Reel Politik Çıkmazda Uluslararası Hukuk ve İslam’da Savaş Ahlakı
Haksöz Dergisi Sayı: 400 - Temmuz 2024

"Kanunlar, büyük sineklerin delip geçtiği, küçüklerin de takılıp kaldığı bir örümcek ağı gibidir."
BALZAC

İslam, insanların yaratıcıyla kurduğu kulluk ilişkisi yanında insanlar arası olması gereken barış ve huzur merkezli ilişkileri ihtiva eden esasları da düzenlemiştir. Yaratıcıyla kurulan teslimiyet ilişkisinde temel ilke, tüm evrenin ve tasarruf sahibinin Yüce Allah olduğunun ve insanların dünyada yapıp etmelerinden dolayı sorguya çekileceklerinin kabulüne dayanır. Bu kabul ister istemez Allah’ın koyduğu sınırların insanlar tarafından çiğnenmesini engellemektedir. Tüm mahlûkatın sahibi Allah’tır. Bu hakikat insanların birbirleriyle kurdukları ilişki dışında; doğa ve hayvanlarla kurdukları ilişkide de esas kural ve nizam kurma yetkisinin Allah’ta olduğu inancını beraberinde getirmektedir.

Ne yazık ki yaratıcının insanlığa sorumluluklarını hatırlatma ve barışı tesis etmek için gönderdiği peygamber ve kitaplara rağmen, insanoğlunun nefsani tutkularından dolayı kanlı savaşlar ve yıkımların önüne bir türlü geçilememiştir. Araçsal (teknolojik) yönden geliştikçe insanların daha çok sahip olma, gösteriş yapma ve egemenlik kurma hırsları daha büyük savaşları ve yıkımları beraberinde getirmektedir.

Oysa daha üzerinden henüz bir asır bile geçmemiş iki büyük dünya savaşında yaklaşık 120 milyon insan öldürülmüş, milyonlarca insan sakat, evsiz ve yurtsuz kalmıştı.1 Bununla beraber yaşam alanları yakılıp yıkılmış, insanların tarihî ve kültürel hafızaları da bu yıkıntılar arasında yok olup gitmişti. Özellikle Avrupa ve Amerika’nın başı çektiği savaşın konusu birçok savaşta olduğu gibi emperyalist aklın sahip olma ve egemenlik hırsıydı. Batılı ülkeler bu savaşlardan ve acı tecrübelerinden bir ders çıkarmış olmalıydı ki II. Dünya Savaşından sonra savaşları ve savaş silahlarını kontrol altına alacak uluslararası diplomatik ilişkiler ve savaş hukukunu oluşturacak yeni bir sözleşmeler dönemini başlatmıştı. Bunların içerisinde kimyasal ve nükleer silahların yasaklanması, temel insani hakların güvence altına alınması, sivillerin ve doğanın korunmasına dair bir dizi uluslararası hukuk, ilke ve sözleşmelerin olması insanlık adına sevindiriciydi.

Fakat bu yasaları oluşturan Batılı emperyalist ülkeler çok geçmeden bu kuralları birçok yerde yine kendileri ihlal etmişlerdir. Japonya’da, Ruanda'da, Vietnam’da, Kamboçya’da, İran-Irak Savaşında, Bosna’da, Körfez Savaşı ve Irak’ın işgalinde, Afganistan’da, Suriye’de ve şu günlerde Filistin’de Batı, hiçbir insani hak ve hukuku tanımadığını ortaya koymuştur. Söz konusu kendi menfaati olunca Batı zihniyetinin hiçbir uluslararası hukuk kuralını tanımadığını bütün bir dünya olarak acı bir şekilde görmeye devam etmekteyiz.

Uluslararası arenada meydana gelen ittifaklar ve yasaların tanınmaması yeni bir dünya savaşına doğru bir hazırlığı da akıllara getiriyor. Batılı ülkelerin, toplu katliam yapabilecekleri nükleer, kimyasal, robotik silah ve yapay zekâ ile desteklenen savaş teknolojisine sahip olması Batı dışı diğer ülkeler üzerinde büyük bir savaş riskini de beraberinde getirmektedir. Muhtemel bir dünya savaşında yıkımın önceki savaşlardan çok daha büyük olacağı konusunda şüphemiz yoktur.

