‘Hazreti’ Lafzını Kullanmak Caiz midir?
Haksöz Dergisi Sayı: 404

“O’dur gökleri ve yeri yoktan var eden. O, nasıl ki hayvanlar arasında eşler irade etmişse size de kendi cinsinizden eşler vermiştir ve sizi böylece çoğaltıp durmaktadır. Ama hiçbir şey O’na benzemez ve yalnız O’dur, her şeyi işiten, her şeyi gören.” (Şura 42/11)

Yukarıdaki ayet, Yüce Allah’ın sıfatlarında, fiillerinde tekliğini beyan etmektedir. “Hiçbir şey O’na benzemez.” ifadesi, O’nun mevcut olan veya olabilecek her şeyden farklı olduğunu ifade eder. Rabbimiz bizim hayal edebileceğimiz her şeyden farklı ve aşkındır. Yüce Allah’ı yarattıklarıyla eşitleyen, O’nun zati sıfatlarını kullarına uygun gören yaklaşımlar tevhid inancına zarar vermektedir.

Bu çalışmada, Yüce Allah’ı yarattıklarıyla içkin ilan eden söz ve fiiller konusunda farkındalık oluşturmak istiyoruz. Örnek analiz konumuz “hazreti” sıfatıdır. Değerli insanlara hitap ederken kullanılan hazreti sıfatının kökünü, kaynağını ele almak istiyoruz. Cevabını aradığımız sorular şunlardır:

- Türkçede bir saygı ifadesi olarak geçen hazreti sıfatının kök anlamı nedir?

- Hazretin Kur’an ayetlerindeki kullanımları nasıldır?

- Bir insana hazreti demek caiz midir?

Okyanusun Kıyıya Vuran Dalgası; Hazret

H-d-r kök harflerinden türetilmiş fiiller Kur’an’da 25 ayette1 geçer. Aynı kökten gelen kelimeler ayetlerdeki hazır olmak, yakında olmak, yanında olmak, daha çok gelmek anlamlarıyla yer almıştır. Ancak “okyanusun kıyıya vuran dalgası, okyanustan kıyıya gelenler” manasında bir ayet vardır:

“(Onlara denizin kıyısındaki (hazretteki) o kasaba hakkında sor; ahalisi, (av için gözledikleri) balıkların (nedense) hep vecibelerine uymaları gereken sebt günü suları yararak çıkageldiklerini görünce, sebt günü dışında ortaya çıkmıyorlar bahanesiyle tutup sebt gününün örfünü nasıl çiğnerlerdi! Biz onları işledikleri kötülükler sebebiyle işte böyle deniyorduk.” (A’raf 7/163)

İbnu’l-Arabî’nin Hazret Teorisi

Hazreti sıfatı şöhretini İbnu’l-Arabî’ye borçludur. İspanya’da (Endülüs’te) doğan Muhyiddîn Arabî2 Batı’nın, “Her şey tanrıdır.” anlamına gelen panteizm düşüncesinden çok etkilenmiştir. Panteizmi İslam dünyasına tercüme ederken Arapçadan kutup, gavs ve hazret gibi kavramlar üretmiştir. Sufileri çok etkileyen İbnu’l-Arabî’ye göre tanrısal özellikler taşıyan kutuplarla Yunan tanrılarının3 sayısı ve özellikleri birbirine çok benzemektedir.4

Pagan Batı’nın şirk kültürünün etkisi altında yazdığı eserlerinde Muhyiddin İbnu’l-Arabî, İslam’ın kavramlarını kullanmıştır. Kur’an’ı iyi bilmeyen cahiller, bu eserlerde gördüğü Arapça lafızları İslam’a ait zannetmektedirler. Bize göre Muhyiddin İbnu’l-Arabî’nin yaptığı şey, aslında özgün değil bir tercüme faaliyetidir.5

Bir itibar ve saygınlık ifadesi olarak “hazreti” kelimesinin ilk kullanılmasında İbnu’l-Arabî’nin rolü yok sayılamaz. Ona göre, Allah’ın sıfatlarının, isminin ve fiilinin her bir tecellisine hazret denir. Kâinattaki bütün kudretler ilâhî kudretin tecelli ve zuhur mahalleridir. İbnu’l-Arabî’nin varsayımına göre hazret, “pek çok makamı aşarak en yüksek hazrete, ilâhî huzura çıkan ve kutsiyet kazanan şahsiyet” anlamına gelir.6

