1988 yılında Konya Selçuk Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümüne öğrenci olarak kayıt yaparken, İstanbul’da Fevzi Zülaloğlu1 ile başlamış olan Kur’an’ı doğru anlama çabamı Konya’da da sürdürme konusunda bir rol model arayışındaydım. “Zor zamandaydık ve zor zamanda konuşan az insan vardı.” düşüncesiyle Ahmet Baydar,2 “Murat ilahiyata git, Sait Şimşek ile tanış. Aklındaki soruları ona sorabilirsin.” demişti. Öğrenciyken küçük bir mealli Kur’an taşırdım yanımda. Üniversite kampüsü şehir merkezinin o dönemde (1988-1992) 20 km. kadar dışında kalıyordu. Otobüsler çok kalabalık da olsa meali çıkarıp anlamadığım yerlere soru işareti, şaşırdığım yerlere ünlem koyuyor ve dört yıl boyunca neredeyse her hafta Sait Şimşek’i ziyaret edip sorularımı ona yöneltiyordum. Kendisi bir defa bile “Murat yoğunum.” ya da “Senin Arapçan bile yok, kendini âlim mi sanıyorsun?” tarzında bir şey söylemedi. Hep okumaya ve düşünmeye sevk etti. Cevabını bilemediği soru olduğunda not alıyor, sonraki hafta cevaplıyordu. Bu süreçte, ilmî merakımı teşvik eden ve düşünmeye yönelten Sait Hoca, hayatımda silinmez izler bıraktı.
Dört yıllık lisans eğitimim bittikten sonra bedelli askerlik yapmak istediğim için askerliği erteleme yollarından birinin yüksek lisans olduğunu duymuştum. İngiliz dili ve edebiyatı hocalarımın beni yüksek lisansa kabul etmelerini beklemediğimden bu amaçla Sait Şimşek’i ziyaret ettim. “Murat senin Arapçan yok. Arapça lazım olmayan bir ana bilim dalına götüreyim seni.” dedi. Beni Din Eğitimi Öğretim Üyesi Abdullah Özbek’in yanına götürdü ve “Murat’ı yüksek lisansa al, yapar bu işi.” dedi. Özbek, “Arapçan var mı? Arapça yoksa olmaz.” deyince Sait Hoca, “Murat sınava 6-7 ay var. Git biraz Arapça çalış.” dedi. O teşvikle Arapça öğrenmeye başladım. Cantaş Yayınları kasetli Arapça öğretim setini bitirdiğimi hatırlıyorum. Din Eğitimi alanında yüksek lisans yaparken Arapça az lazım oldu ama bu vesileyle Arapçaya giriş yapmış oldum.
Yüksek lisansı bitirdiğimde hâlâ bedelli askerlik çıkmamıştı. Bu sefer doktora yapmalıydım. Abdullah Özbek’e niyetimi beyan ettim. “Murat, doktora öğrencisi almayacağım.” dedi. “Çoluk-çocuk iş güç.” desem de Özbek, “Hayır açmayacağım.” dedi. Soluğu Sait Hoca’nın yanında aldım. “Hocam Abdullah Özbek doktora açmıyor. Ne yapacağım şimdi?” dedim. Bir şey demeyince cesaretimi topladım. “Hocam haddi aşmak olmayacaksa tefsirde doktora yapsam olur mu?” diye sordum. “Olur.” deyince öyle bir sevindim ki daha sınava girmeden Sait Şimşek’ten çalışabileceğim bir konu alıp yola koyuldum; çünkü tefsiri Din Eğitimi alanından daha çok seviyordum. Sınav sonrasında bana, “Murat bazı ilahiyat öğrencilerinden Arapça sorularını daha iyi cevapladın.” dedi. Doktora sonrası yıllardır karşılaştığım “mesleki şovenizm”,3 Şimşek’in yanından bile geçmiyordu.
Biz doktora yaparken (1997-2003) Çok zeki biri olduğu konuşulurdu. Bir defasında başka bir tefsir hocası, “Adam zeki, lafın bir orasından giriyor bir burasından.” diye birini eleştiriyordu. Muhtemelen kastettiği Sait Şimşek idi. Şimşek iki lisans birden okunabildiği dönemde birini tercihe zorlanmış ve o ilahiyatı seçmişti.
Öğrencilerinden Fethi Ahmet Polat’ın4 doktora tez savunmasında jüri üyelerinden biri âdeta ferman okur gibi “Bu tez, her ne kadar eleştiriyormuş gibi görünse de alttan alta Türkiye’ye komünizmi tanıtmaktadır.” ifadesini içeren uzun bir değerlendirme yapmıştı da Şimşek, müdahale ederken yaşça kendisinden büyük jüri üyesini asla saygı sınırlarını aşmayacak şekilde uyarmıştı.
