Eski Yunanca “sumbolon (sum-ballein)” sözcüğünden türeyen ve Latince “symbolum” olarak geçen sembol kavramı toptan atma, birleştirme ve farklı iki varlığın birbirini tanıyabilmesini sağlayan alamet anlamlarını içermektedir.1 Semboller kutsalın tezahürünü ortaya koymaktadır.
“Şeîra” kelimesinin çoğulu olan “şeâir” kavramı, sembolü ifade etmek için kullanılmaktadır. Aynı zamanda remz ve şiâr kavramlarının kullanımı da görülmektedir. İslam’da şeâir, kutsal kavramına karşılık gelmektedir.2 Kur’an-ı Kerim’de dört ayette “şeâir” ve bir ayette ise “Meş’ar-i Haram” ifadesi bulunmaktadır. Bu ayetlerde Safa ile Merve ve kurbanlıklar “şeâirullah” şeklinde Allah’a nispet edilerek kullanılmıştır.3 Buna göre şeâir, din içinde kutsal sayılan, ayırt edici olan yerine getirilmesi gereken ibadetler, nişaneler, Allah’a ait olan ve Allah’a boyun eğmeyi anımsatan bütün dinî alametlerdir. Meş’ar ise kulluk alametlerinin bulunduğu mekândır. Şeâir kelimesi naslarda daha çok hac ibadetinin rükün ve unsurlarıyla ilişkili iken daha sonra tefsir kaynaklarında ve dinî literatürde muhtevası genişletilerek ibadete, saygı ve tazime konu olan davranış ve sembollerin bütününü kuşatan bir terim şeklinde kullanılmaya başlanmıştır. “İşte böyle; kim Allah'ın şiarlarını yüceltirse şüphesiz bu, kalplerin takvasındandır.” (Hac, 32)
En büyük dört şiâr Kur’an, Kâbe, Peygamber ve namazdır. Bunlara saygı göstermek Allah’a saygı göstermek; saygısızlıkta bulunmak O’na saygısızlık yapmak hükmündedir.4 Elmalılı Muhammed Hamdi şeâirin bazen ibadetin kendisiyle, bazen da ibadet edilen yerle ilişkili olabileceğini belirtir; bu bağlamda haccın rükünleri yanında ezanı, cemaatle namazı, cuma ve bayram namazlarını, hatta camileri ve minareleri de dinin şiârları arasında sayar.5 Fahreddin er-Râzî de bir anlama göre Allah’a kulluk işareti taşıyan her şeyin tek ibadetle sınırlı kalmayıp şeâir kapsamına girdiğini söyler.6 Şah Veliyyullah ed-Dihlevî, şeâirin alanını daha da genişleterek ibadetlerin yanında Allah’ın kendine has kıldığı ve manen kendisine yaklaşma vesilesi yaptığı, duyularla algılanabilen dinî sembolleri de bu terim içinde kabul eder.
Mescid-i Aksa, Mescid-i Haram’dan sonra içinde insanların Allah’a ibadet etmeleri amacıyla yapılan en eski ikinci mabettir.7
Hz. Peygamber’in miraç yolculuğuna çıkmadan önce Müslümanların kıblesi olan Mescid-i Aksa’ya getirildiği, İsrâ suresinin ilk ayetinde açıkça belirtilmektedir. Hicretin ardından buranın kıble oluşu 16-17 ay kadar sürmüştür. Bu durum İslam’da Mescid-i Aksa’ya verilen değeri göstermektedir. İbadet ve ziyaret maksadıyla gidilmesi gereken üç mescitten birinin Mescid-i Aksa (diğerleri Mescid-i Haram ve Mescid-i Nebevî) olduğu,8 bu mescitlerde kılınan namazın kişinin evinde tek başına eda edeceği namazdan elli bin kat daha çok faziletinin bulunduğu9 şeklinde rivayet edilen hadisler de bunu pekiştirmektedir.
Bu mekânların şeâirden oluşu, her Müslümana bir sorumluluk yüklemektedir. Bu mekânlara yönelik zulüm, saldırı ve işgale karşı hiçbir Müslümanın ‘bana ne’ diyemeyeceği bir sorumluluktur bu. Çünkü bu sorumluluk, sadece Filistinli ya da herhangi bir bölgedeki Müslümanların yüklenebileceği bir sorumluluk değildir. Kudüs işgal altında kaldığı ve Mescid-i Aksa’nın mahzuniyeti devam ettiği müddetçe Müslümanlar, bu sorumluluktan asla kurtulamazlar.
