Dengeli ve Ölçülü Olmak
Haksöz Dergisi Sayı: 416-417 Kasım/Aralık 2025

“Böylece, sizler insanlara birer şahit olasınız ve Resul de size bir şahit olsun diye sizi orta bir ümmet (ümmeten vasaten) yaptık…” (Bakara, 143)

Mümin kullarını “vasat ümmet” olarak tanımlayan Rabbu’l-Âlemin Kur’an-ı Kerim’in pek çok ayetinde bizleri her türlü aşırılığa karşı uyarmış, adil ve ölçülü olmayı emretmiştir. Tutum ve davranışlarımızda ölçülü ve dengeli olmak şiarımız olmalıdır. Şüphesiz hayatı “Her şeyimiz âlemlerin rabbi Allah içindir.” bilinciyle yaşayan müminler sözleri, eylemleri ve ilişkilerinde şahitlik sorumluluğuna uygun davranmak ve her halleriyle Allah Azze ve Celle’yi razı edecek bir tutum içinde olmak zorundadırlar.

İki Uca Savrulma: Küçümseme Ya da Abartma

Ölçüler hususunda gereken dirayeti göstermediğimizde genelde amellerimize yönelik iki tür yanlışa sürükleniriz. Yapıp etmelerimizi bazen küçümseriz bazen de abartırız. Oysa bunların her ikisi de layıkıyla değerlendirme önünde birer engeldir. Allah için ortaya konan çabalar, Rabbu’l-Âlemin’in rızasını elde etmek için yapılan edilenler ne yok sayılmalı ne de yeterli görülmelidir. Kişiyi mutmain olamama duygusuna sürükleyen küçümseme hali de yeterlilik hissine kapılarak daha hayırlı çabalara yönelmesini engelleyen abartma hali de yanlıştır.

Zaten bu yüzdendir ki müminin hali korku ile ümit arasında (beyne’l-havf ve’r-reca) şeklinde tanımlanmıştır. Secde suresinin 16. ayetinde “yed'une rabbehum havfen ve tamaan” ibaresiyle müminlerin “korku ve ümit içinde Rablerine dua ettikleri” belirtilir.

Yani ne mutlak yeis içine düşüp “İmtihanı kaybettik!” duygusuna kapılmak ne de “Zaten kurtulanlardanız!” havasına girip müstağniliğe düşmek mümin tavrı değildir. Mümin günahlarının, zaaflarının, kusurlarının farkında olup haddini bilmeli ama aynı zamanda Rabbinin rahmetinden asla ümit kesme yanlışına da düşmemelidir.

Her konuda olduğu gibi bu konuda da örneğimiz Resulullah’ın (s) güzide ashabı olmalıdır. Onlar ortaya koydukları fedakârlıkla, cesaretle, cömertlikle, Rablerinin rızasına nail olmalarını getiren teslimiyetleriyle kıyamete kadar örnek alınmayı hak eden öncülerimiz olmuşlardır. Rabbimiz, kitabında, onlardan razı olduğunu bildirmiş ve çok dikkat çekicidir ki onların da Rablerinden razı olduğunu (radiyalluhu anhum ve radû anh) beyan etmiştir.

Allah Teâlâ’nın Kendilerinden Razı Olduğunu Beyan Ettiği Seçkin Kullar

Acaba Rabbu’l-Âlemin’den razı olmak ne demektir, neyi gerektirir? Ahiret söz konusu olduğunda bunun Allah Azze ve Celle’nin nimetlerinin verdiği mutmainlik, neşe ve ferahlamayı içerdiği düşünülebilir. Ama dünya hayatında da razı olma durumu söz konusudur. Allahu a’lem, müminlerin Rablerinden razı olmaları, o müminlerin yaşadıkları zorlukları, musibetleri, ödedikleri bedelleri imtihanın bir parçası olarak görüp Allah Teâlâ’ya teslimiyette asla kusur etmemelerine, Rabbu’l-Âlemin’in takdirine boyun eğmelerine ve bundan razı olmalarına işarettir.

Bu tür örnek alınması gereken davranışlardan birkaçını aktaralım. O güzel, çarpıcı, ufuk açıcı örneklikleriyle ashabı analım ki perspektifimiz genişlesin, bağlılığımız pekişsin, imanın neyi gerektirdiğini, neyi yaşattığını bilelim.

Osman b. Mazun (r) ilk iman edenler arasındadır. 13. Kişi olarak iman ettiğine dair rivayetler mevcuttur. Hanımı, çocuğu ve kardeşiyle ilk Habeşistan hicretinde yer almış, sonra Mekke’ye dönmüştür. Mekke’de barınabilmek için akrabası olan Velid b. Muğire’nin himayesine girmiş ama bir müddet sonra bu durum kendisine ağır geldiğinden Kâbe’de Velid’in himayesinden çıktığını, bundan böyle sadece Allah Teâlâ’nın himayesini kabul ettiğini ilan etmiştir.