Doktoram 2003’te bittikten sonra da Sait Şimşek ile irtibatımı koparmadım. Onun ev sohbetlerine de lisansüstü derslerine de epeyce katıldım. O, ilmî düzeyi yüksek oturumlarda her şeyin tartışılmasını normal görürdü. Hemen her şeyin tartışılabilir oluşu, bazen öğretim üyesi düzeyinde bile katılımcılara ağır gelirdi. O, benimsemediği görüşleri dinlemeyi ve değerlendirmeyi “ufuk açıcı bir imkân” olarak görürdü.
Odasına gidip çayını içmeyi, masasını silmeyi, kitaplığını düzeltmeyi, okumadığı dergileri alıp okuma ihtimali olanlara vermeyi severdim. Kendisi nadiren bir konu açardı. Bu nedenle hep sorularımla yanına gitme ihtiyacı hissederdim. Onunla tanışmadan önce “uzun konuşmayı bir erdem” sanırdım. Bir konuda ne kadar uzun yorum yapabiliyorsam o kadar iyidir, zannederdim. Onunla görüşe görüşe gerektiği oranda kısa cevabın faydasını öğrendim. Böylece vakit israf olmuyordu.
Şimşek, müfessirin tefsir etme şartları arasında “dönemin fikir akımlarını bilmeyi” de gerekli görürdü. Gerçekten de dünyadan haberi olmayan; gazete, dergi vs. okumayan müfessirin yaptığı tefsirin ümmete faydası nedir ki?
Kendi görüşünü zayıf delillerle destekleyen bir durumla karşılaşırsa “Muhatabım nasılsa meseleyi iyi bilmiyor, ses etmeyeyim.” demezdi. Sözgelimi o, Hızır diye bilinen fakat adı Kur’an’da geçmeyen sâlih kulun öldüğünü düşünse de bu düşüncesine, “Biz senden önce kimseyi ölümsüz kılmadık.” (el-Enbiyâ, 21/34) ayeti delil getirildiğinde bu delilin zayıflığına işaret edip “Bir kimse Resulullah’tan (s) sonra ölmüş olmakla ölümsüz olmaz ki.” demişti. Yani o, dinî metinleri anlarken ve yorumlarken sağlam bir metodoloji ve eleştirel düşünceyi benimsiyordu. Bu da onun ilmî dürüstlüğünü gösteriyordu.
05.10.2020 tarihinde, “Hocam, İngiliz Dili ve Edebiyatı’ndayken (1988-1992) size neredeyse her hafta gelip soru soruyordum. ‘Kendini ne sanıyorsun? Meşgulüm biraz!’ deseydiniz bu hayır hasenat ortaya çıkmayacaktı büyük ihtimalle. Teşvikiniz için Allah razı olsun, sevabınızı kat kat versin.” diye yazmıştım ona. Yanıtı şöyle olmuştu: “Allah cümlemizden razı olsun. Sen de gelen öğrencilere meşgulüm deme. Benim hakkımı ödemiş olursun.”
Sonuç
Sait Şimşek, sadece bir akademisyen değil, aynı zamanda öğrencilerine yol gösteren bir rehber ve düşünce dünyamı zenginleştiren bir öğretmendi. Onun sayesinde tefsir ilminin derinliklerine inerken, adalet ve bilgiye olan bağlılığını da örnek aldım. Sait Hoca’nın teşvikleri ve sabrı, benim akademik yolculuğumda önemli bir rol oynadı ve bana ilmî çalışmalarımda rehberlik etti. Bugün, onun bana öğrettiği değerleri ve metotları kendi öğrencilerime aktararak onun hakkını ödemeye çalışıyorum. Şimşek gibi değerli hocalarımızın anılarını ve öğretilerini yaşatmak, bizim için hem bir görev hem de bir onurdur. Allah, Sait Şimşek ve onun gibi değerli hocalarımıza rahmet etsin.
1- Fevzi Zülaloğlu; Ramazan Risalesi¸ Mü’minlerin Özellikleri, Makbul Dualar adlı kitapların yazarı.
2- 1952 doğumlu Ahmet Baydar; İbrahimî Okuyuş, İki Deniz Arasında Vahiy, Kur’an Açısından Korku ve Büyü, Modernleşme Sürecinde Kur’an ve Müteşabihler, Endülüslü Zidyar (Son Anka), Modern Yalnızlığa Karşı Evrensel İslam Ailesi adlı eserlerin yazarıdır.
3- Mesleki şovenizm, bir kişinin kendi mesleğini diğer mesleklerden üstün görme eğilimini ifade eder. Sözgelimi ilahiyat mezunu olmayan kimselerin ilahiyat alanında lisans üstü çalışma yapmaları bazen istihza ile karşılanır.


