Rojava Yalanı
HAKSÖZ Sayı: 419 Şubat 2026

Mutlaka dikkatinizi çekmiştir, yıllardır Suriye’deki gelişmeleri değerlendirirken ‘turnusol kâğıdı’ metaforu sıkça kullanılır. Son 15 yıldır bu ülkede yaşanan hadiseler ve bu hadiseler karşısında takınılan tavırlar yorumlanırken “Suriye’nin bir turnusol kâğıdı işlevi gördüğü”, bir samimiyet testine dönüştüğü ve herkesin gerçek yüzünü ortaya çıkardığı biraz hüzünle ve çokça da kızgınlıkla ifade edilir.

Gerçekten de Suriye tüm bu süreçte inanılmaz çelişkilere, kirli ittifaklara, kimi çevrelerin iddialarıyla eylemleri arasındaki derin uçurumlara sahne olmuş, vicdan ve adalet terazisi sapmışlarca mücrimlerin muvahhidlere tercih edildiği, müfsitlerin “Biz ıslah edicileriz!” yalanlarıyla insanları aldattığı, saptırdığı, ifsada ve helake sürüklediği bir imtihan alanına dönüşmüştür. İşte geçtiğimiz ay ülkenin kuzey ve doğu bölgelerinde yaşanan gelişmelerle birlikte, bu olgu bir kez daha kendisini hissettirmiş, hiçbir tarihsel tutarlılığı bulunmayan, hakkaniyet ölçüleriyle bağdaştırılması mümkün olmayan bir yalanın köpürtülmesiyle zihinler ve kalpler karartılmış, yığınların temelsiz bir iddianın, bir ham hayalin peşinden sürüklenmesi teşvik edilmiştir.

Burada bazı sorular eşliğinde ‘Rojava yalanı’ adını verdiğimiz bu çarpıtma, köpürtme eyleminin mahiyetini ortaya koymaya çalışacağız.

• Öncelikle Rojava neresidir, tarihsel bir gerçekliği var mıdır?

Kürtçede batı anlamına gelen Rojava Kürt ulusçuluğunun dört parçalı Kürdistan tahayyülünün Suriye coğrafyasına yansımasıdır. Suriye Kürdistanı olarak da algılanmaktadır. Suriye toprakları üzerinde Kürtlerin yoğun olarak yaşadıkları bölgeyi ifade eden bu isim yeni üretilmiş bir tanımlamadır. Tarihî olarak Cezire diye adlandırılan ve Suriye’nin kuzeydoğusuna tekabül eden bu tanımlamanın nereleri kapsadığı ise belirsizdir.

SDG/YPG’nin -daha açık ve dolaysız ifadeyle- PKK’nın, Rojava adını verdiği ve hâkimiyet kurduğu alana bakıldığında etnik manada Kürt nüfusun çok küçük bir azınlık olduğu, Rakka ve Deyruzzor gibi şehirlerin de bu bölgeye dâhil edildiği görülmektedir. Burada ulusal-etnik köken bazlı bir ülke inşa etmekten öte petrol kuyularının bulunduğu Deyruzzor bölgesinde hâkimiyetin hedeflendiği, yani ekonomik kaynaklara erişim saikinin belirleyici olduğu anlaşılmaktadır.

Nüfusunun çoğunluğunu Arapların oluşturduğu bölgede Kürt milliyetçiliğini kendisine ideolojik kimlik olarak belirlemiş bir örgütün hâkimiyet iddiasının çelişik mahiyeti belirgindir. Bu sıkıntıyı aşma adına örgüt SDG adlı paravan bir yapı kurmuş ama onun da ne kadar boş bir girişim olduğu son operasyonla birlikte çok net görülmüştür. Suriye ordusunun harekete geçmesiyle SDG içindeki Arap unsurların hızlı bir şekilde çözülüp saf değiştirmeleri PKK’nın silah tehdidi ve para desteğiyle Rojava sınırlarını kurgusal bir tarzda genişletme çabasının temelsizliğini net biçimde ortaya çıkarmıştır.

• SDG/YPG’nin Kürt halkı adına ayrı bir bölge ve idare talebi meşru mudur?

