Halkın Müslüman, yönetimin seküler olduğu ülkelerde “şeriat” kavramı ve mahiyeti üzerinde yapılan tartışmalar yeni değildir. Türkiye, sözünü ettiğimiz bu olgunun en tipik örneğidir. Cumhuriyetin kuruluşundan beri periyodik aralıklarla ve türlü bahanelerle şeriatı gündeme getirerek Müslümanların inanç ve değerlerini tahkir etmek artık rutin bir uygulamaya dönüşmüştür.
Bir asrı aşkın süredir Kemalizm’le yönetilen bir ülkede bütün olumsuzlukları dindar kesime fatura ederek kendini temize çıkarma pişkinliği, içimizdeki Batıcıların son derece mahir oldukları bir alandır.
Bütün baskı ve dayatmalarına karşı Müslüman halk, Batı medeniyetinin ideoloji, kültür ve yaşam tarzını benimseyen laik cumhuriyeti bağrına basmadı, onu desteklemedi ve onunla hep kavgalı oldu.
Son günlerde sosyal medya üzerinden yeniden harlanan şeriat tartışmasına, Kemalist anlayışlarıyla bilinen 14 ilahiyatçı, yayınladıkları ortak bildiriyle, şeriat düşmanlıklarına dinî ve ilmî bir kisve giydirmeye çalıştılar. Büyük bir itina ile hazırlayıp imzaladıkları bildiriyi şu şekilde özetlemek mümkün:
“Şeriat tartışmasının dine rağmen din, İslam’a rağmen İslam denebilecek bir cahilliği içerdiği” “şeriatın Arap dilinde pek çok anlama sahip olduğu” “dilimizdeki hukuk sözcüğünün karşılığı olduğu” “şeriatın din ve İslam’la özdeş olmadığı” “İslam şeriatı denilen kavramın İslam’ın kendisi olmadığı” “şeriat kurallarının çok azının kaynağının Kur’an olduğu, o ayetlerin çoğunun da dönemsel olup esbab-ı nüzul çerçevesinde anlaşılması ve yorumlanması gereken hükümler içerdiği” “İslam tarihinde bütünsel ve tek yapı halinde bir şeriat anlayışından söz edilemeyeceği” “fıkhi ve itikadi meselelere ilişkin onlarca farklı yorum ve uygulamanın söz konusu olduğu” “zamanın değişmesiyle ahkamın değişebildiği ama dinin sabit olduğu”” tarih boyunca her bir ümmet için farklı şeriatların söz konusu olduğu” vs.
Her satırı ayrı bir manipülasyon ve çarpıtma niyetiyle kaleme alındığı açıkça görülen bu bildirinin devamında baklayı ağızlarından çıkararak şöyle diyor Kemalist ilahiyatçılar:
“Hangi şeriat ekolü söz konusu olursa olsun içerdiği kurallar açısından hiçbirinin günümüz toplumsal yaşamına ve insan gereksinimlerine, temel hak ve özgürlüklerine dahası çağdaş hukuksal sorunlara yanıt verebilecek bir yapıda olmadığı açıktır. Böyleyken insanlığın ve Müslümanların geçirdiği hukukî evrimi dikkate almayan şeriat taleplerine itibar etmek mümkün değildir.”
“Birey kimliği, kadın erkek eşitliği, iktisadî ilişkiler, suç ve ceza kavramı, aile hukuku, siyasi sistem ve bilimsel çalışmalar açısından şeriat hukuku, dönemin Arap toplumunda değişim ve dönüşüme öncülük eden ilk uygulamaları içerse de günümüzde uygulanabilirliği söz konusu olmayan kurallar yığını olarak, ancak akademide hukuk tarihi dersleri için bir anlama sahip olabilir. Başka bir deyişle şeriat kurallarının güncel yaşamda insan onuruna yakışır bir karşılığı yoktur.”
