Küresel Sistemin Gazze Gerçeğini Perdeleme Çabası
Haksöz Dergisi Sayı: 404

Her birimiz, hayatımız boyunca Yahudi soykırımını, Holokost’u konu alan, Yahudilerin Alman Nazi yönetiminin altında yaşadıkları acıları içeren çok sayıda film izlemişizdir. 1993 yapımı 7 Oscar ödüllü “Schindler’in Listesi”nden 1997 yapımı “Hayat Güzeldir”e, 2002 yapımı “Piyanist”ten “Anne Frank’ın Hatıra Defteri”ne kadar pek çok filmle II. Dünya Savaşı döneminde Avrupa’da Yahudileri hedef alan mezalim, izleyen herkesi derinden etkileyecek şekilde beyaz perdeye yansıtılmıştır.

Burada bir sorun yok. İnsanın insana ettiği zulmün unutulmaması, kayda geçmesi, sonraki nesillere ibretlik bir hikâye olarak aktarılmasının doğru, faydalı, hatta elzem bir iş olduğuna kuşku yok. Bu manada güya medeniyetin zirve noktasına ulaştığı düşünülen Avrupa’da 1930’lu, 40’lı yıllarda yaşanan vahşetin, çılgınlığın, zalimliğin ayrıntısıyla bilinmesi gerekiyor. İnsanları, sırf kendilerinden farklı oldukları için, inançları, etnik kimlikleri nedeniyle hedef almanın, onları toplama kamplarına tıkıp orada zorla çalıştırmanın, işe yaramadığı düşünülenleri ise çeşitli usullerle imha etmenin nasıl bir canilik olduğunu elbette konuşmak, öğrenmek, tarihe kaydetmek gerekiyor.

Ne var ki sorun tam da burada ortaya çıkıyor. İbret alınsın diye aktarıldığı, gündemleştirildiği düşünülen hadiselerden hiçbir şekilde ibret alınmadığı yaşanan somut gelişmelerle ortaya çıkıyor. Dünün zalimleri, dünün kurbanlarıyla el ele verip bugün kendilerine yeni kurbanlar arıyorlar. Onlar aslında soykırıma değil, sadece Yahudilerin maruz kaldığı soykırıma karşı çıkıyorlar. Zulme değil, kendilerine yakın gördüklerine yapılan zulme itiraz ediyorlar. Ve bir kere daha zalimlikte sınır tanımıyorlar.

Yaklaşık 10 yıllık süreçte Avrupa’da yaşanan bir çılgınlık sürecine dair sayısız film, roman, belgesel bir biçimde önümüze geldi. Peki, 100 yılı aşan bir süreçte Filistin halkının maruz kaldığı zulme, Filistin topraklarında 80 yıla yaklaşan İsrail sömürgeciliğinin meydana getirdiği dehşete, vahşete, gaspa ve katliama ilişkin kaç film hatırlıyoruz? Neredeyse hiç!

Var mıdır? Vardır elbette ama tek tük, son derece yetersiz ve etkisi gayet sınırlı filmler bunlar. “Filistin’e Veda”, “Celile’de Düğün”, “200 Metre”, “Limon Ağacı” gibi filmleri izlemiş ya da duymuş olabiliriz mesela. Ne var ki bir halkın tehcirle, işkenceyle, katliamla imha edilip yaşadığı toprakların gaspı ve yerine dünyanın dört bir yanından işgalci Yahudilerin yerleştirilmesi zulmünü gerçek boyutlarıyla yansıtma noktasında son derece cılız eserlerdir bunlar.

