Coğrafyamıza musallat olmuş acıların kendisini en derinden hissettirdiği, ümmetin yüreğine saplanmış Siyonist saldırganlığın azgınca sürdüğü bir vasatta, tüm zorluklara, sıkıntılara, acılara rağmen Rabbimizin lütfuyla bir kere daha bayram sevincini yaşadık. İslam ümmetinin acı içinde olduğu, zulmün katmerli biçimde tüm coğrafyamızı kuşattığı günlerden geçiyoruz. Bayram sevincini hissetmek giderek zorlaşıyor. Ama biliyoruz ki bu günleri Rabbimiz sevinç ve sürur günleri olarak belirlemiştir. Elbette sıkıntılarımızı, acılarımızı görmezden gelmeyeceğiz ama sevinç günlerini de gerektiği gibi yaşamaya çalışacağız.
Hayat böyledir; inişlerle çıkışlarla, sevinçlerle hüzünlerle iç içe ve bir bütündür. Bir düğünden çıkıp bir cenazeye gidebiliyoruz. Hayat ikisini de gerektiği biçimde idrak etmeyi, anlamayı ve her şeyi yerli yerine oturtmayı gerekli kılar. Ancak bu bütüncüllük içinde davranırsak sorumluluklarımızın gereğini yerine getirmiş oluruz.
Elbette bizler için kurban, seküler hayat tarzı bağımlılarının kabul ettiği gibi bir tatil, dinlenme, hoşça vakit geçirme fırsatı değil, bir ibadettir; Allah’ı birleyen atamız, öncümüz İbrahim’in (as) yolunu sürdürmektir. Kurban Aziz ve Celil olan Allah’a yakınlaşmak, Rabbimize olan kulluğumuzu saflaştırıp netleştirmek, bu doğrultuda dünyevi haz ve ihtirasların zincirlerinden arınmak için bir vesiledir, her daim teyakkuzda bulunmamız gereken imtihanın bilincinde olmaktır.
Adanmışlık Kavramının Fiile Dönüştüğü Belde: Gazze
Yani kurban Allah Teâlâ’ya teslimiyetin, fedakârlığın, adanmışlığın bir tezahürüdür, sembolüdür. İnsanlık bugün tüm bu hususiyetlerin, vasıfların en net, en açık biçimde Gazze’de tecessüm ettiğine şahitlik etmektedir. Dokuz ayı aşkın bir süredir her şeyiyle, tüm varlığıyla Siyonist barbarlığın hedefinde yer alan Gazze halkı inanılmaz bir vahşete maruz kalmakta ve bu kitlesel cinayetlere, katliamlara ilaveten açlıkla, yoklukla, tehcirle ve yarına ilişkin tam bir belirsizlikle imtihan olmaktadır.
Tüm bu manzara karşısında Filistin halkının direniş ruhu, azmi her türlü takdirin üzerindedir. Düşmanın azgınlığına ve vahşette, zulümde sınır tanımazlığına karşın Filistin halkının Allah’a teslimiyeti, davaya bağlılığı ve mücadele kararlılığı bizler ve gelecek nesiller açısından her zaman hayırla, iftiharla yad edilmeyi, örnek alınmayı hak eden bir güzellik sunmaktadır. Filistinli kardeşlerimiz “Kanımız, canımız feda olsun Aksa’ya!” sloganını söz olmaktan çıkarıp kitlesel boyutta fiiliyata dönüştürdüler. Allah Teâlâ bu ihlaslı tutumlarından ötürü kardeşlerimizi cennetiyle mükafatlandırsın, bu azmi, sebatı, kararlı duruşu bizlere ve tüm ümmetimize nasip etsin!
Gazze’den yansıyan manzarayı iki farklı zaviyeden değerlendirmek mümkündür. Bir yandan hepimizi, tüm dünyayı acze düşüren soykırım ve vahşet karşısında derin bir teessür ve nefret duyuyoruz. Öte yandan bu dünyanın geçiciliği ve asıl hayatın ahiret hayatı olduğu gerçeğinden hareketle kardeşlerimizin sergilediği şecaat ve tevekkül karşısında gönlümüz ferahlıyor, imanın insanı nasıl güzelleştirdiğini, aziz eylediğini idrak ediyor ve zalimlerden, tağutlardan, zalimleşip tağutlaşanlardan olmadığımıza hamd ediyoruz.
İzzet Ne Yana, Sefalet Ne Yana Düşer?
Gazze’den yansıyan tabloları genel manada yaşadığımız ülke tablosu ile karşılaştırdığımızda farklılık çok daha belirginlik kazanıyor, anlamlı ve düşündürücü hale geliyor. Bir tarafta zalimlere, nemrutlara, firavunlara karşı Filistin halkının kararlılığına, net duruşuna bakıyor ve diğer tarafta yaşadığımız ülkede en basit menfaatler karşılığında, dünyevi beklentiler ya da korkular karşılığında tağuta nasıl boyun eğildiğini, en basit ve süfli hesaplarla hududullahtan nasıl sapıldığını ibretle izliyoruz. İslami hassasiyet sahibi olduğu düşünülen bazı insanların dahi bu konuda ne kadar tavizkâr olduklarını acı içinde seyrediyoruz.