Kadın hakları, çok eşlilik, kölelik, çocuk yaşta evlilik, haremlik-selamlık gibi meseleleri oryantalist bir anlayışla ve anakronizm yaparak sıraladıktan sonra, işte bu sebepler “şeriatı kabul edilebilir olmaktan uzaklaştırmakta ve olanaksız kılmaktadır… Şeriat uygulanamaz olsa da İslam dini, iman esaslarıyla, uygulama olarak da namaz, oruç, hac, zekât vb. ibadetleriyle, ahlakî açıdan ise helal haram anlayışıyla yüzyıllardır yaşanan ve bundan sonra da daima yaşanacak olan son ilahi dindir. İslam azizdir ve şeriatla kısıtlanamayacak denli değerlidir.” denilmektedir. Böylelikle, daha evvel “İslam’ın terakkiye mâni olduğu; gerici, yobaz ve çağdışı bir din olduğu” şeklindeki yaygın kanaatlerini, İslam ile şeriat arasına set çekerek ustalıkla gizlemeye çalışmışlar.
Namaz, oruç, zekât gibi bireysel ibadetlerle yetinmemizi salık verdikten sonra “… bütün halkımızı, aziz dinimiz İslam’ı yaşarken aynı zamanda büyük Atatürk’ün ve şehitlerimizin emaneti olan; laik, demokratik Türkiye Cumhuriyeti devletimize sahip çıkmaya davet ediyoruz.” şeklinde tavsiyede bulunmaktan da geri durmamışlar.
Bahse konu zevat, ilahiyat kökenli olduklarına göre, yukarıda her bir cümlesi ayrı bir facia olan manipülasyon ve çarpıtmaları, bilerek ve isteyerek yapmışlardır. Bunun başka da makul bir izahı yok. Amaçlarının üzüm yemek değil, bağcıyı dövmek olduğu açıktır.
Dünden Bugüne Şeriat Tartışmaları
Kemalistlerin baskı, hakaret ve dayatmaları yeni değil. 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel çok daha önceleri, Kur’an’da mevcut bulunan 235 ahkâm ayetinin bugün geçerli olmadığını iddia etmişti. Bu yaklaşıma göre İslam sadece inanç, ibadet ve ahlak konusudur. Bu dine mensup olanlar diledikleri kadar namaz kılabilir, meleklerin varlığına inanabilir, domuz etinden sakınabilirler. Ancak, dinin kendilerinden talep ettiği sosyal, siyasi ve hukuki sorumluluklarını bir kenara bıraksınlar ve hak olarak da talep etmesinler. İşte bir asırlık cumhuriyet paradigması bu anlayış üzerine inşa edilmiştir. Bu anlayışa göre dinin ne söylediği değil, ne söylemesi ve nerede durması gerektiği dayatılmaktadır.
Batı’da Aydınlanma ile başlayan süreçte din tamamen sekülerleştirilerek bireysel alana hapsedildi. Batı ve işbirlikçileri tarafından Müslümanlardan istenen ve dayatılan da budur. Müslümanlara dönük bu talep ve dayatma belki Hristiyanlık için söz konusu olabilir. Zira, din olgusunu şekilsel bazı ritüellere ve ahlaki tutuma indirgeyen Hristiyanlığın toplumsal hayata dair somut düzenlemeleri yoktur. Hayatı dinî ve seküler diye ayırıp dünya işlerini Sezar’a tahsis etmeyi kabullenerek kendi payına düşene çoktan razı olmuştur.
Hz. Peygamber döneminde Müslümanlar Medine’de egemen bir topluluk olma imkânını elde ettikten sonra toplumsal hayatı düzenlemek üzere peyderpey inen vahyin rehberliğinde kendi hukuk sistemlerini oluşturmuşlardır. Kur’an ve Hz. Peygamber’in uygulamalarına dayalı bu hukuk sistemi; fert, toplum, devlet, yönetim, siyaset, ekonomi, hukuk, sosyal hayat, devletlerarası ilişkiler gibi hayat alanlarının tamamında 13 asır boyunca uygulanmış, ümmet coğrafyasının hiçbir yerinde şeriatın uygulanabilirliği mevzusu tartışılmamıştır. Dahası, 20. yüzyılda Batılı ideolojileri referans alan seküler ulus devletler kurulduktan sonra bile Müslüman halk, laik devletin gözetim ve baskısı dışında kalan alanlarda şeriat hükümlerine göre hareket etmiştir. Dolayısıyla bu süre boyunca Müslümanlar zaten cari olan şeriat uygulamasını talep etmekten ziyade halifenin şeriattan sapması durumunda yapılması gerekenler, ehli hal ve’l akdin işlevi ve İslam devletinin vasıfları gibi konularla meşgul olmuşlardır. Bu dönemde halifeye telkin, tavsiye ve nasihatler içeren siyasetnameler kaleme almakla yetinmişlerdir.