İbnu’l-Arabî’nin varsayımına göre, çağrıldığı her yerde, imdat dileyen herkes için hazır ve nazır olan kimseye hazreti denilir. O, varlığın en genel beş kategorisine “hazarât-ı hams” adını verir. Öte yandan bütün hazretlerin Allah, rab ve rahmân adları altında üç grupta toplandığını, birincisine “ilâhî”, ikincisine “rahîmî”, üçüncüsüne “rahmânî” hazret denilmesi gerektiğini iddia eder. Örneğin, bir kişi Allah’ın rahmân isminin tecellisine mazhar olmuşsa o rahmânî hazrette saymak gerekir.7

Vahdet-i Vücûd ve Hazret Lafzı

Hazreti saygınlık ifadesini, okyanusa benzetilen “Tanrı’nın kıyıya vuran dalgaları” şeklinde takdim etmek bize göre sakıncalıdır. Çünkü bu yaklaşım, yarattıklarıyla içkin bir ulûhiyet tasavvurunu savunmaktadır.

Vahdet-i vücûd teorisi, bir yönüyle panteizm iddiasına benzemektedir. Hem panteizm hem de vahdet-i vücûd teorisi, yaratanla yaratılan arasında denkliği savunmaktadır. Allah’a oğul, kız isnat eden müşriklerle, evrenin yaratıcıdan sudur ettiği, doğduğu iddiası aynı yanılgıları içermektedir. Allah’ın oğulları veya kızları olduğu iddiası da evrenin O’ndan doğduğu varsayımı da İhlas suresinde yer alan mesajlarla çelişmektedir.

Sevdiğimiz, saygı duyduğumuz birine ilahi vasıflar yüklemek doğru değildir. Hele hele, yardım dilediğimizde imdadımıza yetişeceği iddiasıyla birisi için “hazreti” sıfatını kullanmak sakıncalıdır. Her yerde hazır ve nazır olan, dualarımızı cevapsız bırakmayan Yüce Allah’tır. O’nun kusursuz sıfatlarını, bir aşırı övgü niyetiyle, “her yerde hazır ve nazır” olduğunu çağrıştıracak şekilde, bir beşer için kullanmak doğru değildir.

‘Bizi Gözet’ Demeyin, ‘Bize Bak’ Deyin

Babamız Âdem'i sapmaktan kurtaran, tövbe-istiğfarı öğreten, hayatın anlam ve amacını tayin eden vahyin hikmetli kelimeleridir.8 Yüce Allah’ın hidayet hakkını takdir eden müminler olarak Rabbimizi öfkelendirecek kelimelerden uzak durmak boynumuzun borcudur.

Bazen masum kelimelere insanın yüklediği yanlış bir anlam, bizim ondan hicret etmemize, onu yasaklı hale getirmemize yol açabilir. Bu konuda örnek analizi, râ‘inâ ve unzurnâ kelimeleri üzerinden yapabiliriz.

Kur’an’ın ilk muhatapları ekseninde, ikisi de “bizi gözet, bize bak” anlamına gelen lafızlardan biri yasaklanmıştır:

“Ey iman edenler! ‘râ‘inâ’ demeyin,’unzurnâ’ deyin ve söylenenleri dinleyin! Kâfirler için elem verici bir azap vardır.” (Bakara 2/104)

Ayette görüldüğü gibi, “Bizi gözet, bize çobanlık et.” anlamına gelen “râ‘ina” lafzı, Resulullah’ın arkadaşlarına, ilk müminlere yasaklanmıştır. Çünkü Yahudiler bu ifadeyi hakaret amacıyla9 kullanmışlardır. Râ‘ina kelimesi aslında masumdur.10 Bu masum kelime onu Medine’deki Yahudiler, hakaret anlamında kullandığı için yasaklanmıştır. Çünkü Allah Resulü (s) bizim için sıradan biri değil, seçilmiş ve davayla özdeşleşmiş bir şahıstır.

