İsrail’in Avrupalı Faşistlerle İttifakı Kim İçin Tehdit?
Haksöz Dergisi Sayı: 400 - Temmuz 2024

Batı demokrasisi olarak adlandırmaya devam ettiğimiz yeni nesil siyasi liderler herkesin görebileceği kadar göz önünde duruyorlar: Enerjileri ve karizmaları var. Herkesin anlayabileceği bir dil konuşuyorlar. Bugünün seçkinleri tarafından ihmal edilen bir seçmen kitlesiyle bağlantı kuruyor, stratejik sabra sahipler ve bir sonraki seçim için planlar yapıyorlar. Ayrıca ne düşündükleri konusunda da net duruyorlar. “Batı medeniyetinin” İslam tarafından, “yerli halkların” göçmenler tarafından tehdit edildiğine, medeniyetler çatışmasına ve büyük değişim teorisine inanıyorlar. Bunlarla beraber fiziksel olarak olmasa da sözel olarak İsrail yanlısıdırlar.

Tırnak işareti kullanıyorum çünkü yakın tarihte bile “Yahudi-Hristiyan” medeniyeti kavramı saçmalıktır.

Ne 16. yüzyıl İngiltere'sinde ne de 1930'ların Almanya'sında hiç kimse “Yahudi-Hristiyan” medeniyetinden bahsetmeye cesaret edemezdi çünkü Yahudilere en çok zulmedenler Hristiyanlardı. Maalesef gerçekler iyi yapılan bir propagandanın önüne geç(e)mez.

Yakın zamanda İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu bir Fransız televizyonuyla röportajında, kendisine, “müttefiklerin Normandiya çıkarması ile İsrail'in Gazze'ye saldırısını kıyaslayıp kıyaslayamayacağı” soruldu. Netanyahu, Fransızca cevap verdi. “Bizim zaferimiz sizin zaferinizdir! Bu Yahudi-Hristiyan medeniyetinin barbarlığa karşı zaferidir. Bu Fransa'nın zaferidir! Biz İsrail’de kazanırsak siz de burada kazanırsınız.

Büyük bir Fransız (ticari) televizyon kanalının, savaş suçlarından tutuklama emri bekleyen bir adama ekranlarını açması Paris'te büyük bir gösteriye neden oldu. Ancak bu görüntü aldatıcı olmamalıdır.

Siyasi Çıkarlardan Daha Fazlası

Netanyahu'nun, Gazze'ye yönelik saldırıya Haçlıların anlayacağı şekilde çerçeve çizmesi, Fransız siyasi yelpazesinin geniş kesimleri tarafından paylaşılıyor ve başta Cumhurbaşkanı Emanuel Macron olmak üzere herkes bu sularda oynuyor.

Macron'un “İslamcı bölücülük” olarak adlandırdığı şeyi kriminalize etmekten 6 milyon Müslüman Fransız vatandaşının dinî ibadet özgürlüğünü hedef almaya az bir adım kaldı.

Ancak Macron yönetimindeki liberalizmin çöküşünden, aşırı sağın poster çocuğu ve bir gün başbakan olacağı söylenen Jordan Bardella kadar kazançlı çıkan kimse yok. “Seine-Saint-Denis'de yaşadığım tüm mahallelerde bir yürüyüşe çıkın.” dedi 2021'de, “birkaç yıl içinde Fransa'nın çehresini değiştirebilecek” bir “demografik deniz değişiminden” söz etti.

İsrail'in, Bardella, Hollanda Özgürlük Partisinden Geert Wilders, İspanya'nın aşırı sağcı partisi Vox'un lideri Santiago Abascal ve aşırı sağcı parti Almanya İçin Alternatif'i kucaklamasını sadece siyasi fırsatçılık olarak değerlendirmek büyük bir hata olur.