Türkiye’de hilafetin kaldırılması ve modern hukuka geçiş sonrasında halkın bu yöndeki beklenti ve talepleri en sert şekilde ve acımasızca bastırıldı. Şeriat için dillendirilen çöl kanunları ve bedevi kültürü nitelemeleri bu dönemde egemen olan zihniyetin ürünüdür.
Sünni dünyada Cemaleddin Afgani’nin öncülük ettiği “temel kaynaklara dönüş” tartışmaları çerçevesinde bazı özgün fikirler ortaya konmuş olmakla birlikte Mısır’da “İslam, insanların bütün ihtiyaçlarına çözüm getiren bir nizamdır. Bu bakımdan hem ibadet hem inançtır. Hem madde hem manadır. Hem vatan hem vatandaştır. Hem kitap hem kılıçtır.” diyen Hasan el-Benna’nın kurduğu İhvan-ı Müslimin’in üç ana ilkesi Sünni coğrafya için büyük bir çığır açmıştır:
İslam kuşatıcı ve bizatihi mükemmel bir sistemdir. Hayatın bütün alanlarını kapsayan bir yoldur.
İslam iki temel kaynaktan neşet eder ve bunlara dayanır. Bu iki kaynak Kur’an ve Sünnet’tir.
İslam her zaman ve mekânda geçerlidir.
İslam şeriatının modern devletin ihtiyaçları için kâfi gelmeyeceği şeklindeki iddialar, 1947’de Pakistan ve 1979’da İran devrimleriyle birlikte pratik olarak çürütülmüştür.
Şeriat Nedir?
Arapça dilinde “şeriat” kelimesi “şe-re-a” fiil kökünden gelir. Lügat manası; insanı bir ırmağa, bir su kaynağına götüren yol demektir. Bu fiilin mastarı olan “şeriat” geniş suyolu anlamına gelir. Minhac kelimesi ise sözlükte açık yol, metot anlamlarına gelir.
Istılahî olarak, bir toplumun bütün fertlerini bağlayan kanunlara “şeriat” denir. Dolayısıyla şeriat ve menhec benzer anlamlara sahip olup insanın bütün yaşamında takip ettiği yol, hayat tarzı, benimseyip yaşantısında uyguladığı esaslar anlamına gelmektedir.
“Yoksa onların Allah'ın izin vermediği şeyleri (o fasit) dinlerinden kendilerine şeriat yapan ortakları mı var?” (Şuara, 42/21)
Aynı manayı ihtiva eden şeriat kelimesi Maide suresinde de şöyle geçmektedir:
“(Resulüm!) Sana da kendisinden önceki kitapları tasdik edici ve onları denetleyici olarak bu kitabı hak ile indirdik. Artık aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet. Sana gelen bu gerçeği bırakıp da onların isteklerine uyma. Her birinize bir şeriat ve bir yol yöntem verdik. Allah dileseydi sizi tek bir ümmet yapardı. Fakat size verdikleriyle sizi denemek istedi.” (Maide, 5/48)
Kavramsal açıdan şeriat kelimesinin kazandığı yaygın anlamı ise şöyle ifade edebiliriz: Allah tarafından peygamberi vasıtasıyla bildirilen hükümlerin hepsini kapsayan ilâhî kanun.
“O, size dinden Nuh'a tavsiye ettiğini, sana vahyettiğimizi, İbrahim’e, Musa'ya ve İsa'ya tavsiye ettiğimizi şeriat yaptı.” (Şura, 42/13)
“Sonra seni de din konusunda bir şeriat sahibi kıldık, ona uy; bilmeyenlerin heveslerine uyma.” (Casiye, 45/18)
Ayetlerden de kolaylıkla anlaşılacağı gibi her toplumun bağlı olduğu bir şeriat (hayat tarzı) ve menhec (bu hayat tarzına kaynak teşkil eden anlayış/metot) vardır. Bu, hak veya bâtıl olabilir.
