Türkiye’de laik-Kemalist kesimin yaygın söylem ve gündemlerinden biri iktidarı ‘kutuplaştırma siyaseti’ yürütmekle suçlamaktır. Bu çevreler, iktidar cenahından kaynaklanan ve toplumsal hayata dokunan pek çok söylem ve uygulamanın asıl hedefinin toplum yapısında mevcut bulunan ayrılıkları derinleştirmeye yönelik olduğunu sıkça dillendirir; bu yolla iktidarın ömrünü uzatmaya çalıştığından yakınırlar. Garip olan şu ki aynı çevreler çokça şikâyet ettikleri kutuplaşma/ayrışma olgusunu besleyecek tavırları her fırsatta sergilemekten de geri kalmazlar.
Laikliği savunma ve ‘gericiliğe karşı’ halkı, yetkilileri, anayasal kurum ve kuruluşları harekete geçmeye yönelik çağrılarda bulunma, ortak açıklamalar, bildiriler yayınlama alışkanlığı on yıllardır bu tutumun tipik göstergelerinden biri olarak öne çıkmaktadır. İşin aslı şu ki güç bulduğunda halkın karşısına askerî darbeler, muhtıralar, kimi zaman da yargısal ültimatomlar şeklinde çıkan bu zihniyet iktidar sopasını yitirdiğinde ise daha sinik, daha güçsüz ve görece daha az zararlı bir tarzda, hatta şekilsel olarak demokratik sayılabilecek bir görünümle ortak bildiriler şeklinde arz-ı endam etmektedir.
Muhtıra Tadında Bir Laiklik Bildirisi
İşte 17 Şubat’ta yayınlanan ve aydın, sanatçı, sendikacı, akademisyen vb. sıfatlar taşıyan 168 kişinin imzasını taşıyan “Laikliği Birlikte Savunuyoruz!” başlıklı bildiri tam da bu geleneğe uygun bir refleks, bir tepki olarak gündem oluşturdu. Uzun bir aradan sonra malum çevrelerin eski alışkanlıklarının depreştiğini gösteren bu çıkış beklendiği üzere iktidar tarafından görmezden gelinmedi, bilakis köpürtülerek tartışıldı, çokça konuşuldu. Mevcut iktidar sürecinde elde edilen kazanımların korunması ve yeniden geçmişte karşılaşılan acıların yaşanmaması için eski Türkiye özleminin bir yansıması olarak yorumlanan bu zihniyete karşı teyakkuzda olunması gerektiği bolca vurgulandı.
Genel manada, dinî görünürlüğün kamusal alanda giderek daha belirginleştiğine dair eleştirilere dayanan ‘laiklik bildirisi’ daha özelde ise Millî Eğitim Bakanlığının okullarda yaklaşan Ramazan ayının daha canlı bir şekilde karşılanmasına yönelik genelgesine bir tepkiyi yansıtmak üzere kaleme alınmıştı. Belli ki Millî Eğitim Bakanlığının okullarda Ramazan etkinliklerini teşvik etmeye yönelik 12 Şubat tarihli “Maarifin Kalbinde Ramazan” başlıklı genelgesi laik çevreleri çileden çıkarmıştı! Zaten ülkenin her geçen gün daha koyu bir dinsel karanlığa sürüklenmesinden bizar olan söz konusu çevreler gidişatın laik-Kemalist ideolojinin kalesi mesabesindeki okullarda Ramazan etkinliklerine vardırılması karşısında daha fazla sessiz kalamazlardı!
Türkiye’nin ‘gerici-şeriatçı bir kuşatma altında’ olduğu vurgusuyla başlayan ve ‘Karanlığa teslim olmayacağız!’ sözüyle bitirilen bu kısa bildiri hedef kitlede ne kadar karşılık buldu bilemiyoruz ama İslami hassasiyete sahip kamuoyunda gerek çağrıştırdığı eski pratikler gerekse İslami görünürlüğe tahammülsüzlük boyutuyla epeyce bir yankı yaptı. Benzer pek çok durumda olduğu üzere laik kitlede meydana getirdiği duyarlılıktan çok daha yoğun biçimde dindar camiada öfkeye yol açtı.
Kemalist Zihniyetin Kamusal Tahakküm Takıntısı
Son yıllarda kimi iktidar politikalarına yönelik dindar camiada artan tepkiler nedeniyle ‘karşı taraf’ın teşkil ettiği tehdidin boyutuna ilişkin umursamaz bir tavrın yaygınlaştığı görülüyordu. Bu tutum hem kazanımların değerinin bilinmesi noktasında hem de tahakküm için fırsat kollayan laik fanatizmin tehdidini doğru değerlendirme hususunda bir boşluk meydana getiriyordu. Bildiri vesilesiyle bu dayatmacı, zorba, tahakküm özlemcisi anlayış kendini yeniden hatırlatmış oldu. İslam düşmanlığını ilericilik, demokratlık, laiklik vb. maskelerle örtmeye çalışan, hatta zaman zaman değiştiği, yumuşadığı düşünülen Kemalist zihniyetin değişmeye hiç niyetli olmadığı gerçeği bir kere daha açıkça görüldü.