Doğrudur. Aşırı sağın son Avrupa Parlamentosu seçimlerinde elde ettiği başarı İsrail'de büyük bir sevinçle karşılandı. Bunu İspanya, İrlanda, Norveç ve Slovenya'nın Filistin devletini tanımasının bir sonucu olarak gördüler. İsrail Dışişleri Bakanı Israel Katz, Filistin devletini tanıdıkları için “siyasilerin seçmenler tarafından cezalandırıldıklarını” iddia ederek İspanya liderlerini yüzlerinde yumurta ile gösteren İngilizce ve İspanyolca bir tweet attı.

İsrail Dışişleri Bakanı Katz “İspanyol halkı, Pedro Sánchez ve Yolanda Díaz koalisyonunu seçimlerde büyük bir yenilgiye uğratarak cezalandırdı. Hamas katillerini ve tecavüzcülerini kucaklamanın bir işe yaramadığı ortaya çıktı.” diye yazdı.

Aşırı sağcı Yamina oluşumunun eski üyesi ve şimdi İsrail'in diaspora işleri bakanı olan Amichai Chikli, Belçika Başbakanı Alexander De Croo'nun istifasına sevindi. De Croo geçtiğimiz Kasım ayında ilk rehinenin serbest bırakılmasından önce Refah'a gitmiş ve Gazze'de sivillerin katledilmesini kınayan neredeyse Avrupa'da tek ses olmuştu. Chikli, “Terörü desteklemek Belçika halkında yankı bulmuyor.” diye açıklama yaptı.

Bununla birlikte, günümüz İsrail'inin Avrupa'daki aşırı sağ ile geliştirdiği bağlar siyasi çıkarlardan daha derinlere iniyor. Bir Haaretz köşe yazarının ifade ettiği gibi “vizyonsuz bir sevinçten” daha fazlasını gösteriyor.

Kutsal Olmayan İttifak

Aşırı sağcı grupların Yahudilere karşı besledikleri nefrete benzer bir şekilde Müslümanları şeytanlaştıran Avrupalı siyasi partilerle kurulan ittifak, bir flört eyleminin ötesine geçti. Sözde olduğu kadar eylemde de hızla çok daha kapsamlı bir ittifaka dönüştü. Aşırı sağın İsrail'e yönelik bu destek ifadelerinin sadece retorikten ibaret olduğunu düşünen herkes neler olduğuna bakmalıdır.

Wilders'in müttefiki Gideon (Gidi) Markuszower'in Hollanda'nın yeni göç ve iltica bakanı adaylığı, İsrail doğumlu bu kişinin MOSSAD ile bağlantılarına dair endişelerin Hollanda İstihbarat Servisi (AIVD) tarafından dile getirilmesinin ardından iptal edildi.

Aşırı sağcı bir hükümetin kurulma ihtimali, İsrail güvenlik servisleri tarafından hükümetin en üst kademelerine adam yerleştirmek için altın bir fırsat olarak görülüyor. Ancak çoğu zaman onlara ihtiyaç bile duyulmuyor.

Gazze saldırısı başladığından bu yana Sırbistan'ın İsrail'e silah ihracatı hızla arttı. Balkan Araştırmacı Habercilik Ağı1 ve Haaretz, geçen yılın Ekim ayından bu yana Belgrad'dan Beerşeba'ya 15,7 milyon avro (yaklaşık 17 milyon dolar) değerinde silah taşıyan altı İsrail askerî uçuşu yapıldığını duyurdu.

Sırbistan Cumhurbaşkanı Aleksandr Vucic şubat ayında yaptığı açıklamada Netanyahu ile “ikili ilişkilerin daha da ilerletilmesi” konusunu görüştüklerini ve İsrail Başbakanı’nın, kendisi için “Hem sözde hem de eylemde verdiği sarsılmaz destek için şükranlarımı ifade ediyorum.” dediğini söyledi.

Vucic'in Sırp milliyetçiliği, Balkanlar'da sallantıda olan barışı bozuyor. Kısa bir süre önce Belgrad'da düzenlenen bir mitingde Bosna-Hersek'teki Sırp liderliğindeki entitenin lideri Milorad Dodik ile birlikte bölgedeki etnik Sırplara birlik çağrısında bulundu.