Bombalar altında, katliamlara maruz kalıp işkenceyle, tehcirle, açlık ve susuzlukla pençeleşirken dahi zalimlerin, kâfirlerin tesis etmeye çalıştıkları statükoya azimle, ihlasla direnenlerin sergilediği izzetli tablo ile iman iddiasındaki insanların “yaşadığımız ülke gerçekleri” diyerek zilleti, tuğyanı içselleştirme halleri nasıl da tenakuz teşkil ediyor? Bugün tekbirlerle bayram namazı eda eden insanların yarın “Ey büyük Atatürk!” nutuklarının atıldığı törenlerde yan yana dizilip kıyama durmakta bir beis göremez hale gelmeleri çok çarpıcı değil mi?
Yoğun bombardıman altında oradan oraya sığınacak yer arayan insanların hicap hassasiyetine bir bakın! Anneler en değerli varlıkları olan çocuklarını, yavrularını yitirdikleri ve bu acıyla kavruldukları bir ortamda dahi tesettürleri hususunda ne kadar da dikkatli ve hassaslar. Ve bir de yaşadığımız şehirlerin sokaklarının, caddelerinin plaja döndüğü; edepsizliğin, namussuzluğun sel olup aktığı manzaralara bakın! Güya dindar bilinen insanların dahi tesettür-hicap hususunda alabildiğine gevşek, özensiz tutumlara savrulduğu, Müslüman anne-babaların çocuklarının tesettürle sorunlu/kavgalı hale geldiği şu haysiyetsiz, bereketsiz ortamlar yüreğimizi yakmıyor mu?
Bir parça suya hasret insanların biriktirdikleri yağmur sularıyla abdest alıp yıkıntılar arasında ve bombalar altında topluca salâtı ikame etme azmi ile namazı hayatın kenarına, adeta dışına iten insanların, sürekli eksiklerden, yetersizliklerden, dünyevi kaygılardan şikâyet eden halleri arasında nasıl bir mukayese yapabiliriz?
Kurban Bayramı süresince Türkiye gündemini işgal eden tartışmaları, polemikleri hatırlayın! Hiçbir hayra yol açmayan, insanları asla daha hayırlı bir ortama taşıma ihtimali bulunmayan bir gündem üzerinden; alçak, müptezel bir sosyal medya fenomeninin sözleri üzerinden bu müstesna vakitlerin ruhaniyetinin değerlendirilmesi gereken günler İslami değerlerin alçakça çiğnenmeye çalışıldığı bir atmosfere dönüştürülmedi mi?
Vallahi, asıl acınmayı hak edenler Allah’tan, Kitab’dan, ahlaktan uzaklaşmış bu zavallılardır! Rabbu’l-Âlemin hevanın esiri olmuş bu cahillere akletmeyi nasip etsin, düştükleri bu bataklıktan kurtarıp onları da imanın tadına eriştirsin! Bizleri de emri bil maruf, nehyi anil münkeri kimi zamanlar icra ettiğimiz bir etkinlik değil, hayat tarzı haline getiren müminlerden eylesin!
Rabbimize Yakınlaşma Vesilelerini Çoğaltmak
Şüphesiz kurban, Rabbe teslimiyetin, Allah için malımızdan, sevdiklerimizden, gerektiğinde canımızdan vazgeçebilmenin bir göstergesidir, vesile arayışıdır. Rabbimiz “Ey iman edenler! Allah'tan korkun. O'na yaklaşmaya vesile (yol) arayın ve yolunda cihad edin ki kurtuluşa eresiniz.” (Maide, 35) buyurmuştur. Bu manada bizler de neyi feda ettiğimiz üzerinde mutlaka durmalıyız. Bağışladığımız kurbanlarımız, infaklarımız basit bir ritüel, bir âdet olma görüntüsünden çıkmalı ve bizi gerçek manada Rabbimize yakınlaştırmalı! Bu olursa gerçekten kurban kurbanımız, bayram bayramımız olur!
Bayram günlerine, cuma saatlerine tahsis edilmiş bir dindarlık elbette yanlıştır. Sahih inanç sahipleri hayatı laikler gibi dinî-dünyevi diye ayırmaz; günleri bölüştürmezler. Her şeyimiz Rabbimiz içindir, bilinciyle davranırlar. Ama bazı günler, bazı ortamlar ve mekânlar elbette kulluk bilincimizi daha da kavileştirmek, ibadetlerimizi yoğunlaştırmak için birer vesile, birer fırsattır. Bu tür hususi vakitler gibi, bayram günlerinin de ibadetlerimizi, infaklarımızı, dualarımızı artırmak için bir fırsat olduğunun bilincinde olmalıyız. Aynı şekilde ümmet olma bilincimizi takviye etmek, aidiyetimizi netleştirmek, kardeşlerimizle hukukumuzu güçlendirmek için de bir vesiledir elbette.
