İfsadı Açık, Net, Kesin Bir Tavırla Reddetmek
Haksöz Dergisi Sayı: 400 - Temmuz 2024

Küresel çapta yayılan, yaygınlaştırılan ifsad olgusu yaşadığımız ülkeyi de giderek daha derinden etkilemekte ve içinde bulunduğumuz toplum adına her geçen gün biraz daha rezil, çirkin görüntülere yol açmaktadır. Hayatın amacını daha çok şeye sahip olmak ve tüketmek olarak belirlemiş, hazzı merkez alan, alabildiğine bencil, hevasını ilah edinmiş bir hayat algısı İslami, insani, ahlaki değerlere karşı adeta bir savaş yürütmektedir.

Bu durumun neticesi olarak haya, edep sınırları tümüyle yok sayılmakta, ahlaki değerleri tarumar eden davranış ve tutumlar fütursuzca, utanmazca sergilenebilmektedir. Gelinen noktada günahın, çirkinliğin işlenmesinden öte savunulması, teşvik edilmesi, özendirilmesi olgusuyla karşılaşmaktayız.

Yaz mevsiminin gelmesiyle bilhassa büyük şehirlerin sokaklarına, meydanlarına yansıyan teşhircilik olgusunu görmezden gelmek mümkün müdür? Bu hal açıklık olarak tanımlanabilecek bir durum olmaktan çıkmış, düpedüz çıplaklık boyutlarına varmıştır. Sokaklarda, meydanlarda, ulaşım araçlarında, alışveriş mekânlarında kısacası kamusal alanın tamamında inanılmaz bir ahlaksızlık ve edepsizlikle bedenlerini sergileyenlerin pervasızlığı hepimiz adına bugün için büyük bir utanç, yarınlar için korkunç bir tehdit kaynağıdır.

Çürümenin Sınırı Yok!

Maalesef had bilmezlik ve azgınlık belli ahlaksızlık, edepsizlik türleriyle sınırlı kalmamakta; çok çeşitli biçimlerde karşımıza çıkmaktadır. Bunun örnekleri çoktur. İşte yabancı dilde her biri farklı türden cinsî sapkınlık türlerinin isimlerinin baş harflerinin yan yana dizilmesiyle ifade edilen bir hayasızlık halinin normalleştirilmeye, meşru gösterilmeye çalışıldığına, hatta daha da ötesi özendirilen bir kimlik şeklinde adeta bayraklaştırıldığına şahitlik etmekteyiz.

Onur kavramının böylesi büyük bir şerefsizliğe alet edilmesi bile başlı başına bir utançtır, kepazeliktir. Bu hal şüphesiz tam tekmil bir çürüme durumudur. Allah’ı ve ahiret gününü unutan, unutturan bir hayat tarzının insanı, insanlığı ne hallere sürükleyebildiğinin, nasıl bir bataklığa mahkûm ettiğinin göstergesidir.

İnsanlık şerefi, toplumsal huzur ve gelecek nesiller adına çok acı ve korkutucu olmakla beraber bu durum aslında sürpriz değildir. Rabbu’l-Âlemin’e teslimiyet ve hududullaha riayet yerine hevayı ilah edinenlerin ölçüsüzlüğünün, sınır tanımazlığının ortaya bu tür çirkinlikler çıkartması normal, bir anlamda kaçınılmaz bir durumdur. Çünkü biliyoruz ki insan ya Rabbine iman ve itaat eder ya da tuğyana sürüklenir, tağutlaşır. Eğer Rabbu’l-Âlemin’in vazettiği sınırlar gözetilmezse insanın nerde duracağı bilinmez.

Bazıları, belki belli bir süre için birtakım örfi, toplumsal kuralları, gelenekleri gözeterek birtakım aşırılıklardan uzak durabilir ama bunun garantisi yoktur. Değil mi ki asli sınırlar aşılmaktadır, ahiret hesabı unutulmuştur, işte orada heva ve hevesin insanı her türlü çirkinliğe sevk etmesi tehlikesi belirmiştir.

Resulullah (s) utanma (hayâ) duygusunun, ilk insandan bugüne kadar tüm insanlık ailesinin ortak bir değeri olduğunu şöyle bildirir: “İlk nebilerden itibaren halkın hatırında kalan bir söz vardır: Utanmadıktan sonra dilediğini yap!” (İza lem testehi fefal ma’şit) (Buhari, ‘Enbiya’, 54, ‘Edeb’, 78) Yine Nebi’nin buyruğuyla sabittir ki “hayâ imandandır.”