İslam ve Şeriat İlişkisi
Şüphesiz ki her toplum kendi aralarındaki ilişkiyi tanzim ederken belli kurallar manzumesine ihtiyaç duyar. Konumuz açısından üzerinde durulması gereken asıl husus, toplumların bu teşri faaliyetlerini icra ederken hangi temel referanslara başvurduklarıdır. Basit veya karmaşık toplumların tümünde sahip oldukları ilişkinin karmaşıklığıyla orantılı olarak belli kaide ve kurallar vardır. Burada tartışma konusu olan, bir toplumun hukuk veya hukuksuzlukla yönetilmesi değil, oluşturdukları hukuk sistemine kaynaklık teşkil eden referans çerçevesi ve bu referans çerçevesinin meşruiyetidir.
Kur’an’a baktığımızda toplumların kendi hukuk sistemlerini oluştururken referans olarak atalar dini, gelenek ve kimi zaman heva ve heveslerini merkeze aldıklarını görüyoruz.
Kur’an ayetlerinden de açıkça anlaşılacağı üzere, ‘din’ ile ‘şeriat’ sözcükleri arasında, birbirlerinin yerine eşanlamlı olarak kullanılacak derecede sıkı bir ilişki vardır. Dolayısıyla Kur’an’da dinin, kendisine yüklenen genel anlamın yanında insanın bütün yaşamında benimsediği hayat tarzı, davranış ve ilişkilerinde bağlı kaldığı esaslar ile takip ettiği yol anlamına da geldiği görülmektedir.
“İşte Yusuf için böyle bir plan düzenledik. Yoksa, Allah dilemedikçe, hükümdarın dinine (kanununa) göre kardeşini alıkoyamazdı.” (Yusuf, 12/76)
Kur’an’da, Allah’ın (cc) bizler için seçip beğendiği dinin “İslam” olduğu belirtilmektedir.
“O, Nuh’a buyurduklarını, sana vahyettiklerimizi, İbrahim’e, Musa’ya ve İsa’ya buyurduklarımızı size din kıldı ki o dini ayakta tutasınız, o konuda ayrılığa düşmeyesiniz. Kendilerini davet ettiğin bu din müşriklere ağır geldi. Allah ona, (bu hak dine) dilediklerini seçecek ve ona dönüp itaat edenleri hidayete erdirecektir.” (Şura, 42/13)
“Allah nezdinde hak din (ed-dîn) İslam’dır.” (Âl-i İmran, 3/19)
“Kim İslam’dan başka bir din ararsa bilsin ki kendisinden (böyle bir din) asla kabul edilmeyecek ve o, ahirette ziyan edenlerden olacaktır.” (Âl-i İmran, 3/85)
İslam külli bir hayat telakkisidir. Eşyaya, hayata ve olaylara bir bütün olarak bakar. Zira, İslam tevhid dinidir. İslam, sosyal hayatı düzenleyen emir ve nehiyleri sebebiyle bireysel alana hapsedilemez. Dolayısıyla bir Müslümana “Bireysel ibadetinle yetin.” demek, dininin yarısından vazgeç anlamına gelir.
Sosyolojik açıdan da olaya baktığımızda insan, hem bireysel hem de toplumsal yönleri olan bir varlıktır. Hayatındaki bu özellik sebebiyle hayatı başkalarıyla paylaşmak ve başkalarıyla beraber yaşamak zorundadır. Hal böyle iken, insanın dünya ve ahiret saadetini temin etme iddiasındaki dinin, bizzarure insanın hem bireysel hem de toplumsal yönleri ile ilişkisi olacaktır. Bu demektir ki din bireysel değil, aynı zamanda sosyal bir olgudur. Bu sebeple, dinin toplumsal hayatla ilişkisinin bulunmadığı iddiası hem dini hem de insan tabiatını bilmemeyi gerektirir.
İslam, Hristiyan teolojideki gibi; ruhi-cismani, dinî-seküler, dünya-ahiret, Tanrı-Sezar ayırımını kabul etmez. Bizi, varlığı ve hayatı yaratan bir irade vardır; bu da Allah’tır. Hayatı yaratan bu irade, hayatı yönetme iradesine de sahiptir. İyi ve kötünün, helal ve haramın, hayır ve şerrin sınırlarını en iyi bu irade tayin ve takdir eder.
İslam dininin mensuplarına Allah tarafından Müslüman ismi verilmiştir. Bu da onların her yönüyle Allah’a teslimiyet içerisinde olmaları, bütün yaşayışlarında Allah’ın buyruklarına uymaları ve yasaklarından kaçınmaları sebebiyledir.