Osman b. Mazun bir defasında Kâbe’de şair Lebid b. Rabia’nın “Allah’tan başka her şey boştur.” diye şiir okuduğunu işitir. “Doğru söyledin.” der. Şairin bilahare “Her nimet şüphesiz gelip geçicidir.” şeklinde devam etmesi üzerine ise “Yalan söyledin. Cennetin nimetleri gelip geçici değil, daimidir.” der.

Bunun üzerine Lebid: “Ey Kureyşliler! Nasıl olur da ben sizin meclisinizde yalanlanırım?” diye feryat edince Abdullah İbn-i Umeyye adlı bir müşrik Osman b. Mazun’a oldukça sert bir tokat atar ve gözünü morartır. Daha önce himayesini reddettiği müşrik Velid b. Muğire yanına gelip ona “Himayemde kalsaydın başına hiçbir şey gelmezdi!” deyince Osman b. Mazun şu cevabı verir: “Şüphesiz diğer gözüm de Allah yolunda berikinin başına gelene muhtaçtır.”

Suheyb b. Sinan’ın (r) imtihanını düşünelim. Suheyb er-Rumi adıyla da tanınan bu sahabi Bizanslılar tarafından yaşadığı Musul bölgesine yapılan bir baskında esir edilip Rumlar arasında yaşamış, bilahare satılarak Mekke’ye getirilmiştir. Burada Abdullah b. Cudan tarafından satın alınıp azat edilmiş ve Mekke’de ticaret yaparak zenginleşmiştir.

İlk iman edenler arasında yer alan Suheyb en son hicret edenlerdendir. Mekke’den ayrılacağı sırada müşrikler yolunu keserek Mekke’ye gelirken hiçbir şeyi bulunmadığını, sahip olduğu serveti burada kazandığını söyleyerek Mekke’den bir şey çıkarmasına izin vermezler. O da bütün mal varlığını bırakarak hicret eder. Bunu duyan Resulullah’ın (s) arka arkaya üç defa, “Suheyb kârlı bir alışveriş yapmıştır.” buyurduğu rivayet edilmiştir. “İnsanlardan öylesi de vardır ki Allah'ın rızasını kazanmak için nefsini satar (feda eder)...” (2/207) ayetinin bu olay üzerine indiği de İbn-i Kesir tarafından aktarılmıştır.

Yine Hubeyb’in azmini ve fedakârlığını hatırlayalım: Hubeyb b. Adiy (s) Ensar’dandır. Hicretin 4. yılında Beni Lihyan kabilesi bir plan yaparak kendilerine İslam’ı öğretmek üzere bir grup muallim talebiyle Medine’ye gelirler. Resulullah (s) Ashab-ı Suffa’dan gönüllülük esasıyla, içlerinde Hubeyb’in de bulunduğu Asım b. Sabit liderliğinde 7 kişilik bir heyeti onlarla gönderir. Mekke yakınlarında Reci kuyusunda konakladıklarında tuzağa düşürülen müminlerden 5’i şehit edilir, Hubeyb ve Zeyd b. Dessine Mekke’ye götürülüp orada daha önce yakınları Bedir ve Uhud’da Müslümanlar tarafından öldürülmüş müşriklere intikam fırsatı sunmak amacıyla satılırlar.

Hubeyb’e şehit edilmeden önce dininden vazgeçmesi söylenir, reddeder. “Burada senin yerinde Muhammed’in olmasını istemez miydin?” sorusuna ise “Değil Resulullah’ın (s) benim yerimde olmasını istemek, ayağına dikenin batmasını bile istemem.” demiştir.

Allah Teâlâ onlardan razı olsun, bizleri de bu pazarlıksız iman erleri gibi iman iddiamızı samimiyetle hayatımıza aksettirenlerden eylesin.

Daha İyisini Yapmaya Takatimiz Varsa Yaptıklarımızı Yeterli Görmemeliyiz!

Kabul edelim ki kimi zaman haddimizi aşıyoruz. Yaptıklarımızı çok görüyoruz, üzerimize düşeni bihakkın ifa ettiğimizi zannediyoruz, daha fazla bir şeyin yapılamayacağını düşünüyoruz. Etrafımızda bolca gördüğümüz İslam’dan gâfil ve insanlıktan da nasipsizlere odaklanarak şükrediyor ve hatta halimizi çok iyi, çok mükemmel addedip adeta kendimizle gurur duyuyoruz. Oysa bize her türlü nimeti lütfeden ve en başta da hidayet nimetiyle buluşturarak bizi sıradanlaşmaktan, sürüleşmekten kurtaran Rabbimize ne kadar hamd etsek, ibadet etsek şükrümüzü gerektiği kadarıyla eda ettiğimizi söyleyemeyiz.

İşte somut manada görmekteyiz. İslami bir hassasiyet sahibi olduğunu düşünen pek çok insan yaşanan sorunlar, ümmete yönelen saldırılar, insanlık vicdanını sızlatması gereken hadiseler karşısında bile duyarsız ve tepkisiz. “Acaba bana düşen nedir?” diye düşünmüyor, “Bir şeyler yapabilir miyim?” diye sormuyor. Gündelik hayatın akışı içinde mesuliyet hissi taşımadan gelişmeleri seyretmekle yetiniyor.