Filistin sineması genel izleyiciye ulaşması pek mümkün olmayan, daha çok festivallerde gösterime girebilen filmler olarak kalmaktadır. Sinema endüstrisinde ya da uluslararası çevrelerde kendinden söz ettirebilen, öne çıkan, daha doğrusu öne çıkartılan filmlerin ise birçoğunda baskın temanın Siyonist işgale ve kaynaklık ettiği zulümlere dikkat çekmekten ziyade, Filistin toplumunun geleneksel dokusuna, örneğin ataerkil aile yapısı, kadınların ezilmesi, kız çocuklarının evlilik gibi konularda dahi söz hakkına sahip olmaması vb. temalara odaklandığı gözden kaçmamaktadır. Bu şekilde adeta Filistin dendiğinde akla ilk gelmesi gereken şeyin Siyonist işgal ve tahribattan ziyade, zaten toplumsal yapıda mevcudiyeti devam eden sosyal sorunlar olduğu imajı yansıtılmak istenmektedir.

Aslında bu durum şaşırtıcı değildir. Film endüstrisi neredeyse bütünüyle Batı hâkimiyeti altındadır ve Batı son bir yıldır yaşadığımız Gazze hadisesinde de net bir şekilde görüldüğü üzere hakikate bilinçli bir yabancılık içindedir.

Buradan kalkarak şunu söylemek sanırım yanlış olmaz. Gazze hadisesi bize bir kez daha “Batı’nın gerçek yüzü”nü, asli mahiyetini olanca açıklığıyla ortaya çıkarmıştır.

Şu bir yıllık dehşet verici süreçte Gazze pek çok gerçeği netleştirmiş, çok önemli ayrışmaları belirginleştirmiştir. Ama belki en net ortaya koyduğu hususlardan biri küresel sistemin ilkesizliği, tutarsızlığı, ahlaksızlığı olmuştur.

7 Ekim’den bu yana geçen zaman diliminde her birimiz ne kadar korkunç, dehşet verici manzaralarla karşılaştık. Binlerce çocuğa ait ölü bedenleri, parçalanmış vücutları, kopan kolları, bacakları, yüzleri gözleri kan içindeki yaralı çocukların fotoğraflarını görmekten, korkunç acılara maruz kalan insanların feryatlarını içeren videolara şahitlik etmekten ötürü ruhumuzda derin yaralar açıldı. Ama aynı süreçte Batılı ülkelerin yöneticileri de ana akım medya organları da tüm bu zalimliği ‘İsrail’in kendini savunma hakkı’ kavramıyla örtme, meşrulaştırma çabasından vazgeçmediler.

7 Ekim’i soykırımı perdelemek için öne çıkartırken bir illüzyona başvurdular. 7 Ekim’in bir sonuç olduğunu gizleyip adeta her şeyin başlangıcı gibi lanse etiler. Ne diyorlardı? “Hamas durup dururken İsrail topraklarına saldırıp sivilleri hedef aldı!” Bebeklerin kafasının kesildiği, Yahudi kadınlara tecavüz edildiği vb. yalanlarla birlikte müthiş bir propaganda kampanyası yürütüldüğüne, kurbanların cellat, cellatların ise mazlum kurban şeklinde sunulduğuna bir kez daha şahitlik ettik.

Israrla şu soru gözlerden kaçırıldı: 7 Ekim gerçekten de milat mıydı?

Bu söylem, Filistin topraklarının 80 yıldır acımasız bir işgal altında olduğunu, insanların tehcir edilmesini, Gazze’nin bir açık hava hapishanesine dönüştürülmesini, Kudüs’ün yutulmasını, yerleşimci terörünü, esirlerin cezaevlerinde çürümeye terk edilmesini hep görmezden geliyordu.

Propaganda o kadar yoğundu ki kimi Filistin destekçilerini bile etkiyebiliyor ve gelişmelerin faturası Hamas’a kesilebiliyordu. Ne ilginçtir ki “Hamas ne yapmalıydı?” sorusu gündeme gelmiyordu.

Oysa örneğin Mart 2018’de Gazze’den İsrail işgali altındaki sınıra gerçekleştirilen barışçıl yürüyüşün sonuçları hatırlanmalıydı. “Büyük Dönüş Yürüyüşü” şeklinde isimlendirilen bu barışçıl eylemlilik neticesinde 220 Filistinli katledilmiş, 9 binden fazla insan yaralanmıştı. İsrail şiddeti neticesinde en az 150 kişinin kol ve bacakları kopmuştu. Yine o zaman da Beyaz Saray’dan yapılan açıklamada Hamas halkı tahrik etmekle suçlanmış, ‘İsrail’in kendini savunma hakkı’ olduğu ifade edilmişti.