Kur’an’ın ilk muhataplarına yönelik olan bu tavsiye, Kur’an’da çok sık rastlandığı gibi, aslında ona yol açan tarihsel şartların ötesine uzanan bir muhteva taşımaktadır. Ayette geçen, “Kelimelerinize dikkat edin!” talimatı, her mümin için ve her dönemde geçerliliğini korumaktadır. Ayette müminlerin yanlış anlaşılabilecek sözlerden uzak durmaları ve Peygamber’e saygı ile yaklaşmaları emredilmiştir. Eğer bir lafız, İslam’ın değerlerine ve itibarına zarar veriyorsa onu kullanmamak gerekir.

Birine Hazreti Demek Caiz mi?

“O doğurmamıştır (kimsenin annesi-babası değildir) ve doğurulmamıştır (kimsenin çocuğu da değildir). O’nun dengi de yoktur.” (İhlas 112/3-4)

İhlas suresinin beyanıyla Yüce Allah’ın dengi, eşi ve benzeri yoktur. Peki, bir insana, O’nun parçası bağlamında “hazreti” sıfatıyla hitap etmek, ihlaslı bir davranış mıdır?

“Eşyada aslolan ibahadır, yani mübahlıktır.” kuralına göre, bir insana hazret demenin sakıncası yoktur. Çünkü bir insana hazret denilmesini yasaklayan ilahi hüküm yoktur. Şirk niyeti ile olmadığı takdirde, rastgele kullanımlardan dolayı hatalı kelamda Rabbimizin bizi bağışlaması umulur.

Resulullah’ın (s) meşhur hadisinde buyurduğu gibi, “Ameller niyetlere göredir.” Yani lafzı kullanan kişinin niyeti de göz önünde tutulmalıdır. Eğer Yüce Allah’ı yarattıkları eşitleme niyeti söz konusu ise bu durumda hazret sıfatı ve hitabını kullanmak caiz değildir. Çünkü Yüce Allah’ı yarattığı şeylere eşitlemek tevhid inancına aykırıdır.

Kutup, gavs, hazret gibi lafızların içeriğini ilahi özelliklerle doldurmak doğru değildir. Çünkü şirk, İslam’ın kırmızı çizgisidir.

Yüce Allah’ı okyanusa benzetip taşkın ve dalgalara da “hazreti” diyerek varlık âleminin O’nun parçası olduğunu ileri sürmek İhlas suresinde açık bir şekilde reddedilen eşitlemeye yol açmaktadır. Çünkü Rabbimiz insanların tasavvur ve tahayyül yoluyla varacakları her türlü tanımlamanın ötesindedir.

Hazreti kelimesini paganizmin bir aparatı haline getirenlere, Muhyiddin İbnu’l-Arabî ve onun gibi düşünenlere, Kur’an’ın yol gösterdiği şekilde, verilmesi gereken apaçık cevap şudur:

“Öyleyse, sakın Allah’la (başkaları arasında) herhangi bir benzerlik kurmaya kalkmayın! Çünkü Allah [her şeyin aslını] biliyor ama siz bilmiyorsunuz.” (Nahl, 16/74)

Allah ile insan ontolojik bakımdan birbirinden farklıdır. Benzerlik zati sıfatlarda değil sübutî sıfatlardadır. Onu da indirgemeci bir şekilde yaratan ile yaratılanı eşitleyecek şekilde ele alamayız. Müminlerin Allah’ın birliğini ve benzersizliğini zedeleyici düşüncelerin cazibesine kapılması doğru değildir. Bu nedenle müşriklerin yaptığı gibi, O’nun dışındaki herhangi bir varlığa, yalnız O’na mahsus olan bir isim, bir sıfat veya fiil isnat etmeleri câiz değildir.

Hazreti Yerine “Selâm Olsun”

Bir müminden gıyabında söz ettiğimizde ona selâm ve dua göndermek (selâm olsun, Allah ondan razı olsun) Kur’an ahlakına, Resulullah’ın sünnetine daha uygundur. Nebimiz Muhammed’den söz ederken salât ü selâm getirmek, peygamberlerden söz ederken selâm getirmek, geçmişte yaşamış müminlerden söz ederken “Allah razı olsun” demek ilim geleneğimizde bir örf haline gelmiştir. Peki, bu örf nasıl oluştu? Selâmın ve salât ü selâmın Kur’an’ın hikmetli lafızlarından olduğu aşikârdır.

