Kürt Sorununa Çözüm Arayışı ve Kardeşlik İkliminin Yeniden Tesisi
Haksöz Dergisi Sayı: 416-417 Kasım/Aralık 2025

Sadece yaşadığımız beldenin değil, tüm coğrafyamızın yakıcı bir meselesi olan Kürt sorununun çok yönlü, çok boyutlu ve aynı zamanda pek çok aktörün müdahil olduğu köklü bir sorun olduğu biliniyor. Sözlerime başlarken bu derin ve yakıcı sorunun çözümüne dönük her çabanın, her girişimin değerli ve anlamlı olduğunu, bu itibarla son bir yıldır farklı isimlendirmelerle gündemleşen çabaları önemsediğimizi ama bu çabaların mutlaka doğru bir zemine taşınması gerektiğini ifade etmek isterim.

Kürt sorunu yaşadığımız coğrafyada yaygın biçimde ya bir asayiş meselesi olarak ya da egemen ulusal devlet yapılanmaları zemininde farklı etnik kimliklerin yok sayılması, eritilmesi, inkârı bağlamında tartışılmıştır. Bu bağlamda resmî ideoloji bağlısı çevreler açısından ülkenin bütünlüğüne yönelik bir tehdit unsuru olarak ele alınan bu sorun muhalif kesimler nezdinde ise ezen-ezilen ulus ayrımı, ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı, azınlık hukuku, etnik aidiyet ve taleplerin meşruiyeti gibi başlıklar çerçevesinde değerlendirmelere konu olmuştur.

Mamafih ulusçu-milliyetçi anlayışın hassaten İslam coğrafyasında yol açtığı zihinsel kimlik krizi, toplumsal yapının atomizasyonu, parçalanması ve bunların yol açtığı derin ahlaki kirlilik, bunalım çoğu zaman görmezden gelinmiş, bu boyut ikinci plana itilerek hak ettiği ölçüde gündemleştirilmemiştir.

Kardeşlik İkliminin Sistematik Tahribi

Oysa sarih bir hakikattir ki Batı menşeli ulusçuluk anlayışının İslam coğrafyasında egemen ideoloji haline gelmesi yüzlerce yıllık kardeşlik ikliminin tarumar edilmesine yol açmıştır. Yeni bir toplum ve devlet inşasına yönelik çabalar laik ulus devlet anlayışı çerçevesinde şekillenirken İslami kimlik açık bir savaşın ve düşmanlığın hedefi haline gelmiştir. Laik temelde bir ulus devlet inşasına girişen yeni yönetici kadrolar homojen bir toplum üretme adına farklılıkları yok saymış, asimilasyonu dayatmış, uyguladıkları politikalarla kardeşlik, adalet, merhamet duygularını tahrip etmiştir.

Ulusçuluk/milliyetçilik ile ırkçılık birebir aynı şey olmasalar da aynı seküler zihniyetten neşet etmekte ve birbirini beslemektedirler. En temelde “Ben kimim, biz kimiz?” sorularının vahiyden uzaklaşarak laik/seküler temelde cevaplanmasını getiren bu zihinsel tutum kaçınılmaz biçimde her alanda yozlaşmaya yol açmıştır. Vahiyden uzaklaşan laik zihin değer üretememiş, bilakis sosyal, siyasi, iktisadi, ahlaki zeminde kapsamlı bir yozlaşmayı tetiklemiştir.

Yozlaşma olgusu kendisini en net, en açık biçimde insani, ahlaki değerlerden uzaklaşma ve haramların yaygınlaşmasında göstermektedir. İslami değerlerin tahfifi, ümmet bağının her türlü kötülüğün, geri kalmışlığın, aldanma ve aldatmanın kaynağı olarak yorumlanması, toplumsal yapıyı ayakta tutan örfi değerlerin aşağılanması, kadın-erkek ilişkilerinde yozlaşma, aile bağlarının çözülmesi, alkol ve uyuşturucu tüketiminin artışı, sapkınlığın cinsel yönelim adı altında yaygınlaştırılmaya çalışılması gibi olumsuzluklar netice itibariyle “ümmetten ulus yaratma” çabasının toplumsal yapıda yol açtığı çok yönlü tahribatın tezahürleridir.

