Hayatı da Ölümü de Ayrı Birer Efsane: Yahya Sinvar
Haksöz Dergisi Sayı: 404

Ebu İbrahim, görkemli bir ihtişamla karakterize edilen efsanevi bir sahnenin sonunda hayata veda etti. Bir suikast operasyonunda değil; ön saflarda yüz yüze savaşırken şehit düşen ilk Filistinli lider oldu.

Yahya Sinvar dünyanın en tehlikeli mekânında, beş ay önce boşaltılan Refah’ın batısındaki Sultan Mahallesi’ndeki İbn Sina Caddesi’ndeydi. İsrail sözcülerinin iddia ettiği gibi, tünellerde saklanmıyor ya da yerlerinden edilenlerin arasında gizlenmiyordu; aksine sahanın tam ortasındaydı, savaşçıların arasındaydı. Etrafı rehinelerle, canlı kalkanlarla ya da direnişçilerden oluşan bir koruma ordusu ile sarılı değildi.

İşgal güçleriyle girdiği çatışmanın ve aldığı şarapnel yarasının ardından Yahya Sinvar, terk edilmiş yarı yıkık bir eve sığındı. Sağ kolundan kanlar akarken bir koltuğa yaslandı ve sol eliyle işgal askerlerine iki el bombası atarak evin içinde peşinden ilerlemelerini engelledi. Onu içeride takip etmek için bir dron gönderdiler ve o da yerden aldığı bir sopayla dronu kovmaya çalıştı.

Onu askerî üniformasıyla, yüzünü gizlediği kefiyesiyle, elinde el bombası, göğsünde cephane yeleği ile gördük. Cebinde sadece bir tespih, küçük bir zikir ve dua kitapçığı, 800 şekel para ve meşhur tabancası vardı; 2018’de Hamas hakkında casusluk yapmaya çalışan İsrailli bir subaydan ganimet aldığı susturuculu tabanca.

İsrail askerleri, dron ile yerinin tespit edilmesinin ardından, bir tank atışı ile onu öldürdü. Tüm bunlar bir gözetleme ya da sızma sonucu değil, tamamen tesadüfen oldu ve hatta onunla çatışanlar özel kuvvetler değil, bir piyade taburunun üyeleriydi.

İsrailliler, birkaç saat sonra ölenlerin cesetlerini teşhis etmeye çalışana kadar onun gerçek kimliğini öğrenemediler. Sonra büyük bir sürpriz yaşandı ve kendilerini, Aksa Tufanında ayaklarını titreten ve onları hezimete uğratan heybetli adamın naaşının önünde buldular.

Ölüm haberi sızdırıldığında ve tüm dünyada büyük bir yankı uyandırdığında; “Hayatı bir efsaneydi!” sözü, “Ölümü de bir efsane oldu!” gerçeğine dönüştü. Bütün bunlar, İsrail işgal yetkilileri hemen müdahale edip askerî bir başarı ve zafer elde ettiklerini öne sürmeye çalışmadan önce hızlı bir şekilde gerçekleşmişti.

Öncelerden beri hikâyesi herkesin dilinde. Her ne kadar ünü, 7 Ekim’den itibaren yükselmeye başlasa da yaralanmasının ardından bir koltuğa oturup ölmeden önce dronu kovalamaya çabaladığı son anlarındaki destansı görüntüsüyle doruğa ulaştı.

Bu görüntü, onun kararlılığını ve karizmatikliğini ölümsüzleştirmiş ve onu efsane yapan başka bir etken olmuştu. Bu nedenle, fotoğrafın viral hale gelmesi ve sosyal medya platformlarını kasıp kavurması, kitlesel tepkilere ve ezici bir hayranlığa yol açtı. Bu durum İsrail yönetiminin liderlere suikastlar için yaptığı yatırımın sonucu olarak beklediği psikolojik etkiyi yok etti.

