Geçmişte Kalan
Haksöz Dergisi Sayı: 400 - Temmuz 2024

Onu çoğunlukla üniversitenin sosyal etkinliklerini yürütürken görürdüm. Fakültenin belirgin simalarından biriydi. Üçüncü sınıftan beri Öğrenci Kulübü’ne başkanlık ediyordu. Okula her ay bir yazarın davet edilmesi, seminer ve konferans konularının belirlenmesi ve bu etkinliklere katılımın sağlanması için üstün bir çaba sarf ederdi. Ayrıca bir dergi çıkarırdı arkadaşlarıyla. Sanat, edebiyat, sosyal konuların yer aldığı… Altı yıl aynı amfilerde aynı dersleri almış olmamıza rağmen aramızdaki iletişim selamlaşmanın ötesine geçmezdi.

Fakültenin son yılında yaptığımız kermesi hatırlıyorum. Mülteciler için bir yardım kampanyası düzenlemiştik. Halit bizden hamur işi, pasta börek gibi şeyler yapıp getirmemizi rica etmişti. Ben de mürdüm erikli turta yapmıştım. Fakültenin bahçesinde büyük bir stant açıp getirdiklerimizi masaların üstüne sıralamıştık. Kocaman da bir pankart germiştik standımıza. “VURULAN KARDEŞİN ÖLEN SENSİN!” Duvar ve kapılara astığımız kermes afişleri kısa zamanda ses getirse de bazı öğrenciler rahatsız olmuştu.

“Üniversitede mülteci propagandası istemiyoruz!” diyerek kermesi basmış ve masalarımızı alaşağı etmişlerdi. Yaşanan arbedede Halit’i gördüm. Kendini siper etmiş, bütün gücüyle provokatörlere karşı duruyordu: “VURULAN KARDEŞİN ÖLEN SENSİN!”

Ama diğerlerinin bir şey umurunda değildi. Etkinliği bertaraf etmeyi akıllarına koymuşlardı. Ellerindeki sopalarla işi büyüttüler. Masaların üstündeki yiyecekleri talan ettiler. Pastalar, kurabiyeler, poğaçalar yere saçıldı. Yaptığım turtanın erikleri ayaklar altında çiğnendi. Keki tuzla buz oldu. Gözlerim dolarak izliyordum. Yine Halit’i gördüm masaları talan eden grubun arasında… Savsaklandığını, yeşil montunun o arbedede yırtıldığını, yüzünün öfkeden kızıla çaldığını ve durmadan ‘ölen sensin’ diye tekrarlayıp durduğunu… Sonra polisleri gördüm. Koşarak geldiler, biber gazı atarak kalabalığı dağıttılar.

Bölümde bir odaya saklanmıştık arkadaşlarla. Herkesin canı fena sıkkındı. “Halit’i götürdüler.” dedi birisi, “Onun ne suçu vardı ki?” Tam o sırada Halit odaya girdi. Elinde karton bir kutu. İçinde kermesten kazanılanlar. Gülümsüyordu. “Bunları kurtardık.” dedi. “Kermesimiz nispeten amacına ulaştı arkadaşlar.” Az öncesinde hepimiz üzüntüden ölürken birden odayı bir zafer havası sardı.

O kermes öğrencilik günlerimin en hazin ve anlamlı anılarının başını çeker.

***

Üniversite bitince bazılarımız TUS’u kazanıp asistanlığa koyuldu; ben pratisyen hekim olarak göreve başlayanların arasındaydım. Okurken iyi anlaştığım arkadaşlarımla bağım sürüyordu. Nejla, Hasibe, Leyla, Betül uzak şehirlerde olsak da haberleşiyorduk. Sonra sırasıyla herkes uzmanlık sınavını kazanıp başka başka yerlere atandı. Ben de nöroloji asistanı olarak İstanbul’a yerleştim.

Okuldan mezun oluşumun beşinci, asistanlığımın ikinci yılıydı. Fakülteyi okuduğum şehirde olmak beni mutlu ediyordu. Aileme yakındım. Ayrı evlerde yaşasak da yakın bir ilde ikamet ettikleri için sık sık ziyaretlerine gidebiliyordum. İstanbul’da çalışan arkadaşlarımla da bağım güçlenmişti. Asistanlığımızın yoğun ve yorucu yükünü bir araya gelerek atmaya çalışıyorduk. İyi arkadaşlar her zaman birbirinin zehrini alır. Bir de eski dostsan güvenli bir sığınaktasın.