Seküler zihin yapısı yüzlerce yıldır Kitab-ı Kerim’in kardeşlik ilişkisiyle tanımladığı toplumsal yapıyı son derece köksüz ve özensiz bir biçimde etnik temelli vatandaşlık/yurttaşlık ekseninde yeniden tanımlamaya kalkmış, bunu da dışlayıcı-dayatmacı bir tarzla gerçekleştirmeye çalışmıştır. Bu tutum, farklılıkları bir zenginlik olarak gören kadim kültürün yok sayılmasının ve siyasi yapıda olduğu gibi toplumsal yapıda da tek tipleştirmeyi hedefleyen ulusal devlet mantığının kaçınılmaz neticesidir.

Farklılıklara tahammülsüzlük had safhadadır. Sadece Kürtler, Araplar gibi aynı inanca sahip topluluklarla sınırlı kalmayan bir tahammülsüzlük, dışlama, adaletsizlik söz konusudur. Öyle ki yüzlerce yıldır Anadolu coğrafyasında özgürce varlıklarını sürdürmüş farklı din ve mezheplerden azınlıklar sürekli dışlanma ve tahkir neticesinde artık bu coğrafyada barınamaz hale gelmişlerdir. Nitekim Osmanlı İslam kültüründe kendilerine saygı duyulan Süryaniler, Ermeniler, Rumlar, Yahudiler Kemalist Cumhuriyet döneminde kendilerini bu ülkede yabancı hissetmiş ve bu topraklardan uzaklaşmak zorunda kalmışlardır.

Ulusçu anlayışın ürettiği, beslediği zihniyet vahyî esaslardan uzaklaşmanın kaçınılmaz sonucu olarak mensuplarını her türlü insani, ahlaki değerlerden tecrit etmeyi getirmiştir. Kendisine hak gördüğünü başkasından esirgeme tutumu bu durumun en açık tezahürü olarak karşımızdadır. Devletin tanımından bayrağa, tarihe, pek çok değerlendirmeye kadar her alanda etnik bir kimlik yüceltilirken, farklı kimliklere asla saygı duyulmamakta, onlara hiçbir hak tanınmamaktadır.

Yakıcı bir şekilde Kürt sorununu üreten bu cahilî anlayış bilhassa farklı beldelerden bu ülkeye sığınmak zorunda kalmış muhacirlere yönelik tavrıyla da insani değerlerden ne kadar uzak olduğunu adeta haykırmaktadır. Bu çarpık tavır örneğin Çin zulmü altındaki Doğu Türkistan gibi uzak bir coğrafyadan mazlumların bu ülkede yaşamaya hakları olduğunu kabul ederken, hemen yanı başımızdaki Suriye’de Baas zulmünden kaçıp bu ülkeye sığınmış Arap ya da Kürt kavimlerine mensup mazlumları yabancı olarak etiketleyip dışlamaktadır.

Yine yakın dönemde yaşadığımız Gazze hadisesine verilen tepkilere baktığımızda söz konusu bu cahilî anlayışın insanların fıtratını nasıl bozduğunu ve onları insan olmaktan çıkarıp sıradan birer canlıya, hatta bir canavara dönüştürdüğünü müşahhas biçimde gözlemlemiş olduk. ABD destekli Siyonist soykırımın en vahşice sergilendiği bir ortamda dahi Türkçüsü, Kürtçüsü, her türden ulusçular, ırkçılar ısrarlı biçimde İsrail’in zulmünü perdeleyecek tavırlar sergilediler.

Bu cahilî anlayışın müntesipleri, tüm dünyada vicdan sahibi herkesi nefrete sürükleyen İsrail saldırganlığına karşı yükselen tepkilerden ve Filistin halkıyla dayanışma atmosferinin büyümesinden duydukları rahatsızlığı pervasızca yansıttılar.