Mescid-i Aksa’ya yapılan her saldırı, aynı zamanda ümmetin de onuruna yapılmış bir saldırıdır. Bugün çiğnenen, sadece Filistin’in değil, aynı zamanda ümmetin de onurudur. Bu ümmetin üzerine düşen en önemli görev ise bir an önce kendi onurunu kurtarmasıdır.
Peygamberimiz (s) bir İslam beldesi işgal edildiğinde o beldedeki işgali kaldırmak için cihad etmenin her Müslümanın üzerine farz olduğunu buyurmaktadır. Bu hadisten anladığımız, Mescid-i Aksa ve Kudüs’ün işgalden kurtarılması için her Müslümanın mücadele etmesi tıpkı namaz gibi farz-ı ‘ayn bir görevdir.
Bu mücadelenin İslam ümmetinin bağrına saplanan Siyonist işgal sökülüp atılıncaya ve Mescid-i Aksa’mız ve Kudüs’ümüz kurtuluncaya kadar devam etmesi gerekmektedir. Bilinmelidir ki işgal altında bulunan her İslam toprağının kurtarılması için verilecek mücadele de kutsaldır ve mübarektir.
Bir şey vacipse o şeye ulaşmak için atılması gereken adımlar da vaciptir. Bu durumda Müslüman toplulukların tamamı zulümden, ezilmişlikten kurtulana kadar boykot tüm Müslümanlara farzdır. Boykot hamasi, sloganik olmaktan öte; sürekli devam ettirilmesi gereken ve etkili hedefleri olan bir tutumdur.
İzz b. Abdüsselâm’a, bir terzi gelerek, “Ey şeyh! Haçlılar bana elbise diktirmeye geliyorlar. Ben haçlılara elbise dikersem zulme ortak olur muyum?” diye sorar. İzz bin Abdüsselâm’ın cevabı nettir: “Hayır, sen bizzat zalim olursun, sana iğne iplik satan ise zulme ortak olur.”
Yine İzz b. Abdüsselâm’ın esnafları tek tek gezerek şöyle bir fetva yayınladığı nakledilir: “Bugünden sonra topraklarımıza girip çıkan Haçlılara hiçbir şey satılmayacak ve onlardan hiçbir şey alınmayacaktır.”10
Ayrıca Abdullah bin Mübarek ve Süfyan Sevri’ye nispet edilen benzer rivayetler de vardır.
Bir terzi Süfyan es-Sevri’ye gelerek, “Ben zalim sultana elbise dikiyorum. Zulme yardım etmiş olur muyum?” diye sorar. Hazret de “Hayır, sen doğrudan zalimlerden olursun. Zulme yardım edenler ise sana iğne ve iplik satanlardır.” der.11
Bir terzi Abdullah bin Mübarek’e, “Ben sultanların elbiselerini dikiyorum, acaba onların yardımcılarından olmamdan korkar mısın?” diye sorar. Hz. Abdullah, “Hayır, zalimlerin yardımcıları, ancak sana iğne ve iplik satan kişidir. Sen ise zalimin ta kendisisin.” diye cevap verir.12
İzz bin Abdüsselam, Abdullah bin Mübarek ve Süfyan es-Sevri’nin fetvaları bize boykotun nasıl olması gerektiğini; daha doğrusu harcamalarımızı yaparken neyi göze almamız gerektiğini vazıh bir şekilde açıklamaktadır. Boykotu dönem dönem yapılan eylemlerden öteye taşımalı, hayatımızın olağan bir parçası haline getirmeliyiz.
Protestolar dostlar alışverişte görsün anlayışından öte, bir hedefe yönelik olmalı. Vicdan rahatlatmak için değil, hükümetleri baskı altına alarak onları adım atmaya zorlayan sivil, özgür ve özgün içerikte eylemler yapılmalı. Daha çok etkin olmanın, daha çok ses getirmenin yollarını aramalıyız. Tek yürek olabilmeli, birlikte eylem yapma iradesini ortaya koyabilmeliyiz.
