Kardeşlik Hukukunu Korumak
Haksöz Dergisi Sayı: 404

İslam bir yolculuktur, iman ile başlayan ve ölüme giden ve oradan sonsuz ahiret hayatına devam eden bir yolculuk. Müslüman olmak, iman etmek hayatın belli bir anında karar verilen ve bir kere tercih edildiğinde sonsuza kadar kişiyle birlikte devam eden bir kimlik değildir.

Sonuna Kadar Korunması Gereken Bir Lütuf

İman Allah Teâlâ’nın hidayet nimetiyle buluşan insanın hayatının herhangi bir evresinde erişebileceği bir ayrıcalık olmakla beraber kadri bilinmediği takdirde insanın elinden her an kaybolup gidebilecek bir lütuftur haddizatında. Öyleyse hassasiyetle korunması, kavileştirilmesi, yenilenip zenginleştirilmesi gerekir. Bu yüzdendir ki Rabbu’l-Âlemin çeşitli ayetlerde bizlere hayatımızın tamamında olduğu gibi son nefesimizde de iman üzere olmayı emretmektedir: “… ve ancak Müslümanlar olarak can verin. / ve la temûtunne illa ve entum muslimun.” (Âl-i İmran, 102)

Aynı hatırlatmayı İbrahim ve Yakup’un çocuklarına vasiyetlerinde de görmekteyiz: “… Oğullarım, şüphesiz Allah sizlere bu dini seçti, siz de ancak Müslüman olarak can verin…” (Bakara, 132)

Hz. Yusuf da aynı şekilde dua etmiştir. “… Dünya ve ahirette koruyucum sensin. Beni Müslüman olarak öldür ve sâlihlere kat.” (Yusuf, 101)

Yine aidiyetimizi “Ben kesinlikle Müslimlerdenim.” şeklinde izhar ve ilan etmekle sorumlu tutulan bizlere müminlerle birlikte yaşamak ve son nefesimizi de müminlerle birlikte vermek için dua etmemiz emredilmektedir: “… Rabbimiz bizim günahlarımızı bağışla, suçlarımızı ört, iyiler (ebrar) ile birlikte canımızı al!” (Âl-i İmran, 193)

Firavun’a rağmen Musa’ya inanan sihirbazlar işkence ve ölüm tehditlerine karşı imanlarında sebat göstermişler ve şöyle dua etmişlerdi: “Sen sırf, Rabbimizin ayetleri geldiğinde iman ettiğimiz için bize hınç duyuyorsun. Ey Rabbimiz! Üzerimize sabır yağdır ve Müslüman olarak bizim canımızı al.” (Araf, 126)

Öncelikli Hedef: Mümin Olarak Yaşayıp Mümin Olarak Ölmek

En önemli meselemiz, öncelikli davamız, kaygımız mümin olarak can vermek olmalıdır. Etrafımızda gördüğümüz bulanıklıklar, yakışıksızlıklar, sapma ve savrulmalar bizi düşündürtmeli, kaygılandırmalıdır. Gerçekten ne kadar üzücü manzaralarla karşılaşabiliyoruz. Sebat etmenin, müstakim olmanın, Allah için sabitkadem davranmanın hiç de kolay olmadığını dökülen, çözülen çok sayıda kişinin acınılası ahvalinde bir kere daha müşahede ediyoruz.

İşte görüyoruz, duyuyoruz. Geçmişte hayırlı çabalar içinde yer almış, birikim sahibi, Müslümanlarla irtibat ve muhabbeti olan birilerinin hayatlarının belli evrelerinde dünyevileşme anaforuna kendilerini kaptırdıklarına dair haberler alıyor ve bundan derin bir üzüntü duyuyoruz. Kimileri mal-mülk, makam-mevki telaşıyla, kimileri siyasi hesaplarına, ihtiraslarına yenik düşerek, kimileri hayatlarına anlam katan, kendilerine şeref bahşeden İslam davasının yükünü taşımaya mecalleri kalmadığından ahitlerini unutuyor, izzeti terk edip zillete yönelebiliyorlar.

