Allah’a çağırmak, toplumu ıslaha çalışmak, insanları hayra davet etmek iman iddiasının müminlere yüklediği temel vasıflardır. Hayırlı bir toplum inşa etmenin ve onu korumanın yolu ancak bu çabaların ortaya konulması, çoğaltılması ve sistematik hale getirilmesi ile mümkündür. Rabbu’l-Âlemin’in “Sizden hayra çağıran, marufu emreden ve münkerden nehyeden bir topluluk bulunsun.” (Âl-i İmran, 104) emri müminlerin bulundukları ortamda nasıl davranmaları, ne yapmaları, insan ilişkilerinde neyi öncelemeleri, toplumsal hayatı hangi zeminde geliştirme ve ilerletmeleri gerektiğini bize hatırlatır.
Hayatını süfli hedefler doğrultusunda idame ettirmeyi değil de Allah Azze ve Celle’nin razı olacağı bir istikamette yaşamayı hedefleyen herkes maruftan yana tavır almak, marufu teşvik etmek ve münkere karşı çıkmak, ondan teberri etmek zorundadır. Emr-i bi’l-maruf, yani marufun tavsiye edilmesi, yaygınlaştırılması, örneklendirilmesi tercihimize kalmış bir uğraş ya da vakit buldukça yönelebileceğimiz bir meşguliyet değildir.
Aynı şekilde münkere tavır almak da ancak yoğun hassasiyet sahibi ya da vazifeli birilerinin özel sorumluluğu değildir. Bilakis iman iddiasındaki herkes marufu emretme ve münkerden nehyetmekle vazifelidir ve bunlar yapılmadan izzete, salaha, felaha ulaşmak da mümkün olamaz.
Müstağnileşme Duvarı
Kabul edelim ki yaşadığımız toplumun da modern hayat tarzının etkisi altındaki tüm toplumların da en temel zaaflarından biri bencillik ve vurdumduymazlık duygusuyla hayra-ıslaha dönük çağrılara kulak vermemek, nefsini arındırma ihtiyacı hissetmemektir. Hevanın esas alındığı ortamlar insanları fıtratlarına yabancılaştırmakta, hayra ve erdeme yönelik çağrılar ile aralarına kalın ve yüksek duvarlar örmektedir. Neyin doğru, neyin yanlış olduğuna dair ilahi ölçülerin geri plana atıldığı, hevanın ilahlaştırıldığı ortamlar kaçınılmaz biçimde müstağniliği besler; müstağnilik ise beraberinde ifsadı, çürümeyi getirir.
Oysa kulluk bilinci insanı hem kendisine hem yakınlarına hem de Allah Teâlâ’nın tüm kullarına karşı sorumluluğa sevk eder. Hakkın ve adaletin hâkim kılınması için çaba göstermeye ve münkerin, ifsadın, tuğyanın yaygınlaşmasına karşı mücadele etmeye çağırır.
Müminler açısından bir iş, uğraş, eylemlilikten öte bir hayat tarzı haline getirilmesi, belli zamana, mekâna ve şahıslarla ilişkilere indirgenmeyip hayatımızın tümüne yansıtılması gereken emr-i bi’l-maruf ve nehy-i ani’l-münker sorumluluğu düzenlilik, süreklilik ve çeşitlilik içermelidir.
Marufun yaygınlaştırılması rastgele çabaların toplamından ibaret görülemez; mutlaka düzenli, programlı faaliyetler şeklinde ifa edilmelidir. Belli zamanlara, mekânlara indirgenemez; nefes alıp verdiğimiz müddetçe her alanda sürdürmekle mükellef olduğumuz ameller bütünü olarak görülmelidir. Hayatın bazı alanlarına ve belli başlı konulara hasredilemez; gündelik yaşamın ayrıntılarından küresel gelişmelere, insanlığı ilgilendiren, ilzam eden sarsıcı hadiselere kadar karşılaşılan her konuda maruftan yana ve münkere karşı tavır takınma yükümlülüğümüz mevcuttur.
Ne yazık ki temel ölçüler hususunda sapmış, şaşırmış, bâtıla meyletmiş, fıtri, ahlaki ayarları bir hayli bozulmuş bir toplumsal yapı ile muhatabız. Birbirini uyarmayan, birbirine hakkı ve sabrı tavsiye etmeyen, yakınlarının, dostlarının, muhataplarının ateşe sürüklenmesini dert etmeyen, insanlarla ilişkisinin kopmasından, bozulmasındansa Allah’a verdiği sözü çiğnemeyi, Rabbi ile olan ilişkisini bozmayı tercih eden bir anlayışın, tutumun yaşadığımız ortamda oldukça yaygın olduğunu biliyoruz. Muttaki ve müstakim bir duruş yerine nemelazımcılık, idare-i maslahatçılık ön planda. Bunun gündelik hayatta daha fazla avantaj, kâr ve itibar getireceği düşünülüyor.