Değişen bir şey yok! Gazze bugün tam manasıyla bir açık soykırım müzesine dönüşürken Yahudi toplumunun güvenliğinin çok önemli olduğu, tüm dünyanın Hamas’ın elindeki Yahudi esirlerin bir an önce evlerine geri getirilmesinden sorumlu olduğu dillendiriliyor.

Hastaneler bombalandı, Siyonist çetenin sözcülüğüne soyundular. Ukrayna’da Rus füzesiyle vurulan bir hastanede 5 kişinin ölmesini “büyük bir insanlık suçu” olarak niteleyen Batı medyası Gazze’de onlarca hastanenin doğrudan hedef alınmasını görmezden geldi. Hatta doğrudan Siyonistlerle suç ortaklığına giriştiler.

Sürecin başında hatırlayalım, 17 Ekim 2023’te el-Ehli Hastanesinde 400 Filistinlinin katledildiği vahşi saldırıyı direniş gruplarına yıkmaya çalıştılar. Hamas’ın ya da İslami Cihad’ın attığı roketin erken patlamış olabileceği saçmalığını dillendirdiler.

Almanya’da Cumhurbaşkanı Erdoğan bizzat Alman Başbakanı Olof Scholz’un yüzüne camilerle birlikte kiliselerin de bombalanmasından nasıl olup da rahatsızlık duymadıklarını anlayamadığını ifade edince Scholz yine aynı iğrenç nakarata başvurdu ve İsrail’in kendini savunma hakkına sonuna kadar bağlı olduklarını ifade etti.

Uluslararası Adalet Divanında açılan soykırım davasından ötürü Amerikalı senatörler açıkça mahkemeyi tehdit ettiler ama Batı medyası bunda da bir sorun görmedi.

Bakın daha geçen hafta Lübnan’da BM Barış Gücünü doğrudan hedef alan İsrail saldırısı üzerine Batı medyasında yer alan yorumlar, üstelik bir yıldır hiçbir şekilde gizlenemeyecek, görmezden gelinemeyecek boyutta açık vahşi bir katliam, tam tekmil bir soykırım süreci yaşanmasına rağmen nasıl bir vicdansızlıkla zulmün savunulmaya devam ettiğini bir kere daha bize gösterdi.

Bir iki örnek üzerinden bu garip ruh halini, bu açık suç ortaklığını yansıtmaya çalışalım.

14 Ekim 2024 Lübnan’da İsrail’in BM Barış Gücünü hedef alan saldırıları üzerine İtalyan Corriere della Sera gazetesi, İsrail hakkında “Batılı değerlerin yalnız bırakılmış ileri karakolu” tanımlamasını yapıyor ve Batı’nın kendisini İsrail’in yerine koymakta zorlandığını ifade ederek şöyle bir değerlendirmede bulunuyordu:

“İsrail’in yalnızlığını bizim anlamamız mümkün değil. Batı, teokrasilerin ve mutlakiyetle yönetilen rejimlerin hâkimiyetindeki bir jeopolitik bölgede Batılı değerlerin ileri karakolluğunu yapmanın (ve bunu her şeye rağmen sürdürmenin) ne demek olduğunu idrak etmekte zorlanıyor.”

Aynı hadiseyi, açık uluslararası hukuksuzluğu yorumlayan Alman Frankfurter Allgemeine Zeitung ise “1978’den beri bölgede bulunan BM misyonu bugüne kadar görevini yerine getirebilseydi, Hizbullah Lübnan’ın güneyinden İsrail’e bu kadar çok füze fırlatamazdı. İsrail ordusu artık ipleri eline aldı. Uluslararası toplumun İsrail’e sunamadığı güvenliği kendisi sağlamaya çalışıyor.” diyerek İsrail’in doğrudan bölgede işlediği suçların uluslararası arenaya taşınmasını engellemek için BM gücünü hedef almasını meşrulaştırmaya çalışıyordu.