Dünyevileşmek, ahireti değil dünyevi hedef, çıkar ve hazları merkeze almak elbette herkes için, Rahman’ın tüm kulları için kötüdür, şerdir. Ama belli bir idrak sahibi olan, gerek bilgi gerek amel düzeyinde seviye kat etmiş birilerinin şu veya bu sebeple dünyaya meyletmeleri elbette çok daha kötüdür. Bilinen bir maziye sahip ve zor dönemlerde sebat etmiş insanların ömürlerinin ilerleyen süreçlerinde yalnız Allah rızası için yaşanması gereken hayatı farklı hedefler ve önceliklerle tanımlamaya başlamaları ve Müslümanlardan, İslami ortamlardan kopup kendilerine hakkı ve sabrı tavsiye edecek birlikteliklerden uzaklaşmaları büyük bir şerdir.

Şüphesiz geçmişte yan yana olunan, İslami çalışmalarda yer aldığı bilinen bu insanların yaşadıkları bu ayrışma-uzaklaşma olgusu bir anda ortaya çıkmıyor, kendiliğinden zuhur etmiyor. Mutlaka bir süreç içerisinde ve birtakım zaafların birikmesi neticesinde gelişiyor. Vaktinde farkına varılmaması, tedbir alınmaması ise bu zaafların büyümesine ve neticede sahibini kuşatmasına yol açıyor.

Birlikteliğin Değersizleşmesi Çürütücüdür!

Hayatını anlamlı kılan bir yönelimi terk edip insanı sıradanlaşmaya doğru sürükleyen bu zaaflar elbette çoktur ve çeşitlidir. Burada bu zaaf demetinden birisine, Müslümanlarla birlikteliğe gereken değerin verilmemesi ve hukukun korunmaması zaafına dikkat çekmeye çalışacağız.

Müminler topluluğunun hukukunu, hürmetini koruma hususunda gevşek davranan, olur olmaz sebeplerle Müslümanları karalayan, harcayan, kendisinin ve yakın çevresinin tespitlerini, değerlendirmelerini, ihtiyaçlarını müminler topluluğunun, ümmet ailesinin yaklaşımlarından, kaygılarından, önceliklerinden önde tutan bir yaklaşım tarzı hayır getirmez, Müslümanları geliştirmez, büyütmez bilakis küçültür, marjinalleştirir, yanlışa sürükler.

Müminler kendilerini geçmişten bugüne, bugünden yarına uzanan bir zincirin halkalarından biri olarak görmek ve tüm yapıp etmelerini, hatta varlıklarını ancak bu zincirin içinde konumlandırmak ve anlamlandırmak zorundadırlar. Hayırda yarışmak güzeldir, geliştiricidir ama kardeşini, kardeşlerini küçük görmek, yapıp ettiklerini değersiz görmek, sürekli eleştirmek, açık aramak, eksikler, hatalar üzerinde yoğunlaşmak güzel değildir, gerileticidir, zayıflatıcıdır. Her durumda gözetilmesi gereken gerçek şudur ki Müslümanlar bir ailedir ve aile üyeleri birbirlerinin rakibi değil, velisidirler.

Adil olmak müminlerin en temel vasıflarından biridir. (Nisa, 58) Adalet çok yönlü, çok boyutlu bir sorumluluk demektir. Kişinin kendisine karşı, çevresine karşı, tüm âleme, kâinata karşı sorumluluk bilinciyle hareket etmesini ve herkesin, her şeyin hukuku korumasını gerekli kılar. Bu meyanda adalet ilkesi Müslümanlarla ilişkilerimizde sahip olmamız gereken birtakım vazifeler belirler.

Adalet, öncelikle kırıcı, dökücü olmamayı, kuşatıcı olmayı, merhametle davranmayı emreder. Kendimiz için istediğimizi kardeşlerimiz için de hak olarak görmeyi; karşımızdakinden beklediğimizi kendimizin de yerine getirmekle mükellef olduğumuzu kabul etmeyi gerektirir. Aynı hassasiyetle başkalarını yargılamadan evvel kendimizi gözden geçirmeyi, nefsimizle hesaplaşmayı, öncelikle kendimizi sorgulamayı gerekli kılar.