Örnekliğin Belirleyiciliği
Tam da böyle bir ortamda müminlerin güzel örnekliğine çokça ihtiyaç var. İnsanların levminden korkarak hakkı ketmetmeye kalkmayan; menfaat saikiyle harama, zulme, şüpheli şeylere kapı aralamayan; insanların onayını Allah Teâlâ’nın rızasına öncelemeyen müminlerin istikamet üzere ortaya koyacakları tavırlar ve bu tavırlar ekseninde sergilenen örneklikler önem arz ediyor.
Hiç kuşkusuz örneklik belirleyicidir. Soyut teoriler, pratiğe taşınmayan vaazlar, ete kemiğe büründürülmemiş sözler değil somut örneklikler insanları etkiler, değiştirir ve yönlendirir. İnsanlar sözü duyarlar, makul ve mantıklı da bulabilirler ama geçerliliğine, uygulanabilir olup olmadığına, icra edilmeyi hak edip etmediğine ancak sözü taşıyanın pratiğini gözlemleyerek karar verirler. Örneklikte zaaf veya çelişki varsa bu olumsuzluk doğrudan sözün içeriğine taşınır ve araya mesafe konur.
Sözü pratiğe taşımak, insanların dikkatini çekecek, mutmain kılacak bir örneklik sergilemek müminlerin görevidir. Başkalarına birr’i yani iyiliği, hayrı, marufu tavsiye ederken kendimizi unutmamamızı (Bakara, 44) emreden Rabbimiz samimi ve tutarlı olmamızı istemektedir. Samimiyet ve tutarlılık ise öncelikle kardeşlerimizle ilişkilerimizde kendisini gösterir.
Nasıl Bir Örneklik?
Güzel örneklik, insanları hayra davet etmekle ve bunu da en güzel biçimde yapmakla vazifeli olan müminlerin öncelikli sorumluluğudur. Bu örnekliği sergilemesi gereken müminler ise evvela kendi aralarında geliştirdikleri ilişki tarzıyla, birbirlerine karşı merhametli, kuşatıcı, tedavi edici yaklaşımlarıyla diğer kesimlere rehberlik edebilirler. Islah sorumluluğu sadece münkir, müfsid kişi ve toplumlara karşı bir sorumluluğumuz değildir. Başta kendimizi onarma, zaaflardan arındırma gayretiyle birlikte yakınlarımıza, dostlarımıza dönük olarak da ıslah çabasıyla yükümlüyüz.
Eğer iman iddiasıyla bir araya gelen ve ila-yı kelimetullah için mücadele eden müminler kendi aralarında sıcak, samimi bir dil, saygı ve sevgi ortamı geliştirememişlerse bu durum şüphesiz büyük bir zaafa işaret eder. Bu noktada eğer bizler birbirimizin eksiklerini tamamlama, yanlışlarını tashih etme, doğrularımızı çoğaltma çabası içerisinde değilsek sözlerimiz de eylemlerimiz de karşılık bulmayacaktır. Aramızda bir muhabbet, saygı ve sevgi iklimi inşa edemediğimiz için Rabbimizin rahmetine nail olamayacak; çekişen, ihtilaf edenlerin rüzgârlarını yitirmesi neticesine duçar olacağız demektir.
İlişkilerimiz Kardeşlik Hukukunun Sıcaklığını Yansıtıyor mu?
Müminler kendi aralarındaki ilişkilerin sahih ölçülere ne kadar uygun düştüğünü sorgulamak durumundadırlar. Gerçekten de biz bir yanlış yaptığımızda, zaaflı tavırlar gösterdiğimizde birbirini uyaran bir toplum muyuz? Kardeşlerimizin yanlışlarının bize bir sorumluluk yüklediğini düşünüyor muyuz? Bu tür olumsuzlukların tashihi için çaba sarf ediyor muyuz? Yoksa sorumluluk hissetmeyen, önemsemeyen, umursamayan bir tavırla ya da yanlışa-zaafa dikkat çekmenin aramızdaki ilişkiyi zedeleyeceği korkusuyla görmezden mi geliyoruz?
Aramızdaki ilişkiler kardeşlik hukukunun beraberinde gelmesi gereken sıcaklığı, muhabbeti mi yansıtıyor yoksa ilişkilerimize mekanik, bürokratik bir tarz mı hâkim? Bu meyanda mesela bir uyarı söz konusu olduğunda uyarı konusunun mahiyeti mi öne alınmakta yoksa uyaranın kişiliği mi?