Dünya tarihindeki savaş ve yıkımlara baktığımızda şu soruyu sormaktan kendimizi alamayız: İnsanlar birbirlerini öldürmeden barış içinde beraber yaşayamazlar mıydı? Bu sorunun cevabını yedinci asırda İslam’ın ilk indiği çağdaki koşullarına ve çatışmalara bakarak verelim. O dönemin koşullarında İslam nasıl bir çözüm üretti ve ürettiği çözüm ne derece yaşanılabilir idi? Avrupa’nın Orta Çağ karanlığında her türlü barbarlığı yaşadığı yedinci asırda Arap yarımadasının durumu da pek iç acıcı değildi. Mesela Mekke toplumunda basit gerekçelerden büyük kabile savaşları, kan davaları veya bölgesel hâkimiyet ve ganimet elde etme hırsıyla kanlı çatışmalar yaşanıyordu. Hep beraber barış ve huzur içinde yaşamanın oldukça güç olduğu bu coğrafya İslam’ın yayılmasıyla ciddi bir toplumsal dönüşüme sahne oldu.

İslam, yolunda gitmeyen, kuralsız işleyen tüm konulara açıklayıcı izahat ve çözüm yolları önermiştir. Zaten İslam kelimesinin etimolojik anlamı; “kurtuluşa ermek, boyun eğmek, teslim olmak; teslim etmek, vermek; barış yapmak” anlamlarına gelen silm kökünden türemiştir.2 Bunlardan en önemlisi “barış” içinde birlikte yaşamdır. Bu doğrultuda aile hukuku, savaş hukuku ve devlet hukuku gibi hayatın her alanına belirli kural ve sınırlar getiren İslam, uzun yıllar sulh içinde yaşamı mümkün kılmış, problemler karşısında ne yapılması gerektiği konusunda önerdiği çözüm yollarıyla büyük kaosların ve savaşların önüne geçmişti.

Nihayetinde Hz. Peygamber (s) örnekliğinde kabile, soy ve aşiret üstünlüğü üzerine kurulu bir sosyal yapıdan adalet ve ahlak üzerine kurulu bir toplumsal yaşama geçiş sağlanmıştır. İslam’da “zarûrât-ı hamse” diye tabir edilen prensipler toplum hayatını güvenli bir hale getirmiştir. Katı kurallarla sağlanan “can emniyeti” ile insan hayatı korunması gereken temel zorundalıklardan biri haline getirilmiştir. Bundan dolayıdır ki İslam'da savaş ahlakı, savaş hukukundan önce gelmektedir.

Kur’an ve Sünnet’e göre savaşta bile ahlaki kurallar uygulanmalıdır. İslam savaş hukukuna göre savaşa katılmayanlar, kadınlar, çocuklar, din adamları, savaşa katılamayan hastalar, yaşlılar ve güçsüzler öldürülemezler. Ekili arazilere ve imar edilmiş yerlere zarar verilemez. Savaş esnasında öldürülenlere “müsle” yapılamaz; yani burun, kulak ve göz gibi organlarına; vücut bütünlüklerine zarar verilemez.3

Huneyn Savaşında bozgun sonrası toparlanıp tekrar düşmanla savaşmaya başlayan Müslümanların, çocukları da öldürdüklerine dair bir haber Resulullah’a ulaşınca, o (s) İslam savaş ahlakının şu temel ilkelerini hatırlatmıştır: “Bazı insanlara ne oluyor da öldürme hırsı onları çocukları bile öldürmeye sevk ediyor. Şu gerçeği hiçbir zaman unutmayın: Çocuklar öldürülmezler.” Hz. Peygamber önemine binaen bu uyarısını üç kez tekrarlamıştır. Üseyd b. Hudayr’in öldürülenlerin müşriklerin çocukları olduğunu söylemesi üzerine Allah Resulü “Sizin en hayırlılarınız da müşrik çocuğuydu. Her çocuk İslam fıtratı üzerine doğar. Ailesi onu Hristiyanlaştırır veya Yahudileştirir.”4 diyerek savaşta dahi olsa hiçbir gerekçenin ahlaki ve hukuki ilkeleri çiğnemeye bir gerekçe oluşturamayacağını açıkça ortaya koymuştur.