Adaleti Ölçü Almak

Kendisi için, şahsı ya da mensubu olduğu topluluk için farklı, başka Müslümanlar için farklı ölçüler belirleyenler adaletten sapmışlardır. Oysa adil olmak müminler için her durumda temel bir davranış kalıbı, bir karakter, seciye haline gelmelidir.

Bu zaaflı tutum Kur’an’da “veylun lil mutaffifin” diye zemmedilen yaklaşım biçimini andırmaktadır: “Eksik ölçüp tartanların vay haline! Onlar insanlardan bir şey ölçüp aldıkları zaman ölçüyü tam yaparlar. Fakat kendileri onlara bir şey ölçüp yahut tartıp verdikleri zaman eksik ölçüp tartarlar.” (Mutaffifin, 83/1-3)

Yaşadığımız temel sıkıntıların bir kısmı tam burada ortaya çıkmaktadır. Örneğin fedakârlık, cesaret, gayret noktasında kardeşlerimizden birtakım beklentilerimiz oluyor; bunları göremediğimizde kırılıyor, kızıyor, hatta suçluyor, tavır alıyoruz ama aynı beklentileri kendimizin ne kadar karşıladığını sorgulamıyor, bünyemizdeki eksikleri, zaafları, hataları çoğu zaman görmezden geliyoruz. Muhataplarımızdan hep fedakârlık beklerken kendimiz için mazeretlerimiz öne çıkabiliyor.

Geçmişe Yönelik Değerlendirmelerimizde Adil Olmak

Bu tutum sadece bugüne has da olmayabiliyor. Geçmişi ele alırken de aynı hataya düşebiliyoruz. Kimi zaman şartları, yeterlilikleri, müktesebatı gözetmeksizin ya da yeterince dikkate almaksızın hükümler veriyoruz. Oysa geçmişte yaşanmış hadiseleri değerlendirirken, yorumlarken de adil olmak zorundayız. Kanaat belirtirken, hüküm verirken dedikoduları, zanları değil, mutlaka somut bilgi ve verileri esas almalıyız. Hakkında tam manasıyla bilgi sahibi olmadığımız hususlarla ilgili olarak da Müslümanları itham edici, başkalarının gözünde ya da kendi kalbimizde o kardeşlerimize karşı bir mesafenin, soğukluğun, buğzun ortaya çıkmasına yol açabilecek değerlendirmelerden kaçınmalıyız.

Müslümana rıfk ile davranmak yakışır. Resulullah “Rıfk (zarif davranış) işe güzellik katar; rıfktan yoksunluk ise işleri kusurlu kılar.” (Müslim, ‘Birr’) buyurmuş ve şöyle dua etmiştir: “Allah’ım! Kim ümmetimin herhangi bir işini üzerine alır da onlara yumuşaklık ve güzellikle davranırsa sen de ona güzellikle ve rıfkla muamele et!” (Müslim, ‘İmare’)

Diyelim ki rahatsız olup şikâyet ettiğimiz bir olumsuzluk, bir yanlışlık var. Burada durup muhataplarımız zaviyesinden de konuya bakmayı becermeliyiz. Bize zaaf ya da yanlış olarak görünen hususun acaba muhataplar açısından bir açıklamasının olup olmadığını sorgulamalıyız. Bir çırpıda mahkûm etmek yerine, bizim yanlış olarak gördüğümüz bu durumun, düşüncenin, fiilin tam olarak vakıf olamadığımız bir başka gerekçesinin olup olmadığı hususunda kafa yormalıyız. Bu tutum daha insaflı bir değerlendirmeye bizi sevk edecek ve böylece müminlere karşı daha merhametli davranmamız mümkün olacaktır. Allah Teâlâ da merhametle davrananları sever, mükafatlandırır.