Bir gün sosyal medyada gezinirken Halit’i gördüm. Ne zamandır kendisinden bir haber almamıştım. Nerede çalışıyor, ne yapıyor bilmiyordum. Sayfasına girip baktım. Açık hesaptı. İstanbul’daki bir hastanede psikiyatri asistanlığı yapıyordu. Sayfasında tıpkı üniversite yıllarında olduğu gibi bol bol fikrî paylaşımda bulunmuştu. Yeni Camii’nin önünde güvercinlerle bir de fotoğrafını paylaşmıştı. Belli ki namazdan çıkmıştı, belki de asistanlığının yoğun yükünü böyle atmaya çalışıyordu.

Öğrencilik günlerimiz gözümün önüne geldi. Onca zor ders, staj, sınav, kulüp işleri ardından bugün her birimiz başka bir hayata evrilmiştik. İçime bir hüzün doldu. Okulda selamlaştığımız gibi selam versem mi? Durup düşündüm. Sonra biraz daha… Elim klavyenin tuşlarına gitti. Yazmaya başladım. “Merhaba Halit Bey. Fakülteden Eslem ben. Bir selam vermek istedim. Beni hatırladınız mı?”

Cevap beklerken dakikalar saat gibi uzadı. Ya hatırlamazsa, ben onu o kadar iyi hatırlıyorken, “Kusura bakmayın, hangi Eslem?” falan derse! Yarım saat kadar geçti. Hesabıma bir mesaj düştü. “Merhaba Eslem Hanım. Hatırlamaz olur muyum? Mürdümlü tart çok güzeldi. Yere saçılmadan önce parayı ödeyip tadına bakan ilk kişiyim.”

Yüzüme büyük bir tebessüm yayıldı. Ben de şöyle cevapladım:

“Beğenmenize sevindim. Ama o günden beri mürdüm erikli tart yapmıyorum. Bende travma kaldı.”

“Psikiyatride travmaların üstesinden gelmek için, kaçış yerine sorunun üzerine gidiyoruz.”

İşte konuşmamız böyle başladı. Mürdüm erikli tartı bu konuşmadan sonra yaptım ve diğer konuşmalarımızda bana travmamı atlatmama yardımcı olduğu için ona teşekkür ettim.

***

Aradan gün, hafta, ay geçti. Zaman zaman yazışarak birbirimize hatır sormaya devam ettik. Bir gün telefonlarımızı aldık ve akabinde bir iş çıkışı oturup çay içmek üzere sözleştik. Beş yıldır görüşmediğim okul arkadaşımla uzun bir aradan sonra karşılaşma fikri ruhumda bir heyecan dalgası estirmiş, kendime bile itiraftan sakındığım tuhaf bir hisse kapılmıştım. Genellikle iş çıkışı çalışanların soluklandığı, öğrencilerin uğradığı aşinası olmadığım bir muhitte, bir kafede, saat 18’00’de.

O gün işe giderken en sevdiğim başörtümü örttüm. Spor bir trençkot giydim. Bol salaş bir pantolon ve ayağımda sporlar… Yıllar hızlı geçmiş olsa da sanki kendimi okul yıllarındaki ben olmaya itiyordum. Gün geçmek bilmedi. Saatime bakıp durdum, haritalarda kafenin yolunu araştırdım, etrafında otopark var mı, aracı nereye park edeceğim… Bir ara onu arayıp aracını nereye park edeceğini sormayı aklımdan geçirdim. Bundan çabuk vazgeçtim. Gidince bir kolayını bulurdum nasıl olsa.

Mesaide son hastanın kontrolünü de yapıp önlüğümü vestiyere asarak işten çıktım. Trafik bugün her günkünden yoğun gibiydi. Sağımdan solumdan akan araba selinin içinde orta şeritte ilerliyordum. Sürücülerin uluorta çaldığı korna seslerine kızmadan…

Aracı kafenin yakınındaki bir otoparka bırakıp yan koltuktaki kol çantamı aldım. Bir kez daha saatime baktım. Saatinden önce gidip bekleyen olmak istemiyordum. Yo, altıyı beş geçmiş geçmemiş… Kafeye girerken üstümde tuhaf bir heyecan. Liseli bir kız toyluğunda göz ucuyla masalara göz attım. Kenardaki masalardan birinde oturuyordu. Sırtı kapıya dönüktü. Başını öne eğmiş, hareketsiz duruyordu.