Kimisi “Bunların dedeleri Osmanlı’ya ihanet etmişti!”, “Topraklarını Yahudilere satmışlardı!”, “Bunlar bize karşı terör örgütlerini desteklemişlerdi!” vb. saçma sapan cümlelerle soykırıma uğrayan Filistinli mazlumları karalama kampanyasına girişirken; kimisi de “Kürtler katledilirken nerdeydiniz?”, “Filistinliler Saddam’ı desteklemişlerdi!”, “Ortadoğu’da Kürtlerin tek müttefiki İsrail’e neden tavır alalım?” vb. söylemlerle Siyonist işgalcilere sempati cümleleri kurmaktan çekinmediler.

Ne hazindir ki ırkçı-ulusçu zihnî kirliliğin bir neticesi olarak ABD’de, Avrupa’da, hatta işgal altındaki Filistin topraklarında bir kısım Yahudi İsrail saldırganlığını lanetleyen eylemler gerçekleştirirken, yaşadığımız ülkede Türkçü ya da Kürtçü zehirlenmenin etkisi altındaki bu insanların Siyonist çeteyi haklı ve masum gösteren söylem ve eylemlere giriştiklerine acıyla, hüzünle şahitlik ettik.

Sadece Türk Milliyetçiliği Değil, Kürt Milliyetçiliği de Hastalıklıdır!

Evet, had safhada bir zihinsel tahribat söz konusudur. Ve bu tahribat tek yönlü olmamış, karşıtını da kendisine benzetmiştir. Bu durumun sonucu olarak Kemalist ideolojinin Türk halkına yönelik toplumsal dönüştürme projesinin bir benzeri Kürt coğrafyasında Kürt milliyetçi anlayışı marifetiyle icra edilmiş ve Kürt halkı bünyesinde ciddi bir dönüşüm, daha doğru ifadesiyle ifsad yaygınlaştırılmıştır.

Bu süreç sadece halkların birbirine yabancılaşmasını değil, aynı zamanda kendi asli kimliklerine, değerlerine yabancılaşmalarını da beraberinde getirmiştir.

Milliyetçilik zulme kapı aralar, zalimi meşru gösterir, kini besler. Sadece ezenlerinki değil, ezilenlerin milliyetçiliği de hastalıklıdır. Çözümsüzlük dayatır. Kalıcı çözüm ise ancak kardeşlik ve adalet anlayışının siyasi yapıdan sosyal ilişkilere kadar her düzeyde yaygınlaşması ve bilince dönüşmesiyle gerçekleşebilir. Bu ise mutlaka ulusalcı temelde örgütlenen laik, inkârcı düzenle köklü bir hesaplaşmayı gerektirir. Ama yetmez, milliyetçiliğin her boyutundan ve türünden beri olmayı da zorunlu kılar.

Açıktır ki kardeşlik atmosferi hem sistem hem de PKK ve uzantıları tarafından derinden tahrip edilmiştir. Kemalist devlet bir yandan “kardeşiz” deyip diğer yandan inatla inkâr etti. İnsanları hem kendi özlerine hem de birbirlerine yabancılaştırdı. Öte yandan buna tepki gösteren Kürt milliyetçi hareketi de bir yandan “halkların kardeşliği” söylemini bayraklaştırırken, öte yandan halkların ayrışmasına yol açacak yoğun eylemler sergiledi. Dolayısıyla ortaya bir enkaz çıktı. Mevcut tahribatın büyüklüğünün köklü ve ciddi bir tamiratı gerektirdiği açıktır.

Kürt sorununun çözümü için atılması gereken pek çok adım, yapılması gereken çok iş var. Ama öncelikle kardeşlik ikliminin onarılması gerekiyor. Gelinen aşamada soyut uzlaşma, barış, kucaklaşma söylemleri bir şey ifade etmiyor. Laik-ulusçuluk anlayışlarıyla bir hayli kirlenmiş zihinler ve tutumlarla gerçek manada bir kardeşlik iklimi ve pratiğinin tesis edilmesi mümkün olamaz. Irkçılık-milliyetçilik sorununun aşılabilmesi kardeşlik zemininin yeniden ve sağlam temeller üzerinde tesisini gerektiriyor.