Güzel Örnekliğin Belirleyiciliği

Ölçü hususunda sapmış, şaşırmış, bâtıla meyletmiş bir toplumsal yapı ile muhatabız. Birbirini uyarmayan, birbirine hakkı ve sabrı tavsiye etmeyen, muhataplarının ateşe sürüklenmesini dert etmeyen, insanlarla ilişkisinin kopmasından, bozulmasındansa Allah’a verdiği sözü arkasına atmayı, Rabbi ile olan ilişkisini bozmayı tercih eden bir anlayış bu toplumda yaygın. Muttaki ve müstakim bir duruş yerine nemelazımcılık, idare-i maslahatçılık ön planda. Bunun daha fazla avantaj, kâr ve itibar getireceği düşünülüyor.

Böyle bir ortamda müminlerin güzel örnekliğine çokça ihtiyaç var. İnsanların levminden korkarak hakkı ketmetmeye kalkmayan, menfaat saikiyle harama, zulme, şüpheli şeylere kapı aralamayan, insanların onayını Allah Teâlâ’nın rızasına öncelemeyen müminlerin istikamet üzere ortaya koyacakları tavırlar önem arz ediyor.

Bu örnekliği sergilemesi gereken müminlerin ise öncelikle kendi aralarında geliştirdikleri ilişki tarzıyla, birbirlerine karşı merhametli, kuşatıcı, tedavi edici yaklaşımlarıyla diğer kesimlere rehberlik etmesi mümkün olabilir. Islah sorumluluğu sadece münkir, müfsid kişi ve toplumlara karşı bir sorumluluğumuz değildir. Başta kendimize, nefsimize dönük olmak üzere yakınlarımıza, dostlarımıza dönük olarak da ıslah çabası ile yükümlüyüz.

Eğer iman iddiasıyla bir araya gelen ve i‘lâ-yi kelimetullah için mücadele eden müminler kendi aralarında sıcak, samimi bir dil, saygı ve sevgi ortamı geliştirememişlerse ortada büyük bir zaaf var demektir. Bu noktada eğer bizler birbirimizin eksiklerini tamamlama, yanlışlarını tashih etme, doğrularımızı çoğaltma çabası içerisinde değilsek sözlerimiz de eylemlerimiz de karşılık bulmayacaktır. Aramızda bir muhabbet, saygı ve sevgi iklimi inşa edemediğimiz için Rabbimizin rahmetine nail olamayacak, çekişen, ihtilaf edenlerin rüzgârlarını yitirmesi neticesine bizler de duçar olacağız demektir.

Müminler aralarındaki ilişkilerin sahih ölçülere ne kadar uygun düştüğünü sorgulamak durumundadırlar. Gerçekten de biz yanlış yaptığımızda birbirini uyaran bir toplum muyuz? Kardeşlerimizin yanlışlarının bize bir sorumluluk yüklediğini düşünüyor muyuz? Bunun tashihi için çaba sarf ediyor muyuz? Yoksa umursamaz bir tavırla ya da yanlışa-zaafa dikkat çekmenin aramızdaki ilişkiyi zedeleyeceği korkusuyla görmezden mi geliyoruz?

Aramızdaki ilişkiler kardeşlik hukukunun beraberinde gelmesi gereken sıcaklığı, muhabbeti mi yansıtıyor yoksa ilişkilerimize mekanik, bürokratik bir tarz mı hâkim? Bu meyanda mesela bir uyarı söz konusu olduğunda uyarı konusunun mahiyeti mi öne alınmakta yoksa uyaranın kişiliği mi?

Müminler arasında asla olmaması gereken tavırlardan biri de “Sen kim oluyorsun da beni uyarıyorsun?” ya da “Üstüne vazife mi, sana mı düştü?” tavrıdır. Ne yazık ki kimi zaman nefsimize yenik düşüyor, muhatap olduğumuz uyarının haklı olup olmadığından ziyade muhatabın yaşına, bilgi birikimine, konumuna odaklanabiliyoruz. Oysa bu sağlıklı bir tavır değildir. Bize yönelik bir eleştiri, uyarı haklı da olabilir, haksız da olabilir. Haksız ise sorun yok, eleştirenin yanıldığını ifade eder, geçeriz. Yok, eğer haklı ise kendimizi sorgulamaya, düzeltmeye mecburuz.