Örneğin aşağıdaki ayette Yahya Nebi için Rabbimizin selâmı yer almaktadır: “Doğduğu gün, öleceği gün ve sağ olarak diriltileceği gün selâm onun üzerine olsun!” (Meryem 19/15)

Allah’ın selâmı bu örnekle sınırlı değildir. Benzer ifadeler İsa Nebi’nin dilinden Allah’ın selâmı şöyle beyan edilmiştir: “Doğduğum gün, öleceğim gün ve sağ olarak diriltileceğim gün selâm banadır.” (Meryem 19/33)

Nebilerden söz ederken, bizim de bu selâmı örnek almamız gerekir. Çünkü Kur’an’la ahlakımızı, alışkanlıklarımızı ıslah ve inşa eden Rabbimiz, nebilerinden “selâm olsun” diyerek söz etmiştir.

Aşağıdaki ayette, vahyin son nebisi Muhammed’den (s) söz ederken, söz ve eylemlerimizle ona salât ü selâm getirmek, onun iman davasını sözümüzle ve elimizdeki tüm imkânlarla destekleyeceğimizi ilan etmek her müminin üzerine farz kılınmıştır:

“Allah ve melekleri, Peygamber’e salât ediyor, destek veriyorlar. Ey iman edenler! Siz de ona salât edin ve tam teslimiyet gösterin!” (Ahzab 33/56)

Hazreti Yerine “Allah O’ndan Razı Olsun”

Emevî halifesi Ömer b. Abdülazîz dönemine kadar Emevîler cuma hutbelerinde bazı sahâbîlere hakaret içeren ifadeler kullanıyorlardı.11 Ömer b. Abdülazîz bu tür ifadeleri “teraddî”ye yani radıyallāhu anh (Allah ondan razı olsun) şeklinde duaya çevirmiştir.

Peki, “Allah razı olsun” duasının kaynağı ayetler midir?

Geçmişte yaşayan öncü müminlerden söz ederken, “Allah razı olsun” duasını söyleme geleneğinin izlerini Kur’an’da buluyoruz. “Allah ondan razı olsun” veya “Allah onlardan razı olmuştur” şeklindeki kalıplar 6 ayette geçmektedir. Bu ayetlerin içeriğine, konusuna ve bağlamına baktığımızda, Rabbimizin rızasının, sonsuz cennetlerdeki nimetlerin en büyüğü olarak geçtiğini görmekteyiz:

“Allah mümin erkeklere ve mümin kadınlara, içinde [ebedî] kalmak üzere altlarından ırmaklar akan cennetler ve durmaya değer cennetlerde güzel meskenler vadetmiştir. Allah’ın rızası ise (hepsinden) büyüktür. Asıl büyük kurtuluş işte budur.” (Tevbe 9/72)12

Sonsuz cennetlerdeki en büyük ödül olan Allah’ın rızası, O’na verdiği sözde duran sadıklara,13 Allah’a ve Resul’üne gönülden iman eden, İslam’a karşı aktif düşmanlık yapanlarla ilişkisini kesen müminlere söz verilmiştir.14 Ensâr ve Muhacir’den olup öncü olan müminlere,15 iman eden, iddialarını salih amellerle destekleyen, insanların en hayırlılarına16 vadedilmiştir.

Hadis ilminde de hoca ya da talebe hadis okurken Peygamberimizin isminin her geçtiği yerde ona salavat getirmek bir adap olmuştur. Sahabenin ismi geçince de “radıyallahu anh” veya “rıdvânullahi aleyh” şeklinde dua etmek hikmetli bir örf haline gelmiştir.

Radıyallahu anh, bu amacın gerçekleşmesi için müminlerin birbirlerine yaptıkları dua kalıbıdır. Hadis ilmiyle gelişen bu örf ve adabı İslam ümmeti çok sevmiş ve kesintisiz halkalar halinde günümüze kadar devam ettirmiştir. Hataları olsa da vefat eden müminlerin gıybetini yapmak yasaktır. İman davasının köşe taşları olan tarihî şahsiyetler, sonu gelmez tartışmaların, polemiklerin konusu yapılmamalıdır. Tarihte yaşamış müminlerden söz ederken, eleştirel yaklaşımlarımızı ibret almak niyetiyle ve ilmî delillerle yapmak gerekir.

Sözün Özü

Tüm evrenin asıl sahibi olan Yüce Allah’ın rızasını elde etmek, O’nun tarafından ödüllendirilmek en büyük gayemizdir. Öte yandan iman kardeşlerimizin örnek davranışlarından söz ederken, onlara ‘Allah ondan razı olsun.’ gibi ifadelerle dua etmek gerekir.