“Selam!” dedim hafifçe eğilerek.

Birden doğruldu. Ve ayağa kalkarak mahcup bir ifadeyle:

“Ve aleyküm selam!” dedi, okuduğu dergiyi kapattı. “Buyurun lütfen.”

Eliyle gözlüklerini yukarı itti. Nazikçe sandalyeyi işaret etti. Oturdum. Masanın üstündeki dergiye takıldı bakışlarım. Üstünde Mescid-i Aksa’nın resmi ve tel örgülere konan güvercinler… Sonra laf güvercinlerden açıldı. Kuşların kanatlarına takılıp giden zamandan. Geçen yılların özeti, yoğun TUS hazırlıkları, asistanlığın yorucu temposu ve iki yönlü tek başınalık… “Aile kurmayı unuttum koşturmaktan.” dedi gülümseyerek. Ben de öyle diye başımı salladım.

Dakikalar hiç olmadığı kadar hızlı geçti. Çay iyiydi. Sohbet sarmıştı. Kalkma zamanı geldi. Beni uğurlamak için kalktı. Eve nasıl gideceğimi sordu.

“Arabayı otoparka bıraktım.” dedim. Ona aracını nereye bıraktığını sormadım. O da bir şey söylemedi.

Aracı çalıştırdım. Caddeye çıkınca onun yolun karşısındaki durakta beklediğini gördüm. Durağın paneline yaslanmış elindeki dergiyi okuyordu. Karşıdan gelen minibüsü durdurdu ve bindi. Minibüsün yanından aracımla geçerken beni fark etmedi. Bir sonrası için görüşme planlamadığımızı düşündüm. Belki de bu kadarı kâfiydi. Kâfi miydi? Yol boyunca içimde bunu sorguladım durdum.

***

Değilmiş. Zaman içinde iletişimde kaldık. Uzun görüşmelere, resmiyeti aşan konuşmalara müsaade etmeden, eski tanışıklığın da getirdiği güvenle bir hedefe doğru ilerliyor gibiydik. Bana dergilere yazdığı yazıları paslıyordu. Makalelerinde mesleğini seven bir psikiyatr gözüyle toplumsal, bireysel sorunlara ışık tutuyordu. Eskiden beri siyasetten, felsefeden, fikir yazılarından hoşlanmam, sanatsal şeylere de pek ilgim yoktur. Mesleğimle ilgili ne okuduysam o. Belki de hep ders çalışmaktan iyi bir okuma kültürü edinemedim.

Biz daha çok ailece seyahat etmeyi severiz. Babamın maddi durumu her zaman iyi olmuştur. Dünyanın pek çok yerine gittik. Amerika’yı, Avrupa şehirlerinin neredeyse hemen hepsini gördüm. Halit’le ilgi alanlarımız farklı olsa da birbirimizin yaşam şekline saygı duyuyorduk. En nihayetinde konu, ikimizin de tek başına sürdüğümüz hayata veda edip aile kurmak isteyip istemediğimize kadar geldi. Bunu elbette istiyordum. O teklifini etti ben de kabul…

Bir gün…

“Aileme de konuyu açtım. Çok memnun oldular. Sizinkiler de münasip görürlerse tanışmak istiyorlar.” dedi.

Konu izdivaç olunca bizimkilere meseleyi açmak zordur. Çünkü bizim aile nasıl desem bu konuda biraz ketumdur. Eve birilerini kabul etmek referansa tâbidir ve bi’dolu protokol devreye girer. Babam aile tanışmasından önce Halit’le kendisinin görüşmek istediğini belirtti. Onu tanırsa sıra ailesine gelebilirdi.

Bunu Halit’e açıklamakta biraz zorlandım ama o gayet makul karşıladı. Babamın iyi konumda bir işi vardır. Halit’i makamında kabul etti. Bir saat kadar konuşmuşlar. Birbirlerini anlayıp dinlemişler. Tanışmaları böyle oldu. Merakla görüşmeden çıkacak sonucu bekliyordum.

Akşam maaile birlikteydik. Yemekten sonra döndü dolaştı mevzu Halit’e geldi.

“İyi bir insana benziyor.” dedi babam. “Meslektaş olmanız ve eskiye dayalı bir tanışıklığınızın olması da ikna edici. Ama koskoca doktor adam ofisime metroyla gelmiş. Olacak şey mi? Kullandığın arabayı sana ben ödünç verdim. Evlenirken bana iade etmek üzere öyle değil mi? E, yarın evlenip aile kurduğunuzda iki doktor işe metroyla mı gideceksiniz?”