Ama her halükârda eleştiriye kendimizi kapatmak; eleştireni veya uyaranı, eleştirdiğine, uyardığına pişman edecek tutumlar sergilemek yakışıksızdır. Bu tutum, müminlerin birbirilerine hakkı ve sabrı tavsiye etme sorumluluğu ile bağdaşmaz.

Pek Çok Hastalığın İlacı: Sabır ve Tevazu

Maalesef tahammülsüzlüğün çoğaldığı, nefislerin ise hayli kabardığı bir ortamı soluyoruz. En küçük bir eleştiri-uyarı küslük getirebiliyor. Belki yanlış bir kanaatin peşinde giderek ya da farkında olmadan hatalar yapıyor ama düzeltilmekten de hiç hazzetmiyoruz.

Bırakalım köklü yanlışları, zaafları, basit hatırlatmalar dahi soruna dönüşebiliyor, ilişkilerde telafisi zor gedikler açabiliyor. Bir sohbet ortamında çalan telefonumuzla ortamın değiştiğini fark edemeyebiliyoruz. Ardından aynı ortamda oturmaya devam ederek yaptığımız telefon görüşmesinin sohbet ortamındaki kardeşlerimizi rahatsız ettiğini ve ortamı bozduğunu görmezden gelebiliyoruz. En kötüsü de herhangi bir kardeşimiz bize “görüşmeyi devam ettireceksek dışarı çıkabileceğimizi” hatırlatmaktan çekinebiliyor. Neden? Çünkü bizim kırılacağımızdan, rencide olacağımızdan ve belki de kendisini tersleyebileceğimizden çekiniyor. Bu tutum aslında kardeşlik hukukunun sıcaklığının bizi yeterince kuşatmadığının bir göstergesi olarak da okunabilir.

Tam bu noktada her birimiz dönüp kendimize şu soruyu soralım: Bir kardeşimizin yanlış yaptığını gördüğümüzde uyarma sorumluluğunu yerine getiriyor muyuz? Vallahi gördüğümüz halde uyarmıyorsak, kendisini düzeltmesi için çaba sarf etmiyorsak bu hal yanlış yapan kardeşlerimizin vebalini üstlendiğimiz anlamına gelir.

Yine kendimize şu soruyu da sormalıyız: Bizde bir yanlışlık, bir sapma, hata gördüklerinde kardeşlerimize bizi uyarabilme, yanlışımızı, zaafımızı dile getirebilme cesaretini veriyor muyuz? Yoksa öfkemize, kibrimize yenik düşüyor ve kendimizi düzeltme fırsatını kaçırıyor muyuz?

Maalesef çoğu zaman kendimize karşı adil ve objektif olamıyoruz. Başkalarının hatalarını çok rahat fark edebiliyor ve bunlara karşı tepki vermede adeta sınır tanımıyoruz. Ama kendimize gelince hep bir izahımız, mazeretimiz oluyor ve çoğu zaman da bunu gayet tatmin edici buluyoruz. Oysa Rabbimiz “adil olun” diye emrederken başta “nefsiniz, ebeveyniniz ve yakınlarınızın aleyhine dahi olsa” buyuruyor. (Nisa, 4/135)

İman edip sâlih amel işleyen ve birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler hariç herkesin hüsranda olduğunu bildiren Rabbimizin felaha eriştirdiklerinden olabilmek için yeryüzünde hiç durmadan, ara vermeden uyarmak, hatırlatmak, ıslah etmek için çaba sarfetmeliyiz. Bunu en güzel, en etkili şekilde yapabilmek için ise en başta kardeşlerimizle birr ve takva yolunda sağlıklı, nitelikli bir ilişki zemini tesis etmek ve kardeşlik hukukunun gerektirdiği özeni, fedakârlığı, samimiyeti tesis etmek durumundayız.

Rıdvan Kaya Arşivi