Helake Sürüklenmek

Karşılaştığımız kötülüklerin, sapkınlıkların, aşırılıkların, üzücü, can yakıcı manzaraların sonuç itibariyle hep iman zaafının, Allah Teâlâ’ya teslimiyet noktasında ortaya çıkan gevşekliklerin, tutarsızlıkların alametleri olduğuna kuşku yoktur. Buna, Aziz ve Celil olan Allah’ın en güzel biçimde (ahsen-i takvim) yarattığı insanın esfeli’s-safilin’e yuvarlanması süreci de diyebiliriz. Gerçekten de bu had bilmezlik birilerini aşağıların aşağısı bir duruma düşürmekte, kendilerinde insan olma şerefinden, güzelliğinden, ayrıcalığından zerre miktarı eser bırakmamaktadır.

Lut kavmini helake götüren iğrenç suçları alenen savunan, bunu bir hayat tarzı olarak başkalarına benimsetmeye çalışan, bu çirkinliğe, iğrençliğe karşı çıkanları bağnazlıkla, nefret dolu olmakla, tahammülsüzlükle suçlayanların çokluğu, pervasızlığı ve gördükleri destek tehdidin büyüklüğüne işaret etmektedir.

Daha çok eğitimli kesimlerde ve hassaten üniversite ortamlarında bu çirkinliğin meşru sayıldığını, çok rahat savunulabildiğini ve bu rezilliğe karşı çıkanların baskı altına alınıp adeta sindirilmeye çalışıldığını görmekteyiz. Bu durumun neticesi olarak temelsiz, anlamsız bir özgürlük yaklaşımıyla ve en az onun kadar saçma bir tahammül ve saygı anlayışıyla Allah Teâlâ’nın açıkça lanetlediği bir fiile, bir cürme, bir ahlaksızlığa karşı edilgen, pısırık tavırlar sergilenebildiğine şahitlik etmekteyiz.

Oysa bu çirkinlik her ortamda en açık, en net ifadelerle lanetlenmeli, bu zulme kayıtsız-şartsız tavır alınmalıdır. Bu çirkinlik toplumsal yapıda farklı bireylerin tahammül gösterilmesi gereken bir tercihi falan değildir, doğrudan çürümedir ve toplumu çürütmeye yönelik bir azgınlıktır.

Biz hakkı, hakikati en net biçimde haykırmak durumundayız. Hicr suresinin 94. ayetinde Rabbimiz “Emrolunduğun şeyi açıkça söyle ve müşriklere aldırış etme.” buyurmaktadır. İnsanların levminden, kınamasından, ayıplamasından çekinmek müminlere yakışmaz. Rabbu’l-Âlemin Kehf suresinin 29. ayetinde “De ki: Hak, Rabbinizdendir. Artık dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin...” buyuruyor.

Biz türlü hesaplar, kaygılar, hedefler peşindeki insanları değil, ancak Rabbimizi razı etmekle mükellefiz. Kulak verir, kendilerini düzeltirlerse seviniriz, günahta ısrar ederlerse yapacağımız bir şey yoktur, tebliğ vazifemizi ifa etmiş oluruz.

Hayat Tarzınızdan ve Taptıklarınızdan Nefret Ediyoruz!

Bu noktada sapkınlığa karşı duyarlılığın nefret suçu vb. kavramlarla karalanmaya, baskılanmaya çalışıldığı görülmektedir. İman edenler açısından tablo nettir. Ortada gerçekten de nefret etmeyi gerektiren bir azgınlık ve zulüm vardır. Lut’un (as) ifadesiyle “âlemlerde daha önce kimsenin yapmadığı bir çirkinlik” (Araf, 80) elbette nefret etmeyi gerektirir. Fıtratı bozmaya, nesilleri ifsada yönelik bir azgınlıktan, cürümden nefret etmeyeceğiz de ne yapacağız?

Ortada bir günah, zulüm, azgınlık varsa elbette nefret de olmalıdır. Nitekim İbrahim (as) azgınlaşan kâfirlere “Sizinle aramızda hiçbir zaman bitmeyecek bir düşmanlık ve nefret (adavetu velbağdau ebeden) vardır.” (Mümtehine, 4)) dememiş miydi? Elbette müminlere yakışan şey bu tarz azgınlıklardan, çirkinliklerden tam bir kopuşla, ayrılışla, buğz ve nefretle uzaklaşmaktır.