Dodik, Sırp liderliğindeki oluşumun, Sırp Cumhuriyeti'nin Dayton anlaşmalarına bağlı olduğunu iddia etti ancak bu oluşumun yakında “statüsünü çözmek” için Sırbistan'ın desteğini aramak zorunda kalacağını ekledi. Bu durum, iki oluşumdan (Boşnak-Hırvat Federasyonu ve Sırp Cumhuriyeti) meydana gelen bir Bosna devleti ve zayıf bir merkezî hükümeti bir arada tutan Dayton anlaşmalarına yönelik üstü kapalı bir tehdittir.

Dodik, “Bu kadar haince ve kötü niyetle, yanlış ve gizlice soykırımı bu ulusun kalıcı bir özelliği olarak empoze etmeye çalışanlarla birlikte yaşamak imkansızdır, ki öyle değildir.” dedi.

Dodik, 1995 yılında Srebrenica'da gerçekleşen katliama atıfta bulunuyor. Birleşmiş Milletler, 1995 Srebrenica Soykırımı Anma ve Yansıma Günü'nü tesis eden bir kararı onayladıktan sonra, katliam için yıllık bir anma günü belirlenmiş oldu. Jerusalem Post'un bu holokost inkârcısına, yaltaklanma demesek de eleştirel olmayan bir röportajda geniş yer vermesi tesadüf değildir.

Dodik, Srebrenitsa katliamı hakkında şunları söyledi: “Buna soykırım denemez. Tüm profesyonel yaşamlarını soykırım çalışmalarına adamış olan yetkili uzmanlar bunun bir soykırım olmadığını tespit etmişlerdir. Bu konuda otorite sahibi olan herkes bunun soykırım olmadığını söylüyor. Ben bu insanlara, bunun bir soykırım olduğuna karar veren politikacılardan daha çok güveniyorum.

Elbette bu sözler, “Srebrenitsa'nın soykırım olmaması” ile Gazze'deki Filistinlilerin ya da habercinin deyimiyle “sözde Filistinlilerin soykırıma uğramaması” arasında paralellik kuran Jerusalem Post röportajcısının kulağına küpe oldu.

Dodik şöyle dedi: “Batıda beni sevmiyorlar, çünkü aklımdakileri doğrudan söylüyorum. Ancak tarihe dönüp bakarsak Filistinliler ve Yahudiler arasında hiçbir zaman barış içinde bir arada yaşama olmamıştır, tıpkı burada, Bosna Hersek'te Müslümanlar ve Sırplar arasında bir arada yaşamanın mümkün olmadığı gibi.

İşgal ettiği topraklardan olabildiğince çok sayıda Filistinliyi zorla çıkarma niyetinde olan bir İsrail hükümeti ile olabildiğince çok Müslümanı Avrupa'dan kovmak isteyen Avrupalı aşırı sağcılar arasındaki evlilik tesadüf değildir.

İsrail'in “barbar güçlerin kuşatması altında demokratik bir devlet olduğu” imajına kılıf bulunmaya çalışıldığını zaten biliyoruz. İsrail'in Gazze'ye yönelik savaşı dokuzuncu ayına girerken, demokrasi dilini konuşmak için hiçbir çaba gösterilmiyor.

Bulaşıcı Faşizm

İkinci Dünya Savaşının hemen başındaki kötü şöhretli bir olayın yakın zamandaki yıldönümü de aydınlatıcı oldu. Temmuz 1939'da 900'den fazla Yahudi mülteciyle Küba'ya doğru yola çıkan St. Louis gemisinin ABD ve Kanada tarafından geri çevrildiği bir gündü. Gemi Avrupa'ya geri dönmek zorunda kaldığında, Adolf Hitler radyoda Yahudilerden nefret edenlerin sadece Naziler olmadığını haykırdı. Nazi diktatörü “Bakın bütün dünya Yahudilerden nefret ediyor.” dedi.