Bu ikinci tufan, İsrail tarafından hoş karşılanmadı; bu yüzden önde gelen Amerikan gazeteleri tarafından temsil edilen medya ordusu aracılığıyla, Sinvar’ı yeraltından çıkmaya zorlayan şeyin üstün savaş stratejisi olduğu yönündeki anlatılar yayıldı.

Bu haberler, Sinvar’ın direnişi destekleyen kitleler nezdindeki kahraman imajını zedelemeyi başaramadı; aksine savaşın ilk aylarında Gazze’den Mısır’a gitmesi için kendisine yapılan teklifi kesin bir dille reddettiğini ortaya çıkararak kahramanlığını pekiştirdi.

Arap dünyasında, onun öldürülmesinin yankıları şaşırtıcı derecede güçlü oldu. Ezher-i Şerif, “Filistin direnişinin kahraman şehitlerini” selamlayarak İslam ümmetine yönelik bir taziye mesajı yayınlamakta gecikmedi. Mısır gazeteciler ve avukatlar sendikaları da onun yasını tuttu.

Adı hemen, yazar Arif Hicavi’nin meşhur, “Yaşasın Sinvar!” ifadesiyle dile getirdiği iki kelimelik bir slogana dönüşürken; son sahnesini tasvir eden çizimler ve fotoğraflar, onlarca sanatçı ve aktivist tarafından ifade edildiği gibi, onu metanet ve gurur ifadeleriyle sunarak viral oldu.

Naci el-Ali’nin Hanzala’sını, yanında sopasını tutarken tasvir ettiği çizimi; Sinvar’a olan sevgilerini ve desteklerini ifade etmek için binlerce Arap dijital hesabının kullandığı yaygın bir görsele dönüştü. Sopanın kendisi de direnişin meşhur bir simgesi haline geldi.

İnternet siteleri, Ebu İbrahim’in son anlarını yaşadığı (ve bu nedenle yıkılacağı söylenen) terk edilmiş Refah apartmanının sahipleri olan Ebu Taha ailesinin; onun evlerinde olmasından gurur duyduklarını ve işgalcilere karşı direnirken kullandığı son sopanın da bu evden olduğunu ifade ettikleri bir bildiriyi yayınladılar. Birkaç gün içinde Arap atasözleri arasına bir atasözü daha eklendi: “Sinvar’ın sopasını attım.” Tüm cesaretiniz ve gücünüzle görevinizi yaptığınızı ve vazgeçmeyi reddettiğinizi ifade etmek için kullanılan bir atasözü.

Bunlar, Arap dünyasındaki çeşitli sosyal medyalarda yankılanmaya devam eden ve sayılamayacak kadar çok olan duygulardan sadece birkaçı.

Ancak benim asıl gözlemim -umarım yanılıyorumdur- Arapların bu coşkusunun, iktidardakilerin yönelimlerinden ziyade, toplumların coşkusunu yansıttığıdır; iktidardakilerin hepsi olmasa da büyük bir kısmı, direnişe karşı olumsuz tutum sergilemiştir.

Ne yazık ki Arap medya organları da başından beri bu olumsuz tutumu dile getiriyordu. En dikkat çekici olay, Sinvar’ın öldürülmesinden sonra, bu kanallardan biri aynı tutumu benimsedi ve ekranlarında direniş liderlerini terörizmle suçlayan bir haber yayınladı. Şok edici ve apaçık olduğu için, Arap kamuoyunda büyük bir kızgınlık ve öfke dalgası yarattı; bu dalga ilgili ülkenin idari makamlarında da yankı buldu. Haber yoruma hızla müdahale ederek sildiler ve yorumun hazırlanmasından sorumlu olanları soruşturmaya sevk ettiklerini açıkladılar. Bu, kesinlikle memnuniyet verici bir adımdır.

Bu bağlamda, başta Amerikan basını olmak üzere Batı basını tarafından Filistin direnişiyle ilgili olarak öne sürülen bilgilerin çoğunun İsrail kaynaklarından sızan bilgilere dayandığını belirtmek gerekir. Herhangi bir araştırmacının kolaylıkla görebileceği bu tür sızıntıların sayısız örneği vardır; bunların hepsi direnişi karalamada ve liderliğini ve hedeflerini şeytanlaştırmada rol oynamaktadır.