Babamın buz gibi ses tonuyla sarf ettiği sözlere annem de bilmukabele iştirak ediverdi.

“Evlilik maddi manevi yatırım gerektirir. Acelenin lüzumu yok. Karşı tarafa biraz süre tanıyalım. Bir araç alsınlar. Düğünde herkes damadın bir arabası olduğunu görmeli. Hem istediğimiz takıları temin edebilecek güçleri var mı o da ayrı konu. Sonra düğün, gelinlik, balayı en iyisi olmalı. Geniş bir çevremiz var. Kimseye kendimizi güldürmeyelim.”

Durdum. Düşündüm. Sustum.

Her ailenin kendine göre bir yaşam standardı var. Küçüklüğümden beri hiçbir şeyin yoksunluğunu çekmedim. Babam iyi bir eğitim almam için elinden geleni yaptı. Annem bir mesleği olmasına rağmen çalışmayıp hayatını bize adamıştır. Kardeşlerim ve ben bakıcı elinde büyümedik. Ebeveynlerimizden ilgi alaka, sevgi gördük. Ne istediysek yerine geldi. O sebeple anne ve babamın şu anki isteklerini de benim gelecekteki mutluluğumu düşündüklerine yordum. Ama Halit’e bunları nasıl izah etmeliyim bilmiyordum. Çünkü biz maddi konularda henüz pek bir şey konuşmamıştık. O bizden bir aile daveti beklerken benim bunlarla ona gitmem?!

O gün telefonda şöyle dedim: “Sen dışarıda bir kahvaltı planlasan. İyi bir restoranda. İki aileyi orada buluştursak.”

Böylece aileler tanışmış olacaktı ve sonraki görüşmede Halit’e alınacaklardan söz edebilirdim.

Oğlan evinin kız evini ziyaret ederek “Allah’ın emri Peygamberin kavli ile” diye başlayan aile geleneğinin bizimkiler tarafından kabul görmemesi Halit’e tuhaf gelse de kahvaltı fikrini kabul etti. Aileme yakışan bir muhitte iyi bir restoran olması için mekânı ben seçtim. Serpme kahvaltılı menüsüyle göz dolduran bir işletmeydi. Fiyatıysa diğerlerinin belki iki üç katıdır. Böyle bir buluşma için değeceğine inanıyordum.

Böylece iki aile bir araya geldik. Kısa ve öz bir tanışma oldu. Uzun muhabbetler edilemedi. Çünkü mekândaki bütün masalar tıklım tıklım doluydu ve ortamın gürültüsü anlaşmamızı zorlaştırıyordu. Annem ve babam Halit’in ailesine karşı mesafeli ve ölçülüydü. Daha çok sorulursa cevap veriyor, belki de kız ailesi ağırlığını koruduklarını düşünüyorlardı.

Masadaki kahvaltılıklar, gereğinden fazlaydı. Envaiçeşit zeytin, peynir, hamur işi, kızartma, sebze vs. yiyeceklerin çoğu tabaklarda kaldı. Gürültüden de iyice rahatsız olmuştuk. Kahvaltıyı erken noktaladık. Halit hesabı öderken onu kapıda bekledik. Sonra vale babamın aracını getirdi. İki aile vedalaşarak ayrıldık.

***

Bizim sülalede düğün ritüelleri çok önemlidir. Hayatta bir kez yapılıyor neticede. Ele güne karışırken herkesin gözü üstünüzdedir ve itibarınızı gölgede bırakacak her şeyden kaçınırsınız. Kuzenim Meliha’nın düğününde taktığı pırlanta setin güzelliği kaç gün konuşulmuştur. Bir gelinliği tamamlayan en muhteşem takı gerçek bir pırlanta settir bana göre de. Beştaş yüzüğü, tektaş yüzüğü, alyansı, bilezikleri derken o beyaz giysinin içinde bir kraliçe gibi hissedersin. Meliha da o gece öyleydi. Takılarına bayılmıştım.

Meliha’yı aradım. Uzun uzun düğün hazırlıkları konusunda fikir aldım. Bana ünlü kuyumculardan birinin adını verdi. Pırlantalarında zerre kadar karışım yokmuş. Sonra ünlü bir gelinlik markasından söz etti. Markanın sosyal hesabına girdim. Gerçekten de gelinlikler bir zarafet abidesi gibiydi. Gözlerimi alamadım.