Bir saygınlık ifadesi olarak “hazreti” sıfatı masum olsa da kullanma amacına ve niyetine göre sonucu takdir etmek gerekir. Vahdet-i vücûd teorisinin ve panteizm felsefesinin amaçlarına hizmet edecek şekilde hazreti lafzını kullanmak bize göre uygun değildir. Çünkü “her yerde hazır ve nazır insanüstü varlık tasavvuru” bizi tevhidin güvenli limanından uzaklaştırabilir. Bu tuzağa düşmemek için sözlerimize dikkat etmeliyiz. Kendimizi yaratıcının bir parçası görme niyetimiz yoksa, “saygıdeğer” anlamında birine “hazreti” demenin ise sakıncası yoktur.

İbnu’l-Arâbî gibi hayata vahdet-i vücûd felsefesinin gözlüğünden bakanlar, insanı tanrının parçası olarak görme niyetiyle hazreti sıfatını kullanmaktadırlar. Hazreti derken, İbnu’l-Arabî’nin yaptığı gibi, yaratıcıyı okyanusa, insanı da onun kıyıya vurmuş dalgalarına benzetmek sakıncalıdır. Çünkü kıyıya vuran dalgalar, okyanusun tüm özelliklerini taşımaktadır. Yani bir denklik ilişkisi vardır. Oysa İhlas suresinin beyanıyla ifade edersek Yüce Allah ile yarattıkları arasında bir denklik söz konusu değildir.

Zâtında ve sıfatlarında hiç kimse Yüce Allah’a denk değildir. Kudret O’nundur, yücelik O’nundur, büyüklük O’nundur. Emrine itaat edilecek, hükmüne boyun eğilecek tek otorite O’dur. Tevhid inancına göre, yaratılanlar Yaradan’ın dengi ve ortağı değil; ayetleri, varlığının birliğinin işaretleridir.

Hakikatin şahidi, Rabbimizin ayeti olmak bize itibar olarak yeter de artar bile. Bu nedenle iman ettikten sonra, tevhide bağlılığımızı ömür boyu sürdürmeliyiz. Sözlerimizi ve eylemlerimizi şirkin kirletmesine izin vermemeli, attığımız adımları her zaman tevhid süzgecinden geçirmeliyiz.


1- Bakara 2/133, 180, 196, 282; Âl-i İmran 3/30; Nisa 4/8, 18, 128; Maide 5/106; A’raf 7/163; Kehf 18/49; Meryem 19/68; Mü’minun 23/98; Kasas 28/61; Rum 30/16; Sebe 34/38; Yasin 36/32, 53, 75; Saffat 37/57, 127, 158; Ahkaf 46/29; Kamer 54/28; Tekvir 81/14.

2- Muhyiddîn Muhammed b. Alî b. Muhammed el-Arabî et-Tâî el-Hâtimî, tasavvuf kültürü üzerinde büyük etkileri bulunan sufi müelliftir. Muhyiddin İbnu’l-Arabî, İspanya/Endülüs şehirlerinden Mursiye’de doğdu ve 1240’ta Şam’da öldü. Batı kültürü ile doğu kültürünü vahdet-i vücûd felsefesi ekseninde birleştirmiştir. İslam’ın kavramlarını kullanarak Batı’nın pagan kültürünü “Müslüman mahallesi”ne taşımıştır.

3- Yunan mitolojilerindeki 12 tanrı ve tanrıçanın görevleri şöyle sıralanmıştır: Olimpos tanrılarının kralı, tanrıların tanrısı Zeus’tur. Zeus (gökyüzü ve hava olayları), Poseidon (denizler, depremler ve okyanuslar), Demeter (tarım ve bereket), Hephaistos (demircilik ve ateş), Ares (savaş ve yıkım), Hermes (hırsızlık, yolculuk, iletişim), Dionisos (şarap, üzüm, eğlence, partiler), Artemis (okçuluk, ay, avcılık, bakirelik).

4- Hatta Yunan mitolojilerindeki “tanrıların tanrısı Zeus” ile “kutupların kutbu olan gavs”ın özellikleri de aynıdır. Her ikisi de ilahi özellikler taşıyan, kendisine sığınılan, yardımına müracaat edilen insan üstü varlıklardır.