Bu, İsrail'deki tartışma programlarında ve sosyal medyada bugün Filistinlilerle ilgili yaygın bir düşünce olarak yer alıyor. Filistinlileri Gazze ve işgal altındaki Batı Şeria'daki evlerinden zorla çıkarmanın sebebi, “onları başkalarının da burada istememesi” durumu olarak gösteriliyor.

Hitler bugünlerde İsrail için oldukça iyi bir rol model haline geldi. Likud'un eski milletvekillerinden Moshe Feiglin geçen hafta bir televizyon programında yaptığı konuşmada Hitler'e atıfta bulunarak şunları söyledi: “Hitler'in dediği gibi, 'Bir Yahudi kalırsa ben yaşayamam!' Gazze'de bir tane 'İslamo-Nazi' kalırsa bizler de burada yaşayamayız.

Bu bir faşizmdir ve bu düşünce İsrail medyasında giderek yaygınlaşmaktadır. Tüm eski tabular ortadan kalktı. Aşırı sağcı Itamar Ben Gvir “Zafer için Gazze'den göçü teşvik etmeliyiz.” diyor. Bu çağrıyı dillendiren sadece kendisi de değil, başkaları da ona eşlik etmektedir.

İşte bu yüzden Avrupa'nın faşistleri İsrail'in faşistlerinin ruh ikizi olarak kolayca kabul görüyor. Bu, tarihle ilgili değil. Bugünkü İsrail'le ilgili. Avrupa'da kaç milyon Yahudi’nin faşizmin kurbanı olduğu önemli değildir. Gerçek antisemitlerin bugün onların yatak arkadaşları olması da önemli değil. Önemli olan ortak bir düşmanda ortak bir neden bulmuş olmalarıdır. Avrupalı faşist aşırı sağ için, İsrail “isyancı bir Müslüman azınlıkla nasıl başa çıkılacağına dair” bir rol model haline gelmiştir.

Ancak İsrail için bu yolu izlemenin belirgin tehlikeleri var. Çünkü Müslümanların azınlıkta olduğu bir toprakta değiller. Kendi devletlerinde bile çoğunluk değiller ve azınlık oldukları bir bölgedeler. Dahası, “Yahudi Devleti” Müslüman dünyasının çevresinde değil bilakis tam ortasında yer alıyor. Bu 1948'in tekrarı da değil, en azından Filistinliler için.

İsrail, Batı Şeria'da büyük bir etnik temizlik hareketine girişirse Ürdün patlak verecek ve İsrail'in en uzun kara sınırı boyunca aktif bir direniş hareketinin üssü haline gelecektir. İsrail bir daha asla sakin sınırlara sahip olamayacaktır.

Apartheid, üstünlükçü bir Yahudi devleti, Filistinlilerle olan çatışmasına nihai bir çözüm bulma çabasıyla faşizmi ideoloji olarak benimserse düşündüğünden daha kısa sürede varoluşsal bir anla karşı karşıya kalacaktır. Ortadoğu'da bir Yahudi devletinin varlığına yönelik, İsrail liderlerinin bugünkü söz ve eylemlerinden daha büyük bir tehdit yoktur.

Ve dünyanın dört bir yanındaki Yahudiler için, 1930'larda olduğu gibi şimdi de İsrail ile ortak nedenler bulan faşistlerin Avrupa'da yeniden iktidara gelmesinden daha büyük bir tehdit de yoktur.


1- BIRN, Güney ve Doğu Avrupa'da ifade özgürlüğü, insan hakları ve demokratik değerleri destekleyen sivil toplum kuruluşlarından oluşan bir ağ.

Yazar Hakkında: David Hearst, Middle East Eye'nin kurucu ortağı ve genel yayın yönetmenidir. Bölge üzerine yorumcu ve konuşmacıdır ve Suudi Arabistan üzerine analisttir. Guardian'ın yabancı lider yazarıydı ve Rusya, Avrupa ve Belfast'ta muhabirlik yaptı.

Middle East Eye / 21 Haziran 2024 / Çeviren: Barış Hoyraz

David Hearst Arşivi