Ne yazık ki Arap gazeteleri ve televizyon programları bu tür materyallere bol miktarda yer verdi. Sinvar’ı, “Gazze’nin kanlı adamı” olarak tanımladı ve hatta Hamas’ın 7 Ekim için özür dilemesini talep etti. Aksa Tufanı operasyonunu İsrailli ve Filistinli sivilleri hedef alan yıkıcı bir proje olarak değerlendirdi.

Az konuşan bir adam olan Sinvar, her zaman gölgede kalmayı tercih etti. Bu pozisyon, onu gerçekliği olmayan bir şekilde tasvir etmenin kapısını sonuna kadar açtı. Kurucusu Şeyh Ahmed Yasin tarafından kendisine emanet edilen hareketin güvenlik sorumluluğunu üstlendiği için, kendisini eleştirenlerin onun şahsında Hamas’ı ve Filistinlileri daha sonra yaşananlara katkıda bulunan yollara ve maceralara sürükleyen kana susamış ve aşırılık yanlısı bir maceracı olarak tasvir eden hikâyeler örmelerine olanak sağladı.

Bu uzun süre tartışılabilecek ve farklı yorumlara açık bir konudur. Bu konuda başvurabileceğim iki kaynak var: Hapiste geçirdiği 22 yıl boyunca yazdığı, yolculuğunu, kişisel ve mücadele deneyimlerini kaydettiği romanı ve Hamas’ın bu yılın başlarında yayınladığı, “Bu Bizim Hikâyemiz / Neden Aksa Tufanı?” başlıklı belge.

Romanında, “Ahmed” adını kullanıyor ve bize mülteci kitleleriyle birlikte doğduğu kamptaki çocukluğunu anlatıyor. 1962 doğumlu yazar, 1967 yenilgisinin doğrudan etkilerine ilk elden tanıklık etmiş ve bu sırada işgalcilerin saldırılarından korunmak için bir yeraltı sığınağına sığınmak zorunda kalmıştır.

Orada, Gazze’de kendisi gibi iki cephede hayatla mücadele etmek zorunda kalan kamptaki çocukların acılarını tasvir ediyor: biri yoksullukla mücadele etmek ve yılmadan yaşamaya devam etmek, diğeri ise işgalin kendilerine uyguladığı adaletsizliğe ve aşağılanmaya direnmek.

Anlattıkları bize, on binlerce Filistinli gibi çocukluğundan itibaren yaşadığı zorlu hayatı hatırlatıyor; ta ki İslam Üniversitesine gitme fırsatı bulup işgale karşı direniş hücrelerine katılana kadar. İsrail’in ajanlarını öğrenciler arasına yerleştirme konusundaki istekliliğini en başından beri fark etti ve bu durum onu direniş saflarını ajanlardan temizlemeye başlamanın önemi konusunda uyardı. Bu güvenlik kaygısı, 7 Ekim operasyonunun planlanmasında ve gerçekleştirilmesinde büyük bir rol oynadı ve her zaman bu konu ön planda oldu.

Sinvar 27 yaşında ömür boyu hapse mahkûm edildi (50 yaşına yaklaşırken hapisten çıktı); bu onu hassas, derin farkındalık sahibi, kapsamlı bilgi ve sağlam kararlılıkla birleşen coşkuyla büyük bir lider olmaya hazırlayan başka bir olgunluk aşamasına taşıyan bir deneyimdi. Düşman medyasını iyi takip edebilmek için İbraniceyi çok iyi öğrendi. İsrail siyasi yazıları üzerine odaklandı ve üçünü Arapçaya çevirdi.