Demagojik bir mahiyete sahip ‘laiklik bildirisi’ tepeden tırnağa bir pejmürdelik belgesi adeta! Saldırganlık dozu giriş cümlesinden itibaren en üst düzeyde seyrediyor. Sorulduğunda inançlara saygılı olduğunu iddia eden bu kafa yapısı “gerici-şeriatçı kuşatma” tanımlamasıyla İslam inancını doğrudan hedef almakta bir beis görmüyor.
Bildirideki şu ifadeler tutarlılık diye bir kaygı taşınmadığının belgesi gibi:
“Ülkemiz ABD ve İsrail planları doğrultusunda bölgemizdeki gelişmelerle birlikte ‘Talibanlaştırma’ baskısı altına girmiş durumda. ABD güdümlü bu gerici saldırı ülkemizin önündeki en yakıcı tehdide dönüşmüştür. Siyasal İslamcı rejim, ABD ve Trump'ın ipine sarılarak Türkiye’yi adım adım Orta Doğu’nun gerici bataklığına sürüklemektedir…”
Bir Sos Olarak Anti-Emperyalizm Vurgusu
Bildiriyi imzalayanlar bu ifadelerle güya kendilerine anti-emperyalist bir pozisyon vehmediyorlar. İsrail karşıtı bir tutum içinde oldukları ve Filistin hassasiyetine sahip bulundukları imajı veriyorlar. Bugüne hiç gelmeden, yaşanan gelişmeleri hiç tartışmadan “En iyisiniz biz yapmıştık!” havasıyla anti-emperyalizm, anti-Siyonizm diskuru çekmek eski alışkanlıkları ne de olsa.
İyi de bu karşıtlık neden bir türlü Denizler nostaljisinden öteye gidemiyor, hiçbir şekilde somutlaşmıyor? Bu beyler, hanımlar iki yıldır devam eden ABD-Siyonist soykırım savaşında neredeydiler, ne yaptılar? Mesele muğlak değil aslında gayet net! İşin merkezinde Hamas olunca ki bu beylere göre gerici-şeriatçı ithamını fazlasıyla hak eden bir yapıdır, Filistin halkının yaşadığı zulüm karşısında taraf olmak zorlarına gidiyor.
Taliban düşmanlığı da bu tutarsızlığı yansıtan bir başka adetleri. 20 yıl boyunca ABD ve NATO’ya karşı savaşmış ve Afganistan’ı işgalcilere dar etmiş Taliban’ı bir karalama figürü olarak seçmeleri sadece tutarsızlıklarının değil aynı zamanda edepsizliklerinin de bir yansıması haddizatında.
Aynı şekilde “Orta Doğu’nun gerici bataklığı” tanımlaması da sol jargonla konuşmayı seven bu Kemalist tayfanın oryantalist zihin yapısını ele vermekte. Orta Doğu neden bataklık olsun? İslam ümmeti için mübarek bir direniş yurdu olan Orta Doğu ancak emperyalistler, Siyonistler ve onlarla aynı ideoloji ve hayat tarzını paylaşanlar için bir bataklık olarak görülebilir.
Kemalist Mabette Başka Dine Yer Yok!
“Laik eğitimi, laik hukuk düzenini ve laik kamusal hayatı adım adım ortadan kaldırmaya yönelik hamleler ivme kazanmıştır. Bu hamleler toplumdan yükselen laiklik çağrılarına karşı gerici azınlığın provokasyon ve saldırılarını göz ardı etmeye; laik cumhuriyeti savunanların -Anayasa’yı hiçe sayarak- ‘suçlu’ gibi cezalandırılmasına kadar gelmiştir. Laikliği savunmak suç değildir. LAİKLİĞİ birlikte savunuyoruz, şeriatçı dayatmaları reddediyoruz.”
Bildiride enteresan bir şekilde toplumda laiklik çağrılarının yükseldiği iddia edilirken, ‘gerici azınlığın provokasyon ve saldırıları’ karşısında tavır alınması talebi de dillendirilmiş. Bu zevatın toplumdan birtakım çağrılar yükseldiğine dair duyumlar almaları gayet doğal. Bunun tipik bir yankı odası etkisi olduğu anlaşılıyor. Aynı şekilde İslami hassasiyet sahibi kesimleri azınlık olarak nitelemeleri de hiç şaşırtıcı değil. Sonuçta zihinlerinde kendilerini memleketin asıl sahibi konumunda kodladıkları için karşılarındaki kitlenin sayısal varlığının bir önemi bulunmuyor.
Açıkça zikredilmemekle birlikte metinde MEB’in Ramazan genelgesinin hedef alındığı anlaşılıyor. Peki, MEB ne yapmış, hangi suçu işlemiş? MEB halkın geniş kesiminin, kahir ekseriyetinin ilgi ve heyecanla karşıladığı Ramazan gündemini okullara taşımış! Yani bir anlamda okulun, eğitimin toplumsal zeminini güçlendirmiş, okulu toplumla bütünleştirmiş. Bu şüphesiz yüz yıldır halkın inancıyla, diniyle ters düşmüş, İslam’a karşı savaş açmış kesimler açısından sindirilmesi zor olsa da sosyal barış ve bütünleşme yönünde atılmış önemli bir adım, takdir edilmesi gereken bir eylemdir.