Tavrımız net olmalı, ikircikli tutum ve yaklaşımlara prim vermeyen bir yaklaşım içermelidir. Günaha açıkça günah diyemeyen, zulme tavır alamayan, azgınlık, fesat ve tuğyanı lanetleyemeyen bir duruş mümince bir duruş değildir. İman tavır gerektirir. Tavır içermeyen, tavra dönüşmeyen iman, sahibini felaha götürmez.

Haktan Her Türlü Uzaklaşma Sapıklık Demektir!

Öte yandan sapkınlığa karşı tavır alırken bütüncül bakmak ve tutarsızlığa düşmemek durumundayız. Mesele sadece cinsî sapkınlıktan ibaret değildir. Rabbu’l-Âlemin’in şeriatından uzaklaşmayı getiren, O’nun hükümlerini yok sayan, çiğneyen, otoritesini belirleyici kabul etmeyen her türlü yaklaşım tarzı ve bu yaklaşım tarzının ürettiği davranış biçimi sapkınlıktır. Tehdit derecesi elbette değişebilir ama Allah ve Resulü’nün belirlediği sınırları aşan her tür eğilim ve tutum özünde sapkındır ve sahibini ateşe sürükler.

Müminler Rabbu’l-Âlemin’in emir ve nehiylerini ciddiye alırlar, O’na tam bir teslimiyetle bağlanırlar, pazarlıklı, ikircikli tutumlardan kaçınırlar. Bu tavrın en önemli göstergesi kendi hayatımızda, ilişkilerimizde güzel örneklikler oluşturmaktır. Başkalarının suçlarının, günahlarının büyüklüğüyle asla kıyaslamadan kendi zaaflarımızı, kusurlarımızı gidermeye çalışmaktır. Asla rehavete kapılmamak, şeytanın aldatmasına karşı sürekli teyakkuzda olmaktır. Nitekim Resulullah (s) mümini şöyle vasfetmiştir:

Mümin günahlarını hayalinde öylesine büyütür ki sanki kendisi bir dağın eteğinde oturuyormuş da dağ üzerine çökecekmiş zanneder. Günaha düşkün kimse ise günahlarını burnunun üstüne konan bir sinek gibi görür.” (Buhari, ‘Daavat’)

Maalesef, nefsin arzu ve isteklerinin belirleyici olduğu, buna bağlı olarak hududullahın hafife alındığı bir zemin her yerde etkisini hissettirmektedir. Helal ve haram ayrımının geçiştirildiği, günahların basite alındığı, ifsadın kişisel tercih olarak görülüp önemsiz addedildiği, çürümenin, yozlaşmanın, sapıtmanın farkına varılmadığı bu ortam, bu zihniyet, bu yaklaşım biçimi farklı araçlar ve propaganda yöntemleriyle mütemadiyen çoğaltılmakta, dayatılmaktadır.

Buna karşın Allah Azze ve Celle’nin mümin kimliğinin ayırt edici bir vasfı olarak tayin ettiği emri bil maruf ve nehyi anil münker görevi, dinî kaygı sahibi çevreler arasında dahi ihtiyari, yani isteğe bağlı bir uğraş, adeta hassasiyet sahibi insanların özel bir merakı gibi algılanmaktadır. Dolayısıyla toplumu kuşatan günah dalgasına karşı uyaran, hakkı hatırlatan, gerektiğinde lanetleyen sesler cılızlaşmaktadır.

İşte tam burada zihnimiz net, kalbimiz berrak olmalı, sesimiz gür çıkmalıdır. Şüphesiz Allah Teâlâ’nın arzında, O’nun emir ve nehiyleriyle çelişen her tür eğilim, söz ve amel insanı yaratıcısından uzaklaştırmaya, hevasına tapınmaya ve sonuçta gaflete, dalalete ve zillete sürükleyen sapma alametidir. İnsanları el-Halık olduğu gibi el-Hâkim de olan Rabbu’l-Âlemin’in yolundan başka yollara sürükleyen her türlü çağrı, çaba ve yönelimin kulu insan olma şerefinden koparıp hayvanlardan da daha aşağıya yuvarladığı açık bir hakikattir.

Rıdvan Kaya Arşivi