Öncelikle bu örgütün Kürt halkı adına konuşma hakkı tartışılmalıdır. Evet, PKK’nın sonuçta Türkiye’de ve Irak’ta olduğu gibi Suriye’de de Kürtlerin bir kesimini temsil ettiği doğrudur ama tümünü temsil ettiği iddiası saçmadır. Ayrıca örgütün Esed rejiminin onayı ve ABD’nin de desteğiyle olağanüstü şartlarda hâkimiyet kurduğu geniş bir coğrafyayı temsil iddiası tümüyle temelsizdir. Bu iddia o kadar temelsizdir ki bu konjonktürel, arızi durum ilk fırsatta darmadağın oluvermiştir.

Suriye’de Kürtler vardır ve yüzyıllardır burada yaşayan diğer halklar gibi yok sayılan varlıkları kabul edilmeli, inkâr edilen hakları kendilerine verilmelidir. Zaten son süreçte Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara’nın 17 Ocak’ta açıkladığı kararnameyle bu anlamdaki muğlâklık giderilmiş; Kürtlerin vatandaşlık, dil ve kültürel hakları tanınmıştır. Mamafih tüm milliyetçiliklerin talep listesinde olduğu gibi ayrı bir ülke, ayrı bir devlet talebinin haklılığı ve meşruiyeti tartışılmalıdır.

Bizler İslam coğrafyasının zaten haddinden fazla parçalanıp bölündüğü gerçeğinden hareketle yapılması gerekenin daha fazla birlik ve bütünleşme için mücadele etmek, mevcut devletleri ulusal devlet yapısından çıkarıp ümmetleştirmek olduğuna inanıyor; bu yüzden de bölünme talebini asla haklı ve meşru bulmuyoruz. Geniş kitlelerin zaten bu yönde bir talebinin olduğuna dair bir veri söz konusu değilken, ayrıca bu tür yönlendirmelerin olsa olsa sömürgeci, Siyonist çevrelerin planlarına hizmet anlamına geleceği de ortadayken “her kavme ayrı devlet” talebine ne diye destek verelim? Bunun bir hak değil, tuzak olduğunu neden görmezden gelelim? Üstelik bu talebin PKK gibi laik, baskıcı ve de işbirlikçi bir örgüt tarafından dillendirilmesi talebin tümüyle reddedilmesini gerektirmez mi?

• SDG/YPG’ye karşı operasyon Kürtlere yapılmış bir operasyon mudur?

Suriye ordusunun SDG/YPG yapılanmasına karşı gerçekleştirdiği operasyonu gerek Irak’ta gerek Türkiye’de kimi çevrelerin Kürtlerin topraklarına, kazanımlarına, varlığına yönelik bir operasyon şeklinde propaganda ettiğini görüyoruz. Birileri böyle bir özdeşlik kurabilir, Kürt halkıyla örgütü eşitleyebilir ama biz buna mecbur değiliz. Silah zoruyla ve emperyalistlerin desteğiyle örgütün bölgede kurduğu hâkimiyeti reddetmek neden Kürtleri hedef almak olsun?

Eğer örgüt Kürtleri temsil ediyorsa neden örgütün hâkimiyet kurduğu alandan yüz binlerce Kürt Irak ve Türkiye topraklarına göç etti? Ne gariptir ki milliyetçi cahiliye asabiye duygularını öylesine kabartıyor, insanları o kadar akılsızlığa sürüklüyor ki Rojava adını verdikleri bölgede örgütün öncelikle Kürt kökenli muhalif yapıları ezdiği, sindirdiği, kendisine tâbi olmayan Kürt partilerini sürüp bölgeden çıkardığı gerçeği unutuluyor. Bugün Kürtleri koruma adına örgüte siper olan Barzani, örgütün geçmişte Barzani yanlısı Kürtlere neler yaptığını unutmuş gözükebilir. Aynı şekilde bugün Kürtler diyerek örgütün sözcülüğüne soyunan Rudaw kanalı bölgeden örgüt tarafından nasıl kovulduğunu unutmuş olabilir. Milliyetçiliğin aklı örtüp hafızaya seçici bir işlev yüklemesi olağan bir durumdur. Ama biz gelişmeleri cahilî asabiye ile değil adaletle değerlendirmek durumundayız.

