Bütün dünyanın vicdan ve merhamet sahibi insanlarıyla birlikte aylardır Gazze ile burkulan, kanayan yüreğimiz haziran ayının son gecesinde Türkiye sokaklarına yansıyan ırkçı cinnet görüntüleri ile daha fazla dağlandı, yaralandı. Suriyeli muhacirler üzerinden aslında doğrudan bizi, bizi biz yapan değerlerimizi, dinimizi, şerefimizi, insanlığımızı hedef alan saldırganlık bir kere daha cahilî asabiye illetinin bu ülkenin en temel hastalığı olduğunu gösterdi.
Suriyeli bir şahsın işlediği cürüm bahane edilerek anında bir linç atmosferi oluşturuldu ve Suriyeli muhacirlere yönelik nefret içerikli saldırıların kapısı bir kez daha açılmış oldu. Kayseri’de fitili yakılan fitne ateşi ertesi gün farklı şehirlere yayıldı. Masum insanlar, kadınlar, çocuklar, yaşlılar dehşet içinde bırakıldı. Irkçı-lümpen güruhlarca vatan, millet hassasiyeti adına her türlü çirkinlik sahnelenirken gerek birtakım siyasilerin mesajlarında gerekse tam bir lağım çukuruna dönüşen sosyal medyada kitlesel yağma, gasp ve darp eylemleri açıkça sahiplenildi, onaylandı, teşvik edildi.
Güncel boyutları olmakla birlikte kökleri derinde yatan bir sorundan söz ediyoruz. Suriyeli muhacirlerin varlığına ilişkin tartışmalar, gündemler, gelişmeler Türkiye’de gerek devletin gerekse tolumun yapısına içkin derin bir ırkçılık olgusuna ışık tutuyor. Ekonomik krizin, küresel ve bölgesel gelişmelerin, siyasi tahriklerin yaşanan hadiseler üzerinde etkisi mutlaka mevcut ama sorunun kökeninde bu ülkenin ve toplumun kimliğine sinmiş, yapışmış ırkçı anlayış ve tutum yatmakta. Bu arka plan ile hesaplaşılmadıkça da çözüme kavuşturulması bir yana bu sorunun tutarlı bir biçimde konuşulması bile mümkün olmayacaktır.
Acaba, göçmen karşıtlığının Avrupa genelinde yükselişe geçtiğini ortaya koyan gelişmelerle birlikte düşünüldüğünde Türkiye’de kabartılan muhacir düşmanlığını doğal bir tepki olarak yorumlamak mümkün mü? Hayır! Öncelikle Avrupa’daki göç olgusu ile Türkiye’de hassaten Suriyeli muhacirlerin geliş sebepleri farklılık arz ediyor. Suriyeliler Türkiye’ye daha fazla para kazanmak, daha müreffeh bir hayat sürmek için değil, dünyanın en zalim, barbar bir rejiminin katliamlarından kaçıp sığınmak için geldiler. Ayrıca Avrupa’dan farklı olarak Türkiye ve Suriye halkları yüzyıllar boyu iç içe yaşamış, komşu ve kardeş halklardır.
Tam burada Suriyeli muhacirlere yönelik nefretin aslında İslam kardeşliğini hedef alan bir karşıtlığın dışa vurumu olduğunun altını kalınca çizelim. Kemalist, Türkçü, laik duyarlılıklarla Suriyeli muhacirleri hedef alan söylemlerin, tutumların ardında yatan temel saik hususunda kafa karışıklığı yaşamamak gerektiğini bir kere daha hatırlatalım. Mesele iş, aş, kiralık ev ya da dükkân sorunu değildir. Mesele İslam kardeşliğinden duyulan rahatsızlıktır, ümmet alerjisidir. Bugün Suriyeli muhacirlere düşmanlıkta önde gidenlerin istisnasız bir biçimde Müslümanların Gazze’ye, Filistin davasına sahip çıkmalarından ne kadar rahatsızlık duyduklarını görmüyor muyuz?
İşte bu yüzdendir ki Müslümanlar hiçbir taviz vermeden, gevşeklik göstermeden ırkçılık, milliyetçilik cahiliyesinin karşısında durmaya, kardeşlerini ve kardeşliği savunmaya mecburdurlar. Kardeşliği savunmak, dinimizi, inancımızı, kimliğimizi savunmaktır. Gazze için, yeryüzünün her bir yanındaki mazlumlar için, kardeşlik için mücadele edenlere selam olsun!