Benzer refleksi yakın zamanda Bosna’da Aliya Izzetbegoviç’ten görmekteyiz. Bir gün askerlerden biri kendisine: “Onlar bizim kadınlarımıza tecavüz ediyorlar, kadınlarımızı, yaşlılarımızı ve çocuklarımızı öldürüyorlar. Buna bigâne kalmamalıyız.” dediğinde, Aliya Izzetbegoviç şöyle cevap vermiştir: “Sırplar bizim öğretmenimiz değiller. Biz de zalimlerden olursak zulme karşı savaşmamızın bir anlamı kalmaz. Kitab'a uyacağız. Düşmana tek borcumuz var o da adalettir. Savaş ölünce değil, düşmana benzeyince kaybedilir. Ben Avrupa'ya giderken kafam önümde eğik gitmiyorum. Çünkü çocuk, kadın ve ihtiyar öldürmedik. Çünkü hiçbir kutsal yere saldırmadık. Oysa onlar bunların tamamını yaptılar. Hem de Batı'nın gözü önünde; Batı medeniyeti adına.”

İşte İslam’ın savaş hukukunun yüce gayelere ulaşmaya vesile olduğunu bu sözlerden ve örnek davranışlardan anlıyoruz. İslam hukuku, masada yazılan bir hukuk olmaktan çok bizzat sahada zor koşullarda yazılmış pratik bir hukuktur. Temel ilkeleri Kur’an ve Resulullah (s) tarafından konulmuş, ardından İslam davasını güdenler tarafından uygulanmış savaş hukuku adalet, ahlak ve hikmete mebni olup insanlığa örnek gösterebileceğimiz üstün kurallar içerir.

Öte yandan Batılı ülkeler onca acı tecrübeden sonra kendilerinin yazdığı uluslararası savaş hukuku ve mutabakata vardıkları insan hakları bildirgelerindeki maddeleri yine kendileri ihlal etmekte ve bundan dolayı hiçbir mahcubiyet hissetmemektedirler.

Batı’nın Ortadoğu’daki terör üssü İsrail’in 7 Ekim’den itibaren Gazze’de başlattığı soykırımda hiçbir uluslararası hukukun tanınmadığını hepimiz görüyoruz. Hatta bu apaçık vahşeti meşru görmekte; hahamları, bebeklerin ve hamile kadınların bile öldürülmesi gerektiğiyle ilgili beyanat5 vermekten çekinmemektedirler. Sapkın teolojik hezeyanlarına ulaşmak için her türlü siyasi, ekonomik ve dinî aracı kullanmalarındaki ölçüsüzlük, Yahudi toplumunun topyekûn soykırıma destek verdiğini akıllara getirmektedir.

Peygamberimiz (s) savaşın kaçınılmaz olduğu durumlarda dahi, sivillerin korunması ve tarafsız duranların haklarının gözetilmesi gerektiğini belirtmiştir. İslam, temelde merhamet ve adaletin ön plana çıktığı bir anlayışı yansıtmaktadır. “Yediğinizden yedirin, içtiğinizden içirin ve kötü muamele yapmayın.”6 diyerek esirlerle ilgili çok önemli merhamet ilkeleri belirlenirken savaşların sadece savaşan ordularla sınırlı kalması, sivillerin ve yerleşkelerinin hedef alınmaması gibi temel ahlaki prensipler vazedilmiştir.