Müminler arasında asla olmaması gereken tavırlardan biri de “Sen kim oluyorsun da beni uyarıyorsun?” ya da “Üstüne vazife mi? Sana mı düştü?” tavrıdır. Ne yazık ki kimi zaman nefsimize yenik düşüyor, muhatap olduğumuz uyarının haklı olup olmadığından ziyade muhatabın yaşına, bilgi birikimine, konumuna odaklanabiliyoruz. Oysa bu sağlıklı bir tavır değildir.
Bize yönelik bir eleştiri, uyarı haklı da olabilir haksız da. Haksız ise sorun yok, eleştirenin yanıldığını ifade eder, geçeriz. Yok, eğer eleştiren, uyaran haklı ise mutlaka kendimizi sorgulamaya, düzeltmeye mecburuz. Ama her halükârda eleştiriye kendimizi kapatmak; eleştireni/uyaranı, eleştirdiğine/uyardığına pişman edecek tutumlar sergilemek yakışıksızdır. Bu, müminlerin birbirilerine hakkı ve sabrı tavsiye etme sorumluluğu ile bağdaşmaz.
Uyaran ve Uyarılabilen Bir Topluluk muyuz?
Maalesef çoğu zaman kendimize karşı adil ve objektif olamıyoruz. Başkalarının hatalarını çok rahat fark edebiliyor ve bunlara karşı tepki vermede adeta sınır tanımıyoruz. Ama kendimize gelince hep bir izahımız, mazeretimiz oluyor ve çoğu zaman da bu izahlarımızı, mazeretlerimizi gayet haklı ve tatmin edici buluyoruz. Oysa Rabbimiz “Adil olun.” diye emrederken başta “nefsiniz, ebeveyniniz ve yakınlarınızın aleyhine dahi olsa.” (Nisa, 135) buyurarak muazzam bir ölçüt koyuyor.
Hiç kuşkusuz tahammülsüzlüğün çoğaldığı, nefislerin ise alabildiğine kabardığı bir ortamı soluyoruz. En küçük bir eleştiri-uyarı ilişkilerde soğumaya, küslüğe, kopmaya yol açabiliyor. Belki yanlış bir kanaatin peşinde giderek ya da farkında olmadan hatalar yapıyor ama uyarılmaktan, düzeltilmekten de hiç hazzetmiyoruz.
Bırakalım sarsıcı, köklü uyarıları, basit hatırlatmalar dahi soruna dönüşebiliyor, ilişkilerde telafisi zor gedikler açabiliyor. Örneğin bir sohbet ortamında çalan telefonumuzla ortamın değiştiğini, olumsuz etkilendiğini fark edemeyebiliyoruz. Ardından aynı ortamda oturmaya devam ederek yaptığımız telefon görüşmesinin sohbet ortamındaki kardeşlerimizi rahatsız ettiğini ve ortamı bozduğunu görmezden gelebiliyoruz. En kötüsü de herhangi bir kardeşimiz bize “görüşmeyi devam ettireceksek dışarı çıkabileceğimizi” hatırlatmaktan çekinebiliyor. Neden? Neden bu kadar basit bir hatırlatmaya dahi cesaret edemeyebiliyor? Çünkü bizim kırılacağımızdan, rencide olacağımızdan ve belki de kendisini tersleyebileceğimizden çekiniyor. Bu tutum aslında bir yönüyle kardeşlik hukukunun sıcaklığının bizi yeterince kuşatmadığının bir göstergesi olarak da okunabilir.
Tam bu noktada her birimiz dönüp kendimize şu soruyu soralım: Bir kardeşimizin yanlış yaptığını gördüğümüzde uyarma sorumluluğunu yerine getiriyor muyuz? Vallahi gördüğümüz halde eğer uyarmazsak kardeşlerimizin vebalini üstleniyoruz demektir. Şüphesiz dökmeden, kırmadan, güzel ve kuşatıcı bir üslupla ve mutlaka merhametle yanlışların üzerine gitmeli, kardeşlerimize karşı uyarma, hatırlatma, yol gösterme sorumluluğumuzu ifa etmeliyiz.
Yine kendimize şu soruyu da sormalıyız: Bizde bir yanlışlık, bir sapma, hata gördüklerinde kardeşlerimize bizi uyarabilme, yanlışımızı veya zaafımızı dile getirebilme cesaretini veriyor muyuz? Yoksa öfkemize, kibrimize yenik düşüyor ve takındığımız sert, dışlayıcı, özeleştiriye kapalı tutumla muhataplarımızı adeta söz söyleyemez, uyaramaz, hatırlatamaz bir hale mi getiriyoruz? Ve hikmetten, basiretten son derece uzak bu tür tavırlarla netice itibariyle hatamızla yüzleşme, kendimizi düzeltme fırsatını kendi ellerimizle kaçırıyor muyuz?

