da %70 olmuştu. Filistin halkının siyasi eğilimlerini gösteren genel seçim sonuçlarına göre grupların aldığı oy oranları şöyle dağılıyordu:

HAMAS / Değişim ve Islah: %44,45

El-Fetih: %41.43

Halk Kurtuluş Hareketi: %4,25

Alternatif al-Badeel: %2.92

Bağımsız Filistin: %2,72

Üçüncü Yol: %2,41

Hamas’ın seçimlere katılması, Mekke dönemi Kur’an neslinin kimliklerini ve ayetleri gizlemeden, müdahaneye sapmadan Mekke cahiliyesinin “ilaf” ticari anlaşmasından ve cahilî panayırlar örfünden yararlanmalarını hatırlatıyordu.

Batı/Occident paradigması içinde mayalanan demokrasi siteminin de insan hakları söyleminin de felsefi boyutunu bir tarafa bıraksak bile, hak ve özgürlüklerin temini için imkân sağlayan yönü yanında, kendi içinde de Batı-dışı toplumlar için de aldatıcı boyutlarının olduğu birçok analizci tarafından işlenmiştir. Bu konu Gazze direnişine destek eylemlerinde de sözlü, yazılı ve eylemsel alanlarda oldukça dile getirilmiştir. Türkiye’de de demokrasi tezinin zaaflarını anlatan “Demokrasi Risalesi” kitabını yazdığı için 1985’te TCK 163. Madde bağlamında 6 yıl ceza verilen ve 3 yıl hapis yatan ıslah ekolü bağlısı ve 1978’te yayınlanmaya başlanan “Aylık Dergi” kurucuları arasında bulunan rahmetli Yaşar Kaplan’ı da hatırlamak gerekir.

Oysa Pakistan’da; Mısır, Fas, Cezayir, Tunus, Libya’da; hatta İran’da bile İslami çalışmalar, genel seçim veya referandum aracını şehlik, krallık, şahlık şeklindeki totaliter yapıları aşmak ve ulusal sistemde hak ve özgürlükler için ideal olana bir geçiş gediği oluşturmak amacıyla kullanmışlardır. 2006 seçimlerinde Hamas’ın ve ona destek veren İslami Cihad’ın da yaptığı budur.

Kur’an’a göre Siret-i Resul şartlarını içtihadi olarak yenileme hikmetinden ve katılımcı “ulu’l-emr” heyeti sorumluluğundan uzak; şekilsel selefi, tekfirci veya IŞİD’çi zihniyetin dar fetvacı sığlığı tevhidî içeriği daraltırken veya boğarken; birileri de bütün resullerin uygulamalarında örneklenen vahyî ölçülere dayanan şura yönetimini çağdaş şartlarda geliştirip modelleştireceklerine, küresel cahilî paradigmanın bir sistemi olan demokrasi ile bağdaştırmaya çalışmaktadırlar.

“Tek Yol İslam, Demokrasi Yalan” veya “Birleşmiş Milletler Terör Örgütü” söylemleri özünde bazı doğru tespitler taşır. Ama ümmeti diriltme, yurtlandırma ve medenileşme merhalelerinde bile ilahi hitabın insanlara “Eyyuhe’n-nas!” diye hitap ettiğini düşündüğümüzde bu sloganik söylemlerle karşıtlık oluşturduğumuz bu tür kurumlarda da insani değerler peşinde, hak ve adalet arayışında olan insan öbeklerinin ve akımların olduğu veya olabileceği de unutulmamalıdır.

Açık şirk ifade eden inanç ve kimliklere göstereceğimiz tepki ve uyarılar, zulmedenlerle ilgili gündemimizin arkasına düşmemeli, bu konuda öncelikler konusunda hikmetli olunmalıdır. Demokratik imkânlar içinde etkinlik gerçekleştirenlerin “Müslüman Uyan Demokrasi Yalan” tarzında slogan atmaları da pek hikmetli durmamaktadır.

Vahye dayanmayan ve şirk ihtiva eden paradigmaların sistemlerinden birisi de ulusçuluktur. Galat-ı meşhur ifadesiyle milliyetçiliktir. Kötülüğün kaynağı itibariyle demokraside veya tiranlık sisteminde, siyasi-sosyal sözleşmelerde olduğu gibi ulusçulukla da yaşatılan cahilî anlayışlar ikincil, onları besleyen Batı/Occident paradigması yani modernite ise birincildir.