İsrail’i adeta bir kutsal inek pozisyonuna oturtan bu Batılı ve bâtıl zihniyet Gazze sürecinde inanılmaz ölçüde zalimleşti, komikleşti, küçüldü. İfade özgürlüğü, toplanma özgürlüğü vb. kavramları ağızlarından düşürmeyen, hoşlanmadıkları siyasilere karşı etkili bir silah olarak kullanmayı çok seven bu tipler Siyonist barbarlığa tepki ve Filistin halkıyla dayanışma amacıyla gerçekleştirilen eylemleri engellemek için her türlü zorbalığa başvurdular. İsrail’in varlığını inkâr içerdiği gerekçesiyle “Nehirden Denize Özgür Filistin” sloganını dahi yasakladılar. “Peki, Filistin’in var olma hakkı ne olacak?” sorusunu ise geçiştirdiler.

Bu zalim zihniyetin tezahürleriyle Almanya’da 10 yaşındaki bir çocuğu elinde Filistin bayrağı taşıdığı için 10 tane polisin kovaladığı ve sonunda büyük bir başarıyla gözaltına aldığı görüntüler vasıtasıyla karşılaştık. ABD’de üniversite kampüslerinde hanım öğretim üyelerinin yerlerde sürüklendiği manzaralara şahitlik ettik. (Bu vesileyle ABD’de Columbia Üniversitesinde başlayıp yayılan kampus intifadasına selam olsun. Okudukları prestijli okullarda tüm tehditlere rağmen insanlık adına, vicdanlarının sesine cevap verip Gazze halkıyla dayanışma için polis şiddetine direnen; kariyer ve makam endişelerini bir kenara bırakan bu gençlerin sergilediği tutum şüphesiz gıpta edilmeyi, örnek alınmayı hak ediyordu.)

Buradan yola çıkarak asla ümitsiz olmamak gerektiğini vurgulamak isterim. Küresel zalimliğin tam kalbinde, beyninde ortaya çıkan bu güzel görüntüler, tüm baskılama, yok etme çabalarına rağmen insanlık vicdanının susturulamadığının, susturulamayacağının işaretleri olmuştur. Evet, küresel zulüm ve adaletsizlik düzeni çok güçlüdür. Bunu inkâr edemeyiz, görmezden gelemeyiz.

Egemen güçler coğrafyamızda inanılmaz bir barbarlıkla devam eden soykırım suçuna boğazlarına kadar ortak olmuşlardır ama Gazze halkının izzetli direnişi her yerde olduğu gibi sistemin en muhkem olduğu beldelerde de ciddi yankılara yol açmış, vicdan sahiplerini harekete geçirmiş, sistemin efendilerini sıkıntıya sokmuştur. Şahit olunan bu dehşetli manzara adeta küresel barbarlığa karşı küresel bir intifada bilincini de doğurmuştur.

Bize düşen her zeminde, her vesileyle bu bilinci güçlendirmek, yaygınlaştırmak ve derinleştirmektir. Bunun için basit sosyal medya mesajlarıyla yetinmemeli, hassasiyet gösterdiğimiz alanlarda bilgi birikimimizi geliştirmek için çaba sarfetmeliyiz. Sokakta eylemlerimizle olduğu gibi sanatla, müzikle, sinemayla, şiirle, sorunları derinlemesine analiz etmeyi sağlayacak nitelikli makale ve kitaplarla bu sürece katkıda bulunmalıyız.

Bu mücadelenin uzun soluklu bir mücadele olduğu bilinciyle her hâlükârda adımlarımızı sağlam, yüreğimizi serin, umudumuzu diri tutmalıyız.

---------

Bu yazı, Rıdvan Kaya tarafından 17 Ekim 2024 tarihinde “7. Siirt Uluslararası Kısa Film Festivali”nde tebliğ olarak sunulmuştur.

Rıdvan Kaya Arşivi