Bu tutum Müslümana yakışmaz. Bizi Rabbimizin rızasına, cennetine yakınlaştırmaz. Bizi daha ileriye taşımaz. Biz yaşadığımız ortama rengimizi vermeliyiz, şahitliğimizi en net biçimde ortaya koymalıyız, yaptıklarımızla yetinmemeli, daha iyisini nasıl yapabileceğimize kafa yormalıyız.

Bu çabamızda başta Resulullah’ın (s) ashabı olmak üzere, selef-i salihin ve tarih boyunca ve günümüzde ilay-ı kelimetullah için mücadele eden tüm öncüler rehberimiz olmalıdır. İşte tam bu noktada şunu tekrar vurgulayalım: Sahip olduğumuz olumlu vasıfları, hayır yolunda yapıp ettiklerimizi öne çıkartarak yetinme duygusuna kapılmak nefsimizin bir tuzağıdır.

Yeis ve Karamsarlık Hayra Yöneltmez!

Diğer taraftan sürekli biçimde eksiklere odaklanmak, kendimizi ve yapıp ettiklerimizi hor ve hakir görmek de başka bir uca savrulmaktır. Bu tutum kendimizin de yapıp ettiklerimizin de topyekûn Müslümanların da zihnimizde, kalbimizde değersizleşmesini beraberinde getirir. “Bizden bir şey olmaz, biz bir şey yapamayız, zaten biz iman etmiş bile sayılmayız!” türünden anlamsız, ölçüsüz, aşırı yaklaşımları besler, çoğaltır.

Oysa bu doğru bir tavır değildir. Eksikleri görmek ve daha iyisine yönelmek ile her şeyi menfi görüp karamsarlık ve yeis duygularını yaygınlaştırmak ayrı şeylerdir. Elbette sürekli biçimde muhasebe yapmalı, gerektiğinde dürüstçe, açık yüreklilikle yapıp etmelerimizi eleştirmeli, eksiklerimize odaklanmalıyız. Ama bunu hiçbir surette kendimizi inkâr ve müminler toplumuna karşı güvensizliği besleyecek bir tarzda yapmamalıyız.

Şu hataya da çok düşüyoruz: Kimi zaman kardeşlerimizin bazı tutumlarından ötürü hayal kırıklığı yaşayabiliyoruz. Haklı bir nedenle kızıyoruz, hassasiyet eksikliğinden ötürü canımız sıkılıyor, beklentilerimizin karşılık bulmaması yüzünden moralimiz bozulabiliyor ve zaman zaman buradan hareketle genellemeci bir yaklaşımla tüm Müslümanları töhmet altında tutacak bir tavra yönelebiliyoruz.

Bunu yaparken de çoğu kez dünden bugüne ortaya konan pek çok hayırlı çabayı, niyeti, samimiyet ve fedakârlığı görmezden gelip gereğince duyarlılık ve sahiplenme göremediğimiz kimi durumlarda birtakım esneklikler, gevşeklikler üzerinden toptancı bir yaklaşımla silip atan tavırlar sergileyebiliyoruz. Ne var ki bu tutum bizi ilerletmiyor, ilişkilerimizi geliştirmiyor, kardeşlerimizi daha hayırlı çabalara yöneltmiyor. Bilakis yaygın biçimde moral bozukluğunu ve müminlere karşı güvensizlik duygu ve düşüncelerini besliyor.

Müminleri ve Eylemlerini Değersizleştiren Yaklaşımlar Hayır Getirmez!

Oysa biliyoruz ki müminler bu toplumun da dünyanın da vicdanıdırlar. Tüm eksiklerimize, zayıflıklarımıza yetersizliklerimize rağmen müminlerin hali diğerleriyle kıyas kabul etmeyecek kadar iyidir, merhamet ve adalet vasfına yakındır.

Tamam, müminlerin eksikleri çok olabilir ama bu asla başkalarının daha hayırlı bir konumda olduğunu göstermez. Şüphesiz kâfirlerin de birtakım güzel davranışları, örnek alınması gereken kimi vasıfları, takdir edilmeyi hak eden eylemleri vardır ama bunlar istisna kabilinden şeylerdir ve içlerinde bulundukları zulüm karanlığı onların yapıp etmelerini değersizleştirmekte, boşa çıkartmaktadır. Ve şüphesiz onlarda hayır yoktur.

Dikkatli olmak zorundayız. Zihinsel kargaşaya sebep olabilecek ve bir müddet sonra kimlik bulanıklığını getirecek yaklaşımlara asla meydan vermemeliyiz. Eleştirirken, uyarırken de dengeli davranmalı; hem kendi motivasyonumuzu korumaya hem de kardeşlerimizi harekete sevk edecek tavırlar sergilemeliyiz. Eksikleri ancak tashih etme, tamir etme cihetiyle gündemleştirmeli, kardeşlerimizi daima daha iyiye teşvik edecek bir üslup geliştirmeliyiz.

Rıdvan Kaya Arşivi
417 Sayı: 416-417 Kasım/Aralık 2025 Sayıya git

Bu Sayıya Ait Makaleler