Çözüm, Sorunu Doğru Tanımlamayı Gerektirir!
Haksöz Dergisi Sayı: 404

Türkiye adeta milliyetçilik ile akıl sarkacında gidip geliyor. Çok uzun bir dönemdir yoğunlaştırılan yok sayan, görmezden gelen tutumun, milliyetçi-devletçi retoriğin hiçbir sorgulamaya, tartışmaya izin vermeyen tahakkümünün ardından yeniden Kürt meselesi gündemde. Çözüm arayışının mahiyeti üzerinde bir mutabakat olmadığı açık olmakla birlikte en azından ortada çözüm arayışını gerektiren bir sorunun mevcudiyetinin kabullenilmiş olması iyi bir gelişme. Şu aşamada “Çözüm gündeminin gerçekçi, tutarlı bir zemine taşınma ihtimali mevcut mu?” sorusu tartışmaya açık elbette ama milliyetçi hamasetin, devletçi kutsamanın yaydığı ağır atmosferin bir nebze dahi olsa kırılması sağlıklı adımların önündeki engellerin kaldırılmasına katkı sağlayabilir.

Son aylarda yavaş yavaş ısıtılan ve en son MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin çıkışıyla ivme kazanan tartışmaya herkesin farklı anlamlar yüklediği biliniyor. İktidar çevrelerinin ‘terörün sonlandırılması’ bağlamına oturttukları gündeme Kürt meselesinde kendilerini asli muhatap kabul eden çevreler ‘çözüm süreci’ başlığı altında yaklaşıyorlar. Bu yaklaşım farklılığının konunun somut adımlarla geliştirilmesi önünde önemli bir engel teşkil ettiği açıktır. Mamafih sorunun derinliği ve yakıcılığı zaten bu tür zorlukları baştan kabullenmeyi gerektirmektedir. Burada önemli olan yok sayan, görmezden gelen tutumun terk edilmesi ve çözüm arayışıdır. Mantıklı ve tutarlı bir zeminde konunun gündemleşmesini ülke için başlı başına bir kazanım olarak görmek gerekir.

Şu aşamada konunun zemini ve nasıl ele alınacağı hususunda iki temel hususun belirleyici olduğunu söylemek mümkündür. Öncelikle devlet katında “terör sorununa çözüm”, karşıt kesimler açısından ise “Kürt sorununa çözüm” şeklinde tanımlanan gündemin sadece Türkiye’nin kendi iç dinamiklerine bağlı olarak şekillenmediği görülmektedir. Bizzat Cumhurbaşkanı’nın ağzından Türkiye’nin ağır bir tehdit altında olduğuna dair uyarıların son dönemde sıkça dillendirildiği malumdur.

Açıkça adı konulmamakla birlikte Türkiye devletinin kendisini ABD destekli İsrail saldırganlığının/yayılmacılığının doğrudan hedefi olarak algıladığı anlaşılmaktadır. Böylesi bir senaryoda zaten ABD tarafından taşeronlaştırılmış bir yapı olarak PKK/PYD oluşumunun bölgede üstlenebileceği role dair iddialar, endişeler artmıştır. Bu bağlamda tehdidi askerî düzlemde savuşturma hazırlığına paralel olarak siyasi bir zemin inşa etme çabası içerisine girildiği söylenebilir. Bunda ne kadar başarılı olunacağı net olmamakla birlikte iç cephede tahkimat ihtiyacının bir biçimde bu gündemi doğurduğu görülebilmektedir.

Meselenin hassas olmayı gerektiren bir diğer yönü ise hangi zeminde ele alınırsa alınsın Kürt meselesine çözüm arayışının genel manada Kürt halkının hak ve hukuku ile Kürt halkının bir bölümünü temsil etme konumunda olan PKK ve türevi örgütler arasında mutlaka ayrım yapmayı gerektirmesidir. Önceki çözüm sürecinde yapılan yanlış tekrar edilmemeli, Kürt halkı yeniden örgüt baskısına açık hale getirilmemelidir. Bu noktada PKK ve türevlerinin Kürt halkı arasında ciddi manada bir taban bulduğu doğrudur ama bu cahilî, işbirlikçi yapının tüm Kürtleri temsil ettiği propagandasına prim verilmemelidir.

Çözüm mutlaka eşitlik, adalet, kardeşlik temelinde aranmalı; bunun ise milliyetçi, dışlayıcı, inkârcı tutumların terk edilmesini gerektirdiği kabullenilmelidir. Bu coğrafyada yaşayan her kökenden, her etnik kimlikten halklar gibi Kürtlerin de bu ülkenin asli unsuru olduğu hakikati içselleştirilmeden soruna adil ve gerçekçi bir çözüm bulmanın mümkün olamayacağı anlaşılmalıdır.

haksoz-404

Haksöz Arşivi