Modern dünyanın uygulamayı başaramadığı yamalı bohça uluslararası savaş hukukunu, İslam on dört asır önce ilahi yasalar ekseninde bütün yönleriyle detaylandırarak kemale erdirmiştir. İnsan haklarıyla birlikte doğa ve hayvan hakları da teminat altına almıştır. Yeryüzünde İslam’ın hükmü zayıflayınca yine kaos ve kuralsızlık peyda olmuş, haksız yere can ve mal kaybına sebep olacak savaşlar bir türlü bitirilememiştir.

Son gelinen aşamada insanların bir kutsala bağlı kalmadan yeryüzünde barış ve huzuru tesis edemeyecekleri fazlasıyla anlaşılmıştır. Batı’nın Aydınlanma sonrası “hümanistik deneysel aklı” temel ilke kabul etmesi ve kutsaldan kopuşu ile yeryüzünün tanrılığına soyunan Batılı beyaz adamın ortaya attığı yüksek adalet, hak ve hukuka, aklın ve bilimin üstünlüğü ile ulaşılabileceği teorisi, bilim adamlarının atom bombası üretmesi ile tüm hayalleri suya düşürmüştü. II. Dünya Savaşı’ndan sonra Japonya’nın teslim olduğunu açıklamasına rağmen ABD tarafından Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan ve yüz binlerce insanı öldüren, doğayı yok eden, milyonlarca insanı sakat ve yurtsuz bırakan atom bombası, bilim ve teknolojik gelişmelerin çok da hayra alamet olmadığını tüm dünyaya göstermişti.

Evet, Batılı ahlakın dünyaya barış getirmeyeceği son İsrail’in Gazze’ye karşı başlattığı acımasız soykırım ile fazlasıyla anlaşılmıştır. Uluslararası hukuk ve insan hakları örgütlerinin yapılan soykırıma tepkisiz kalması artık onların dünya barışı adına bir söz söyleme haklarının kalmadığını da tescillemiş oldu. Burada tek ümit verici gelişme; din bağı dışında insani bağ kuran ABD ve Avrupa ülkelerindeki büyük kitlelerin vicdani haykırışları oldu. İlk defa emperyalist politikaları bu kadar şiddetli eleştiren halk kitlelerinin günden güne artan sivil etkinlikleri insanlık adına ümit treninin henüz yol aldığını göstermektedir.

Sonuç itibariyle, Aydınlanma ile dünyayı egemenliği altına almaya çalışan Batılı dünya hep birlikte barış içinde yaşanabileceğine dair ürettiği tüm ilkeleri reel politik çıkarlar doğrultusunda heba ettiğinden güvenirliğini tamamen yitirmiştir. Artık dünya ülkeleri “üçüncü bir yol” diye tabir edilen yeni ittifak arayışı içindeler. Fakat sonuç ne olursa olsun İslam’ın on dört asır önce indirdiği temel esaslar üzerinde yeniden ittifak ederek güçlünün değil haklının hakkının korunacağı temel adalet prensiplerine dönmek dışında insanlığın başka bir çaresinin kalmadığına, bunun dışındaki arayışların da beyhude olacağına dair hiçbir şüphemiz yoktur.


1- I. Dünya Savaşında yaklaşık 40 milyon, II. Dünya Savaşında yaklaşık 80 milyon olmak üzere toplamda 120 milyon insan öldürülmüştür. (Wikipedia).

2- İslam Ansiklopedisi.

3- Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, 2/30-32.

4- Mustafa Soycan, Hz. Peygamber’in Savaşlarının Ahlaki Boyutu”, İhya Uluslararası İslam Araştırmaları Dergisi, 8/1 (Ocak 2022), 475-510.

5- Haham, Eliyahu Mali, (https://www.aa.com.tr/tr/dunya/israilli-asiri-sagci-haham-gazzede-bebekler-dahil-herkesin-oldurulebilecegini-soyledi/3159661) (Erişim Tarihi: 16.04.2024).

6- İbni Mace, Edeb, 33; Müslim, Edeb, 41, Ahmed ibn Hasan el-Kelvazani, el-Hidayealâ Mezhebi, Kuveyt, 2004, s. 501.

Cahit Çekmen Arşivi