İslami camialar, Müslümanlar oturup düşünmeliler. Neden çok daha güçlü, etkili ve sürekli kitlesel eylemler yapamıyoruz? Neyi kaybetmekten çekiniyoruz? Acaba kendimizi bir nebze de olsa avutabilme adına mı protestolar düzenliyoruz?
Müslümanlar olarak kendi gündemimizi oluşturmalıyız. Dinî, siyasî, edebî veya entelektüel tartışmalarımıza başkaları karar vermemeli. Bunun için ise öncelikle inisiyatif alabilecek özgüvene sahip olmalıyız. Eziklik duygusundan uzaklaşmamız gerekmekte.
7 Ekim 2023 tarihinden itibaren gündemimiz Filistin. Çünkü şiarlarımızdan birine saldırı var. Biz Müslümanlar her ne şekilde olursa olsun, Filistin halkının mücadelesini desteklemek durumundayız. 7 Ekim tartışmalarında kimilerinin yaptığı gibi sahada verilen kararların doğruluğunu, yanlışlığını tartışmak bizlere düşmez. Gazze’de mücahidler 7 Ekim’den bu yana savaş fıkhını canlı olarak öğretmektedirler. Çağdaş savaş fıkhını canlarıyla, kanlarıyla, mallarıyla yazmaktadırlar.
Filistinli mücahidler bugün bir nevi Bedir’i, Uhud’u yaşamaktalar. İnşallah Hayber’in fethinin müjdesi gibi bir netice ile de sonuçlanacağına inanmaktayız. Bedir’i, Uhud’u okurken anlayamadığımız, anlamlandıramadığımız birçok olayı günümüzde izlemekteyiz. 7 Ekim’den önce Filistinli mücahidler daima savunma savaşı veriyorlardı. 7 Ekim’i bir milat kabul etmeliyiz, çünkü savunma savaşından vazgeçilip saldırıya geçilmiştir.
7 Ekim’den bu yana (Haziran itibariyle) 36.801 kişi şehit, 83.680 yaralı mevcut. Bu tablo karşısında ne kadar sorumluluk aldığımızı muhasebe etmeliyiz. Boykotumuzda, protestomuzda, çabamızda daha etkili olamaz mıydık? Yaptıklarımızın yeterli olduğu konusunda vicdanımız rahat mı?
Gazze’de kim yardım almadan ölürse sınır kapısını kapatan ve yardımı engelleyen kişiler, kardeşlerini terk ederek ölümüne neden olmuş sayılır.
Müslümanlar ellerinden geldiğince seferber olmalı, elindeki imkânlarla düşmana saldırmalı veya düşmanın ve destekçilerinin elçiliklerine giderek protesto vazifesini güçlü bir şekilde yerine getirmelidirler. İsrail’in ve İsrail’i destekleyen tüm şirketlerin, fabrikaların, markaların ürünlerini, mallarını boykot etmek farzdır. Ekonomik cihadın bir şekli olarak onlardan satın almak veya onlarla işbirliği yapmak haramdır.
Bizim ve nesillerimizin öfkesinden sadece İsrail değil, konuşması gerekirken susan, bir şey yapması gerekirken sadece konuşan herkes payını alacak. O gün hiçbir mazeret dinlenmeyecek. Mahşer günü bunun hesabı hepimizden sorulacak!
1- Mehmet Apaydın, Ansiklopedik Dinler Sözlüğü, Nüve Kültür Merkezi, Konya, 2005, s. 682; Religious Symbolism and Iconography Birtannica, https://www.britannica.com/topic/religious-symbolism,09/04/2024
2- İbn Manzur, Lisânü’l-Arab, Dar Sader, Beyrut, 1414, s. 414.
3- Bakara, 198, 518; Maide, 2; Hac, 32.
4- Dihlevi, Ḥüccetullāhi’l-Bâliġa, I, 206-209.
5- Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, I, 554.
6- Râzi, Mefâtîḥu’l-Ġayb, IV, 177; XI, 128.
7- Buhârî, ‘Enbiyâ’, 10, 40; Müslim, ‘Mesâcid’, 1-2.
8- Buhârî, ‘Fażlü’ṣ-Ṣalât fî Mescidi Mekke ve’l-Medîne’, 1,6; Müslim, ‘Ḥac’, 511-513
9- İbn Mâce, ‘İḳāmetü’ṣ-Ṣalât’, 198