5- Muhyiddin İbnu’l-Arabî’ye göre kutupların sayısı 12’dir. 12 sayısının Yunan tanrılarının sayısı ile aynı olması ilginç bir tevafuktur. Bu tevafuk Muhyiddin İbnu’l-Arabî’nin varsayımlarının özgün olmadığını göstermektedir.

Yunan tanrılarının sayısıyla, kutupların (gavsların) sayısının aynı olması tesadüf değildir. Ona göre, on iki kutuptan yedisine İKLİM KUTUPLARI, beşine VELAYET KUTUPLARI denir. İklim kutuplarının her biri bir iklimi kontrol eder.

Diğer velîler velâyet kutuplarından feyiz alır. Bâyezîd-i Bistâmî, Şiblî ve Abdülkādir-i Geylânî’nin bu dereceye ulaştığına inanılır. Bu teoriye göre, ferdâniyyet mertebesinde mekân söz konusu olmaz, (mekândan münezzeh olan) kutupları halk göremez, fakat derecesi yüksek olan kutuplar alt makamlardaki kutupları bilirler.

İbnu’l-Arabî her biri bir iklimde bulunan yedi kutba “ABDAL”, yine her biri bir yönde bulunan dört kutba “EVTÂD” adını verir. Ona göre ister kâfirlerle ister Müslümanlarla meskûn olsun her yerleşim biriminin mutlaka bir kutbu vardır. Allah bu beldeyi o kutup vasıtasıyla korur.

Daha geniş bilgi için bkz. TDV İslam Ansiklopedisi, “Gavs” maddesi, el-Fütûḥât, IV, 76; Tehânevî, II, 1167.

6- TDV İslam Ansiklopedisi, “Hazreti” maddesi.

7- İbnu’l-Arabî, İbrâhim peygamberin oğlu İsmâil’le ilgili olarak gördüğü rüyayı “hayal hazreti”yle açıklar.

Bkz. TDV İslam Ansiklopedisi, “Hazreti” maddesi, el-Fütûḥât, II, 176, 582.

8- “Âdem, Rabbinden birtakım (öğretici) sözler almıştı ve (Rabbi de) tövbesini kabul etmişti. Şüphesiz ki yalnızca O, tövbeleri çok kabul edendir, çok merhametlidir.” (Bakara, 2/37)

9- “Yahudilerden bir kısmı kelimelerin yerlerini değiştirir; dillerini eğip bükerek ve dine saldırarak ‘İşittik ve karşı geldik!’, ‘Dinle, dinlemez olası!’ ve ‘râ‘inâ’ (bize çobanlık et) derler. Onlar ‘İşittik, itaat ettik.’, ‘(Bizi) dinle.’ ve ‘Bizi gözet.’ deselerdi, (bu ifadeler) kendileri için hayırlı ve çok doğru olurdu. Fakat inkârları sebebiyle Allah onları lanetlemiştir; artık azı inanır.” (Nisâ, 4/46)

10- Resulullah’tan rivayet edilen bir hadiste, tüm müminler “gözeten, koruyup kollayan anlamında” râin sıfatıyla anılmıştır:

“Hepiniz birer çobansınız/sorumlusunuz ve hepiniz yönettiklerinizden mesulsünüz. Devlet başkanı sorumludur ve yönettiklerinden mesuldür. Evin beyi sorumludur ve yönettiklerinden mesuldür. Evin hanımı da eşinin evinde sorumludur ve yönettiklerinden mesuldür. Hizmetçi de efendisinin malı üzerinde sorumludur ve yönettiklerinden mesuldür.” Sahih-i Buhârî, ‘İstikrâz’, 20. (DİB, Hadislerle İslâm, Cilt 3, s. 23)

11- TDV İslam Ansiklopedisi, “Radıyallahu Anh” maddesi.

12- Benzer bir ayet: “De ki: “Bunlardan hayırlısını size bildireyim mi? Takvalı (duyarlı) olanlar için Rablerinin katında, altlarından ırmaklar akan, içlerinde [ebedî] kalacakları cennetler, tertemiz eşler ve Allah’ın rızası vardır. Allah kulları görendir.” (Âl-i İmrân 3/15)

13- Mâide 5/119.

14- Mücâdile 58/22.

15- Tevbe 9/100.

16- Beyyine 98/8.

Fevzi Zülaloğlu Arşivi