Kardeşlik Zemini Netleştirilmeli, Somutlaştırılmalıdır!

Kuşkusuz kardeşlik soyut bir kavram değil, bir duygudur, bilinçtir, hayat tarzıdır. Somut bir temele oturmaktadır. Ve bu da ancak İslam ile İslami bir zeminin inşasıyla, geliştirilmesiyle, yaygınlaştırılmasıyla mümkündür. Haksızlıkların reddedilmesi, şiddetin haklı kılınmaması ancak bu zeminde inşa edilecek bir kardeşlik iklimiyle mümkün olacaktır.

Kanı durduracak her adımı önemsemeliyiz, desteklemeliyiz. Mamafih cahilî kirliliklerden arındırılmamış anlayışların gölgesinde nihai manada bir barışın hayal olduğunu unutmadan! Adaletin ve kardeşliğin ancak vahiy zemininde inşa edilebileceğini haykırmak vazifemizdir!

Ulusçu-laik anlayış ve siyasal kültür “Ben kimim?” sorusunun mahiyetini, kaynağını ifsad etmiştir. Müslüman için kimlik ne demektir, ne esastır? Bu soruya net ve sahih cevaplar vermek durumundayız. Aidiyet bilincimiz, kimlik hassasiyetimiz elbette milliyetçilikle malul, etnik düşünmeye koşullanmış, asabiyeci bir zihin yapısının mensuplarından çok farklıdır.

Müslüman için kimlik meselesine en temelde nasıl bakılması gerektiği şu hadiste net biçimde özetlenmektedir: Ebu Hureyre rivayetiyle Tirmizi ve Ebu Davud’dan nakledilen bir hadiste rehberimiz, biricik önderimiz Resulullah (as) şöyle buyuruyor:

Ey insanlar! Allah sizden cahiliye gururunu ve atalarla övünme âdetini gidermiştir. İnsanlar iki gruptur: İyi, takva sahibi, Allah katında kerim kişi ve günahkâr; bedbaht, Allah katında değersiz kişi. İnsanlar Âdem’in çocuklarıdır. Ve Allah Âdem’i topraktan yaratmıştır.

Çözüm için kardeşlik hukuku öne çıkmalı, adalet ekseninde buluşulmalıdır. Bunun içinse içinde yaşadığımız devletin tanımdan pratiğe her alanda etnik temelli bir yapılanma olmaktan kurtarılıp adalet ve hakkaniyet temelinde kuşatıcı bir kimliğe kavuşturulması şarttır.

Aynı şekilde Ortadoğu’daki tüm devletler de etnik kimlikli devletler olmaktan kurtulmalı, bu cahilî anlayıştan arındırılmalıdır. Bu coğrafyada yaşayan herkesin kendisine ait hissedebileceği, hiç kimsenin kendisini imtiyazlı algılayamayacağı, yine hiç kimsenin kendisini yabancı, mağdur, ikinci sınıf hissetmeyeceği bir zemin inşa edilmelidir. Kısacası Resulullah’ın (s) da buyurduğu gibi kendimiz için istediğimizi, kardeşimiz için de istediğimiz zaman sıkıntı biter, sorunu çözeriz.

Rabbimiz bizleri adalet zemininde buluştursun; imandan sonra, hidayetten sonra sapkınlığa yönlendirmeye çalışan cahilî güçlerin tasallutundan korusun! “Müminler ancak kardeştirler.” buyruğu gereğince kardeşliğimizi pekiştirsin, daim kılsın! Bizleri cahiliyenin ve zulmün karanlığından İslam’ın aydınlığına eriştirsin!

Rıdvan Kaya Arşivi
417 Sayı: 416-417 Kasım/Aralık 2025 Sayıya git

Bu Sayıya Ait Makaleler