HAMAS da öncelikli olarak birçok İslami akımda görüldüğü gibi Filistin halkına da bulaşmış olan ulusçuluğu veya Arapçılığı değil; küfrün akidevi temelini/paradigmasını ve modernitenin işgal gücünü mücadele hedefine koymuştur. Hamas, Filistin halkına arız olan seküler temelli ulusçuluğu da diğer zaafları da ıslah adabı ve üslubu içinde düzeltmeye çalışmaktadır.

Filistin gündemiyle Filistin dışında dile getirilen çelişkilerden ikisi üzerinde de durmak istiyoruz:

Gazze gündemiyle ilgili partili veya partisiz bazı gruplarca tağut denilen rejimin ordusuna “Ordu Gazze’ye” çağrısıyla nümayiş yapılabilmektedir. İslami kimliğini ulusçuluk illetinden arındıramayanların da asabiyesini körükleyen bu yaklaşım, T.C. sistemi içinde inanç özgürlüğüne alan açma niyetinde gördüğümüz AK Parti iktidarı için de gerçekleşebilir görünmemektedir. Türkiye’deki iktidar böyle bir niyet taşısa da veya iktidarın bu konuda acziyetini sergileme siyaseti güdülse de müminler gerçeklikten/vakıadan kopmamalıdırlar. Vakıa, Türkiye’nin kendi sınırlarını korumaktan öte küresel kapitalizmin silah makinesini geriletecek yeterli bir gücü yoktur. Türkiye’nin, hava saldırılarının belirleyici olduğu Gazze’ye ABD’ye rağmen müdahale edecek silah gücü de bulunmamaktadır. Türkiye toplumunun ise hem böyle bir talebi yoktur hem İslami gruplar da kitleleşerek böyle bir toplumsal talep oluşturacak yeterlilik seviyesine gelebilmiş değillerdir.

Bugünkü Gazze cihadını teşvik için Filistin halkı içinde söylenebilecek “Cenk, Cihad, Şehadet” sloganı, kendi yaşadığı toplumuna ve yakınlarına gereğince tevhidî çağrı gerçekleştirmeden, toplumsal değişim ve dönüşüm için merhaleci mücadelenin gereklerini yerine getirmeden veya bu süreci idrak etmeden söylendiğinde içi boş bir hamaset olarak ortada kalmaktadır. 28 Şubat darbe sürecinde gördüğümüz gibi temeli ve arkası olmayan vaatler veya efelenmeler bir süre sonra psikolojik çöküş getirmektedir.

Ayrıca işgalden kurtulma ve özgür şartlar için direniş yani “zarurat” ile ilgili boyutta mesafe katedildikten sonra nasıl bir yurtlanma; idari, sosyal, ekonomik düzen kurulacağı, toplumun istihdamının nasıl sağlanacağı ile ilgili seri soruların gündem tutacağını kestirmek mümkündür.

Gazze Şeridi ve Batı Şeria’da “zarurat” halinden sonra normal bir sosyal ve idari nizama geçilebilmesi için fıkhın tasniflediği “hâciyat” ve “tahsîniyat” ile ilgili bölümlerin cevaplanması yeni bir dayanışma hamlesini gerekli kılacaktır. Bu hali şimdi Afgan mücahidler memleketleri için düşünüyorlar. Şimdi eğer BM ve garantör ülkeler denetiminde bir barış olacaksa Gazze’nin yeniden ihyasının nasıl mümkün olacağı da bir nebze düşünülmelidir. Zira “Onlara karşı gücünüzün yettiğince kuvvet hazırlayın.” (Enfal, 8/60) ilahi emri günümüz için silahtan ekonomi alanına, teknolojiden iletişim alanına kadar genellik ifade etmektedir.

Yerel ve küresel cahilî sistemin kuşatması altındaki Gazze direnişinin eylemlerimizin, yardımlarımızın ve dualarımızın sürekli merkezinde olması müminlerin kardeşliği ve karşılaştıkları “bagy/zulüm ve saldırılar” (Şura, 42/39) karşısında dayanışma görevleri gereği ibadi sorumluluğumuzdur. Ama bu ibadi bilinci, HAMAS’ın İslami esaslara uymaya çalışan yapılanması ve yetiştirdiği kadrolar açısından da Filistin halkında ıslah ve direniş bilincini geliştirmesi açısından da nasıl bir mücadele safhası izlediği, merhaleci/tedricî mücadelenin ne anlama geldiği meselesi, söz konusu eylemliliklerimiz, dualarımız, yardımlarımız kadar önemlidir. Bu konuyu önemine binaen bir kere daha hatırlatmış olalım.

Hamza Türkmen Arşivi