İşin en demagojik yanı ise bu itirazın güya özgürlük adına yapılmış olması. Laiklik bildirisinde çocukların, gençlerin dinî mesaj ve pratiklere tâbi tutulmasının bir baskı ve yönlendirme aracı olacağı vurgulanıyor ve bu durumun eğitimin tarafsızlığı ilkesiyle çelişeceği iddia ediliyor.
Burada iki yanlış iç içe geçmiş durumda. Öncelikle MEB’in genelgesi tavsiye niteliği taşıyor, kimse zorunlu tutulmuyor. Zorunluluk değil gönüllülük esas alınmış. Bununla birlikte genelgenin önerdiği içeriğin çok yaygın bir kabulle karşılandığı, okullarda coşkulu bir atmosfere zemin hazırladığı görülüyor. Bu görüntü okullarda sıkça rastlanan soğuk-sevimsiz ulusal bayram kutlamalarına hiç mi hiç benzemiyor.
Burada belki de asıl üzerinde durulması gereken husus sosyal hayatta yoğun bir karşılık bulan Ramazan ayının okullardan uzak tutulmaya çalışılmasının mantığının ne olduğudur? Sonuçta bu çocuklar, öğrenciler bu toplumun mensupları değil mi? Neden evde, sokakta, mahallede, hayatın her aşamasında yüz yüze olunan bir olgu okul kapısından içeri giremeyecekmiş? Okulları bu şekilde dinî değer ve pratiklerden arındırmaya, steril hale getirmeye dönük yaklaşım nasıl bir despotik mantığın ürünü?
İlaveten bu tür eylemlerin okullarda çocukların, gençlerin inanç ve düşünce serbestisine engel olabileceği, özgürlük alanını daraltabileceği itirazının ise kendi içinde derin bir tutarsızlık barındırdığı çok açık. Şöyle ki MEB’in Ramazan genelgesinden ötürü laiklik endişesine kapılan bu zevat okulların resmî ideolojik tapınak haline getirilmesinde bir beis görmüyor.
Bilakis her fırsatta özgürlükten dem vuran bu laik çevreler eğitim alanının binasıyla, müfredatıyla, öğretmenleri ve öğrencileriyle Kemalist ideolojinin her aşamada herkese zorla dayatıldığı bir düzenek olarak inşa edilip sürdürülmesini can-ı gönülden destekliyor, hararetle savunuyorlar. İslami inancı, kimliği, hayat tarzı itibariyle Kemalist ideolojiden nefret eden insanların çocuklarının dahi zorunlu eğitimin her aşamasında Atatürkçülük dayatmasına maruz bırakılmasının açık bir zorbalık, haksızlık, adaletsizlik olduğunu görmüyor, anlamıyor, daha doğrusu anlamak istemiyorlar.
Ramazan Genelgesi Eğitimde Yeni Dönemin İlk Adımı Olsun!
Değişmiyorlar, değişmeyecekler! Siyaseten zaman zaman akıllanmış, toplumun inancıyla, değerleriyle kavga etme hastalığını terk etmiş olduklarına dair bir görüntü verseler de hızlı gelişen birtakım hadiseler görüntünün yanıltıcı olduğunu ortaya çıkarıyor. Malum zevat kritik kimi gelişmeler üzerine daha fazla sabredemeyip aceleyle fabrika ayarlarına dönüyorlar.
Okullara yönelik Ramazan genelgesi bu anlamda harekete geçirici bir işlev gördü ve maskeleri düşürdü. Çok da iyi oldu. Kemalist zihin yapısının iddia ettiği gibi ‘siyasal İslamcılık’ ile ‘AKP’nin dini istismar siyaseti’ ile vs. değil doğrudan İslam ile dini hayat ve pratiklerle kavgalı olduğunu -unutanlar için- bir kez daha hatırlatmış oldu.
Bu vesileyle Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’i okullarda Ramazan ayının idrak edilmesine yönelik yayınladığı genelgeden ötürü tebrik ediyoruz. Malum çevrelerden gelen tepkiler karşısında hiçbir şekilde sinik, korkak bir yaklaşım göstermeyip takındığı vakur tavırdan ötürü de ayrıca teşekkür ediyoruz.
Son derece hayati bir öneme sahip bulunmasına rağmen eğitim alanının, bilhassa gençlerin manevi yönlendirilmesi noktasında AK Parti iktidarının belki de en başarısız olduğu alanların başında geldiği inkâr edilemeyecek bir olgu ve can yakıcı bir sorun olarak karşımızdadır. Bu gerçekten hareketle bu alanda daha sistematik, daha kapsamlı ve öncelikli olarak da eğitimi Kemalist öğütüm formu olmaktan çıkaracak adımlar atılmasını beklediğimizi de bu vesileyle hatırlatıyoruz.