Sonrasında Halit ile bundan sonraki süreçte yapılacakları konuşmak üzere bir görüşme planladık. Aile tanışmasının ardından ilk kez bir araya geliyorduk. Onda fark edilir bir durgunluk gözlemledim. Bazen yoğun hasta trafiğinin kendini yorduğunu söyler. Öyle bir şey olmalıydı ya da ben öyle olmasını umuyordum.

Birkaç hâl hatır cümlesi… Sonra babamın araba konusundaki görüşleri, annemin aileye yakışır düğün ritüelleri, beğendiğim pırlanta set, gelinlik markası, takılar… Laf lafı açtı. Alınacaklar, yapılacaklar listesi uzayıp gitti.

Onun lükse ve israfa karşı tutumunu biliyordum. Ama ailemin istekleri de benim için bir o kadar değerliydi. Ailenin evlenecek ilk evladıydım. Elbette çevrelerine en iyi şekilde görünmek haklarıydı. Üstelik israf olacak bir durum da yoktu ortada. Bugün en sade vatandaş bile pırlantasız evlenmiyordu. Düşük gelirli insanların dahi arabası vardı. Yusuf Bey’le Demet Hanım’ın kızı yoksul bir aileye gelin gitmiş mi desinler?

Halit’e ailemin isteklerini ve düğün planımızı inceden inceye izah ettim. Beni sakince dinledi. Babamın mutlaka araba alınması isteğinin üstünden geçerken sözümü kesti ve:

“Elimdeki birikimi bu yuvanın kurulmasına harcamak istiyorum. Arabayı sonra da alabiliriz.” dedi.

“Evet ama babam evlendikten sonra işe toplu taşımayla gitmemi istemiyor.” dedim.

Sustu. Başını öne eğdi.

“Evlendikten sonra kendi kararlarımızı kendimiz alabiliriz, öyle değil mi?” dedi. “Büyüklerimizin başımızın üstünde yeri var. Ama bizi bir şeye zorlamamalılar.”

“Ne var bunda?” dedim. “Yeterli paran yoksa kredi çekebilirsin. Borcu düğünden sonraya kalsa da önemli değil. Gelen altınları satar taksitleri öderiz.”

“Ben kredi kullanmıyorum.” dedi. “Benim inancıma ters. Hem araba benim için hayati bir önem de addetmiyor.”

Ne diyeceğimi bilemedim. Ondan Mercedes almasını istemiyordum ki ayağımızı yerden kesecek bir araba ve kimseye mahcup olmayacağımız bir düğün!

Tatsız tuzsuz bir görüşme oldu. Bizimkilere ne desem bilemedim. Sonraki günlerde araba mevzusu evde kapanmak bilmedi. Ben de telefonda Halit’e ısrar edip durdum. Sonunda pes etti. Sanırım ayağımızı yerden kesecek bir araç alınmadan bu düğünün olmayacağına kanaat getirmişti.

Arabanın alınışı tam da babasının ciddi bir rahatsızlıktan ameliyat olduğu tarihe denk geldi. Sanırım ailesi o telaşlarının içinde düğün için ayırdıkları parayı denkleştirmişlerdi. Bir yandan ameliyat bir yandan araba mevzusu onları yormuş görünüyordu. Neyse ki önemli bir eşiği geçmiştik. Ailemin gönlü olunca hemen nişan ve düğün tarihini planladık. Pırlanta seti bizde nişanda takılır. Kuzenimin gittiği kuyumcudan tam da zevkime göre bir set beğendim. Faturasını Halit’e ilettim. Araba kadar sorun olmadı çok şükür. Yüzüklerimizle birlikte kuyumcu işini de aradan çıkarmış olduk.

Gelinlik mevzusuna gelince… Piyasadaki gelinliklerin çoğu banal ve zevksiz tasarımlardan müteşekkildi. Günlerce moda dergilerini karıştırdım. Sonunda birinde karar kıldım. Danteli, tülü, duvağı, çiçeğiyle çok özel, şık bir tasarımdı.

Kız kardeşim, annem ve ben beğendiğim modeli dikebilecek gelinlikçi arayışına girdik. Lüks muhitlerden birinde tasarımı tıpatıp uygulayacak bir gelinlikçi bulduk. Bize normal bir gelinlik fiyatının dört katı kadar bir fiyat biçti. Halit ne der? Bence bu fiyatı abartılı bulur. Zaten gelinlik fikrine bile sıcak bakmıyorken… Düşünceler kafamda gelip gitti. Ama “Hayatta bir kez oluyor.” dedi satıcı. “Bizim markamızı üstünüzde taşımanız bir ayrıcalıktır.”