İsrail güvenlik servislerinin liderleri tarafından yayınlananlara dikkat ederken; hapishane koşulları ve gelecekteki olasılıklar hakkında hapishane arkadaşlarıyla konuşmaktan da geri durmadı. Terapistlerinden biri olan İsrailli doktor ve istihbarat subayı Bovan Bliton, 2004 yılında Hamas olarak İsrail hükümetiyle 20 yıllık bir ateşkes imzalamaya hazır olduklarını söylediğini aktardı.

Hapishanede geçirdiği yıllar boyunca temel kaygısı işgalden kurtulmak için nasıl harekete geçileceğiydi. 2011’deki esir takası anlaşmasıyla serbest bırakıldıktan sonra, yoldaşlarının kendisine sorduğu soruyu şöyle aktarmıştı: “Neden şimdiye kadar Filistin’i özgürleştiremediniz?”

Hamas’ın Şubat 2017’deki iç seçimlerinin sonuçları, direniş hareketinin Sinvar’ı Gazze’de lider seçerek siyasi ve askerî uzmanlığı birleştiren bir model sunmasıyla önemli bir gelişmeydi. Bu gelişme, Gazze Şeridi’nin üç savaşa maruz kaldığı 10 yıllık kuşatmanın ardından geldi.

Seçilmesinden bir yıl sonra, 30 Mart 2018’de Gazze’deki Filistinli kitlelerin Gazze ile İsrail arasındaki sınırda devam eden kuşatmayı protesto etmeye ve geri dönüş hakkı çağrısını yeniden canlandırmaya çalıştığı barışçıl-sivil “Büyük Dönüş Yürüyüşü”nü başlatarak mücadele sürecini alevlendirmeye çalıştı. Bir yıl sonra bu yürüyüşler istenen etkiyi yaratmayınca, sınırdan içeri girmek ve düşmana anladığı tek dilde hitap etmek için askerî bir operasyona hazırlandı.

Hamas, “Neden Aksa Tufanı?” sorusuna cevap mahiyetinde 7 Ekim operasyonunun hedeflerini iki ana amaçla tanımladı: İşgal hapishanelerindeki binlerce Filistinli tutuklunun serbest bırakılması için düşman asker ve savaşçılarının rehin alınması ve 17 yıldır devam eden kuşatmanın kaldırılması.

Belge; bu talepleri, Mescid-i Aksa’yı Yahudileştirme, Batı Şeria’yı kontrol altına alma ve halkını yerinden etme planlarıyla yüzleşme zemininde sunmuş ve şu soruyu gündeme getirmiştir: “75 yılı aşkın bir süredir devam eden işgal ve acılardan, kurtuluş ve geri dönüş umutlarının boşa çıkmasından ve barışçıl çözüm sürecinin feci sonuçlarından sonra, dünya halkımızdan ne yapmasını bekliyordu?

Bu önemli metinde, 7 Ekim'de olup bitenlerin sadece bu çerçevede belirlendiği ve başka hiçbir şeyin söz konusu olmadığı; yaşananlara duyulan hayranlığın ortasında ben de dâhil olmak üzere pek çok kişi tarafından fark edilmedi.

Filistinliler bunu, anavatanlarını geri alma hayallerini uyandıran bir deprem, işgalden kurtulma ve onlarca yıllık aşağılanma ve kuşatmanın sona ereceği bir umut olarak gördüler. İsrailliler ise bunu tarihlerinde hiç görmedikleri bir utanç ve varoluşsal bir tehdit görerek çılgına döndüler; nitekim de öyleydi. Bu travmanın bir daha tekrarlanmaması için çözümün; intikam almak ve Filistinlileri toptan yok etmek olduğunu tasavvur ettiler.

Dünya, son bir yıldır, ne oluk oluk akan kana ne de İsrail’in önceden planlı ve kasıtlı cehennemî intikamına aldırmadan, bir soykırımı naklen izliyor.

Şaşırtıcı bir şekilde pek çok insanın kafası karışmış, fail ile kurban, katil ile mağdur arasındaki çizgiler bulanıklaşmıştır.

Al Jazeera / 28 Ekim 2024 / Çeviren: Ali Tuna

Fehmi Huveydi Arşivi