İslam, gerektiğinde fazlalıkların atılabileceği bir kültür öğesi değildir. Bütün emir ve nehiylerine tartışmasız ve pazarlıksız bir şekilde iman ile birlikte tam bir teslimiyet ister. Allah’ın hükümlerinin bir kısmına bile karşı olmak kişiyi dinden çıkarır.
“Hayır! Rabbine andolsun ki onlar, aralarında çıkan ihtilaflarda seni hakem tayin edip sonra da verdiğin hükme, içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın, tam bir teslimiyetle boyun eğmedikçe iman etmiş olmazlar.” (Nisa, 4/65)
“Yoksa siz kitabın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Sizden kim böyle yaparsa ona dünya hayatında rezillik, kıyamet gününde ise en şiddetli azaba uğratılmak vardır. Allah yaptıklarınızdan asla gafil değildir.” (Bakara, 2/85)
İslam inancına göre peygamber dâhil hiç kimse ilahi hukukun üstünde değildir. Bu hukuk karşısında hiç kimsenin ayrıcalığı ve üstünlüğü yoktur. Hüküm de emir de Allah’ındır.
“Aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet, onların arzularına uyma, Allah’ın sana indirdiği hükümlerin bir kısmından seni saptırmamaları için onlardan sakın (diye onu indirdik). Eğer yüz çevirirlerse bil ki Allah, (öyle istedikleri, bunu hak ettikleri için) onların bazı günahları sebebiyle başlarına bir belâ getirmek istiyordur. İnsanların birçoğu gerçekten Allah’ın yolundan çıkmışlardır.” (Maide, 5/49)
Şeriat karşıtlığının temel motivasyonu din düşmanlığıdır.
Müslüman kimlik altında Batı’nın 18. yüzyıldan kalma ödünç kavramlarıyla konuşmak, modernleşme serüvenimizle çok yakından ilişkilidir. Batı siyasal ekollerinden devşirilmiş kelime ve kavramlarla düşünme, Batılı değerlerin toplumsal meşruiyet kaynağı olarak görülmesi ve bu değerlerin tüm insanlık için iyilik ve doğruluk anlamında evrensel değerler olarak takdim edilmesi, esasında din olgusuna bakışla ilgilidir. Din, kişi ile Allah arasında bir inanç olarak metafizik ve ahiretle ilgili işlere baksın ve hayatımıza müdahale etmesin demenin başka türlü ifadesidir.
Modern hukuk, bilim, rasyonalite, demokrasi, özgürlük veya başka hangi kavramla ifade edilirse edilsin İslam, modern zamanlara özgü tanımların sınırlarına asla sığdırılamaz. Dahası bu kavramların her birinin dayandığı felsefi ve tarihî arka plan, bizatihi dine karşı verilen mücadele ve kavganın ürünüdürler.
İslam hukukunun gelişimindeki fasıla nedeniyle bazı İslami esaslar yeniden yoruma ihtiyaç hissediyorsa bunu başarmanın yolu Batı siyaset felsefesinin herhangi bir türünü kaynak edinmek veya din dışı arayışlara girmek değildir.
Şeriat kanunları denen formel hukuk uygulamalarının dinin bütün gayelerini müşahhas olarak gerçekleştireceği iddiasında değiliz elbette. Fakat, dinin inanç, ibadet ve ahlakla ilgili boyutuna methiye düzerken, ahkâmla ilgili boyutlarını tahfif etmek Kemalist ilahiyatçılara özgü bir garabettir. Zira, yüce dinimiz; ahlaki, maddi, ruhi, akli, ferdi, içtimai hayatın bütün yönlerini parçalanma kabul etmeyen bir bütün olarak değerlendiren eksiksiz bir tevhid dindir.
Son olarak, şeriat kurallarını güncel yaşamda insan onuruna yaraşır bir karşılığı ve uygulanabilirliği olmayan kurallar yığını olarak nitelemek, esasında Allah’ın ezelî ve ebedî ilmini inkâr etmektir. Tanrı’ya köylü muamelesi yapan bu müstağni kişilerin itibar edilecek hiçbir tarafları yoktur.
Rabbim bizi hayatın tüm alanlarında dini gereği gibi anlayan ve yaşayan kullarından eylesin.