Siparişi verdik. Ölçülerimi aldı. Faturayı kesti. Çantama koydum Halit’e vermek üzere.

Bir de şu balayı işi vardı. Güneydeki lüks otellerden birinde olmasını planlıyordum. Üç günlük bir tatil dünyanın parasıydı. Ama balayıydı işte. Rastgele bir yerde olmamalı, hayat boyu hatırlayacağın tatlı bir anı olarak kalmalıydı.

Planladığım balayını ve gelinliğin fiyatını duyunca Halit’in yüzü düştü birden.

“On bir ilimizde deprem olalı daha dört beş ay oldu.” dedi. “İnsanlar çadırlarda, konteyner evlerde yaşarken üç güne elli bin vermemiz caiz mi? Birkaç saat giyilecek bir giysi için mi bu fatura? Pes!”

Bazen tıp doktoru gibi değil de böyle cami hocası gibi laflar ediyordu. Balayını uluorta bir otelde mi geçirelim?

Sustu. Bakışları derinlere daldı. Tartışmaya dökülmedi. Herkes fikrini söyledi. Yapılacaklar listesinde sorun yoktu! Düğün öncesi tartışarak birbirimizi kırmamalıydık.

***

Nişan tarihi yaklaşıyordu ve biz Halit ve ailesini henüz evimizde ağırlamıştık. O gürültülü kahvaltıdan sonra büyüklerimiz bir araya gelmemişti. Dünürlerimizle “Nişan günü herkesle birlikte görüşmemiz ayıp olur.” dedi annem. “Bu hafta onları evimize konuk edelim.”

Annemin davetini Halit’e ilettim. Ama Halit de tuhaf bir hal vardı. Yorgun gibi, hayır mutsuz gibi, hayır bir şeyleri içine atıyor gibi… Telefonda uzun ara sessizlik… Halbuki ev eşyası olarak alınacak küçük birkaç şeyden söz etmiştim. Bir de evlendikten sonra ikinci bir tatil planlamıştım. Roma olur mu?

Telefondaki sessizlik uzadı. Sonra şöyle dedi: “Gelinlik, balayı, düğün makyajı vs. bunlara o kadar yüklü bütçe ayırmak istemiyorum. Örfe, dine uygun ve mütevazı olanını tercih edebilir miyiz? Ailelerimizin bütçesini de daha fazla zorlamamış oluruz. Ne dersin?”

Bana mı dedi? Bugüne kadar her isteğime evet derken bu da nereden çıkmıştı ki şimdi? İçimden bir ağlama isteği yükseldi. Gözyaşlarım hâlihazırda bekliyormuş. Telefon elimde titrerken konuştum kısık bir sesle:

“Ben mi abartmışım?” dedim. “Çok şey mi istiyorum, her genç kız gibi mutlu olmak benim de hakkım... Hayatta bir kez olacak şeyler sonuçta!”

“Hangi hak?” dedi. “Hayatta bir kez olacak diye değerlerimizi kirletemeyiz. Bizim tüketim çılgını cahil insanlardan bir farkımız olmasın mı?”

İçimi tarifsiz bir üzüntü kapladı. Konuşma isteğim yerini büyük bir sessizliğe bıraktı. Telefonu kapatmadan önce okuldaki Halit geldi gözümün önüne.

Hâlâ kermesin önündeydi. Sağ eli havada haykırıyordu:

“Vurulan kardeşin, ölen sensin!”

O an anladım ki aradan onca yıl geçmiş ama Halit orada kalmış. Kalbi hâlâ aynı çocukça (!) hislerle çarpıyor. Ve elindeki o ölçeği kaybetmemek için her şeyi kaybetmeyi göze alabilir. Ya ben o ölçeğin neresindeyim?

“Peki öyleyse!” diyerek telefonu kapattım. Sonra salonda oturmakta olan aileme gidip olan biteni anlattım.

“Sıkma canını! Vardır bir hayır!” dedi babam. “Davul dengi dengine çalar. Adam kıtlığı yok ya!”

* Bu öykü, Türkiye Diyanet Vakfı tarafından yayınlanan ‘Yolcu: İstikamet Öyküleri’ için kaleme alınmıştır.

Nehir Aydın Gökduman Arşivi