Müslim’in Sahih’inde Ebu Hureyre rivayetiyle Resulullah’ın (s) şöyle buyurduğu bildirilmiştir: “Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki sizler iman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olmazsınız. Size, yaptığınız takdirde birbirinizi seveceğiniz bir şey söyleyeyim mi? Aranızda selamı yayınız!”
Muhasebe İhtiyacı
Bu manada muhasebe yapalım, bu bayram öncesi ve sonrası itibariyle hayırlı işlerimizde artış oldu mu; kardeşliğimizi takviye için bir şeyler yapabildik mi? Mesela şu veya bu sebeple mesafeli olduğumuz, bir şekilde kırgın veya kızgın olduğumuz kardeşlerimiz varsa bunlarla ilişkilerimizi yeniden tesis edip sıcaklaştırmak için bugünleri, ortamları değerlendirebildik mi?
Buna mecburuz çünkü kâfirlere, zalimlere karşı tavizsiz olmaları gereken müminlerin birbirlerine alçak gönüllü olmak zorunda olduklarını biliyoruz. Adım atmalı ve asgari manada Rabbimize içimizde kardeşlerimize karşı kalbimizde kin ve buğz bırakmaması için dua etmeliyiz.
“Onlardan sonra gelenler de: ‘Rabbimiz, bizi ve bizden önce iman eden kardeşlerimizi bağışla, kalbimizde iman edenlere karşı bir kin bırakma! Rabbimiz, sen çok şefkatli, çok merhametlisin’! dediler.” (Haşr, 10)
Müminler imanın değerini bilirler. İmanın değerini bilmek ise mutlaka müminlere değer vermeyi, Rahmanın sâlih kullarını önemsemeyi, kucaklamayı, sevmeyi gerektirir. Kardeşliği anlamayan, kardeşlerine gereken değeri vermeyenler ise içinde yaşadıkları toplumu kuşatan cahiliyeyi, ifsadı da layıkıyla kavrayamaz, onun karşısında zayıf düşerler.
Cahilî eğilimlere, hayat tarzlarına, düşmanlıklara baktığımızda müminlerin güzelliğini, müminler toplumunun bir parçası olmanın anlamını, yüceliğini çok daha iyi kavrarız. Ve birtakım eksiklerine, kusurlarına, zaman zaman aramızda yaşayabileceğimiz birtakım ihtilaflara rağmen kardeşlerimizin kadrini, kıymetini görmezden gelmeyiz, gelemeyiz.
Kardeşliği Savunmak, İmanı Yüceltmek
Biz tek bir ümmetiz ve “Müslümanlardanız” demekten daha güzel bir söz, çağrı olmadığının bilincinde olan insanlarız. Öte yandan bayrak, vatan, tek millet, son kale vb. sembollerin, duyarlılıkların yaşadığımız toplumda ve hatta İslami camia içinde ne tür hastalıkları beslediğine de alenen şahitlik ediyoruz. Bu zaafları görmezden gelemeyiz, örtemeyiz, bilakis onlarla hesaplaşmak zorundayız.
Yaşadığımız toplumun hastalıklarını görmek durumundayız. İnsanların kısa süre içinde kara propagandalarla nasıl vahşileşebildiklerini gözlemliyoruz. “Biz şöyle alicenap bir halkız, milletimiz şöyle misafirperverdir, cömerttir, dünyalarda tektir!” vb. pohpohlamaların yüzeyselliğini, temelsizliğini görmezden gelemeyiz. İşte iman iddiasında olan, namaz kılan insanları bile kuşatan bir kirli asabiye duygusunun nasıl tahrik edildiğini; insanların zihninin, kalbinin, dillerinin nasıl kirletildiğini utanarak, acıyarak izliyoruz. Yanımızda, yakınımızda cahilî asabiye duygusuna yenik düşen insanların çoğaldığına ibretle şahitlik ediyoruz.
Tam bu noktada bu ülkeye sığınmış muhacir kardeşlerimizi hedef alan akıldan ve vicdandan uzak, vahşi, zalim tavırların bu mazlumlardan önce doğrudan bizi, akidemizi, kimliğimizi hedef alan saldırılar olduğunun bilinci içinde olmalıyız. İster ırkçı-faşist çevrelerden gelsin, isterse de doğrudan iktidar politikalarından kaynaklansın bu yöndeki her tür söylem ve icraata karşı mazlumları savunmanın mazlumlardan önce kardeşliği savunmak, akidemizi, kimliğimizi savunmak olduğunu aklımızdan çıkartmamalıyız.
Rabbimiz O’nun buyrukları, ölçüleri dışında herhangi bir bağlılık, aidiyete bizi mahkûm etmesin; kalbimizde, bilincimizde cahiliye asabiyesinin zerresini bırakmasın!