İçlerinde Arap, Kürt, Türk, Çerkez, Kafkas, Özbek, Uygur vs. pek çok etnik kökenden gelen insanların bulunduğu mücahidlerin nasıl ki bir yıl önce Baas zulmünü yıkmak için Şam’a yürüdüklerinde Araplara karşı savaştıkları söylenemezse şimdi de Şeyh Maksud’a, Rakka’ya, Deyruzzor’a, Haseke’ye yürüdüklerinde Kürtlere karşı savaştıkları söylenemez.

• Suriye devletinin bir taraftan İsrail işgalindeki toprakları için savaşmazken ve hatta İsrail ile görüşmeler yaparken, SDG/YPG’yi İsrail ile iş birliği yapmakla suçlaması ve SDG/YPG’nin kontrol ettiği bölgeleri hedef alması tutarsızlık değil midir?

Suriye yönetiminin İsrail’e bakışı, İsrail’i konumlandırması ile SDG/YPG’nin İsrail’e bakışı ve İsrail’i konumlandırması birbirinden taban tabana farklıdır. Suriye yönetiminin İsrail ile müzakere etmek durumunda kalması tercih edilen değil, mecbur kalınan bir durumdur ve asla İsrail’in tanındığı, meşru görüldüğü anlamına gelmez. Bu müzakerelerde hedeflenen şey önceki rejim ile İsrail arasında imzalanan 1974 Anlaşmasına tekrardan işlerlik kazandırmak ve böylece Siyonist çetenin işgal ettiği topraklardan uzaklaşmasını sağlamaktır.

Sonuçta düşman güçler veya çatışan güçler arasında müzakere olur, bu doğaldır. Müzakerenin niteliği tarafların birbirine karşı tutumunu yansıtır. Suriye devletinin Siyonist çete ile yürüttüğü müzakereler düşmanın saldırılarından korunmaya, işgalci gücün hareket alanını daraltmaya yöneliktir. Oysa SDG/YPG’nin İsrail’e yaklaşımı tamamıyla Siyonist çetenin desteğini temin etmeye, onunla iş birliğini derinleştirmeye yöneliktir. Aradaki farkı görmemek ise taammüden körlüktür.

Şu bir gerçektir ki Suriye ordusu şu an için Siyonist çete ile savaşma kapasitesine sahip değildir. Askerî yeterliliği buna elvermemektedir. Bu yüzden işgal altındaki topraklarını kurtarabilmek adına uluslararası zeminlerde destek arayışını sürdürmekte ve doğrudan bir çatışmayı göze alamamaktadır. Buna karşın egemenlik alanında ayrı bir egemen statü oluşturmaya kalkan yapılarla mücadeleyi ise ertelememektedir. Çünkü buna güç yetirebilmektedir. Bu anlaşılabilir bir durumdur. Mesela örgüt de düşman olarak görmesine rağmen Türkiye ile savaşmayı göze alamamakta ama hâkimiyet alanı olarak gördüğü bölgede kendisinden başka silahlı yapıların mevcudiyetine ise kesinlikle izin vermemektedir.

İsrail ile savaş konusu Suriye devletinin aleyhine en çok propaganda yapılan, tezvirata konu olan başlıklardan biri olarak öne çıkmaktadır. Oysa burada bir hedef tartışmasından öte bir zamanlama meselesi olduğu açıktır. Suriye’yi yöneten kadroların İslami kimliği, Filistin hassasiyeti, Siyonist işgale karşı bakışı gayet nettir. Bu konuda ileri geri konuşanların, bu kadroları karalamaya çalışanların olguyu anlamaktan ziyade konuyu propaganda malzemesine dönüştürme çabası içinde oldukları da açıktır.

Aslında Siyonist çetenin Suriye yönetimine yaklaşımını anlamak için çok fazla analize gerek yoktur. 8 Aralık 2024’ten itibaren Suriye topraklarına yönelik saldırılar işgal rejiminin yeni yönetimi kendisi için nasıl büyük bir tehdit olarak gördüğünün belgesi olarak ortadadır. Bu açık gerçeğe rağmen Suriye yönetimini İsrail’e yakınlıkla, İsrail çıkarlarına uygun davranmakla suçlamak olsa olsa düşmanlık duygularının ya da yenilmişliğin yol açtığı öfkenin eseri olabilir.

• Suriye devletinin ‘Arap Cumhuriyeti’ olarak isimlendirilmesi Kürtlerin dışlandığı anlamına gelmez mi?

Öncelikle Suriye’de Esed rejiminin devrilmesinden sonra devletin isminin değiştirilmemesini ve Suriye Arap Cumhuriyeti tanımlamasının kullanılmaya devam etmesini bir yanlış olarak gördüğümüzü belirtelim. Yetkili isimlerin bu eleştiriye cevaben bu tanımlamayı devam ettirmeye daha çok uluslararası kurumlarda akreditasyon riskiyle karşılaşmamak ve bölge ülkeleriyle sorun yaşamamak için mecbur kaldıklarını ifade etmelerine rağmen son kertede bu tercihin devrimin ruhuyla çeliştiğini düşündüğümüzü vurgulayalım.

Bununla birlikte elan Suriye devletine egemen olan zihniyetin ve yönetici kadroların düşünce yapılarının her türlü milliyetçi eğilimden çok çok uzak olduğunun, hiçbir şekilde etnik ayrımcılık ya da dışlayıcılık taşımadığının da altını çizelim. Çoğunun etnik kökeni Arap olmakla birlikte başta Ahmed eş-Şara olmak üzere yönetici kadroların tamamı Arapçılık asabiyesine hiçbir şekilde prim vermeyen ümmet perspektifine sahip Müslümanlardır. Bırakalım Arapçılık eğilimine prim vermeyi bilakis hayatları Baas ideolojisiyle temsil edilen Arapçılık cahiliyesine karşı mücadele ile geçmiştir.

Devletin resmî adında mevcut bulunan ‘Arap Cumhuriyeti’ ibaresinin kaldırılmamış olmasını Kürtlerin ya da bir başka etnik kimliğin dışlanması olarak görenler dışlayıcı söylem ya da pratiğe dair hiçbir örnek gösteremezler. Bilakis yetkili isimler her fırsatta ülkede yaşayan tüm toplulukların haklarını ve kardeşliğini dile getirmekte, hiçbir şekilde ayrımcı ve ötekileştirici bir söyleme izin vermemektedirler.

Burada şu soruyu da sormadan geçmeyelim: ‘Arap Cumhuriyeti’ ibaresini -haklı olarak- eleştirenler acaba geniş bir Arap nüfusu da içeren tarihî Cezire bölgesinin Rojava diye adlandırılmasında bir çelişki görmüyorlar mı? Eğer ‘Arap Cumhuriyeti’ aynı coğrafyada yaşayan Kürtleri dışlayan bir tanımlama ise örneğin Kürdistan ifadesini de sadece Kürtleri kapsayan ve Kürt olmayanları dışlayan bir isimlendirme olarak görmek gerekmez mi?

Sonuç itibariyle Türklük, Kürtlük, Araplık vb. asabiyeci anlayışlar adına söylenen sözleri, ortaya konan eylemleri tümüyle reddetmek, cahilî asabiye çağrılarına tümüyle tavır almak dışında tutarlılık aramak boşunadır. Yazık ki zihinlerin alabildiğine kirlendiği; değerli olanın, asıl olanın, asil olanın terk edilip çamurdan olanın, tali ve zelil olanın öne çıkartıldığı söylemlerle kalplerin karartıldığı bir süreçten geçiyoruz. Bu karmaşık ve kaotik ortamda Rabbu’l-Âlemin’in “Ben Müslümanlardanım.” diyenden daha güzel söz sahibinin olmadığı buyruğuna sırt dönenler şüphesiz kendi elleriyle kendilerini ateşe atmaktadırlar.

Rıdvan Kaya Arşivi