Yaşadığımız ülke ve genel manada tüm dünya kapitalist hayat tarzı dayatmasının etkisiyle giderek koyulaşan bir ahlaki-insani kriz olgusuyla karşı karşıya. Kavramlardan düşünme tarzına, kılık kıyafetten yeme içme alışkanlıklarına kadar her alanda bir bencilleşme, yozlaşma, değersizleşme olgusu her geçen gün kendisini daha açık biçimde hissettiriyor. Dinî ve ahlaki değerlere savaş açmış muzır ve müfsit bir anlayış temelinde toplumsal yapı yeniden tanımlanıp şekillendirilmeye çalışılırken bu yozlaşma-çürüme olgusu sadece bugünümüz için değil, gelecek nesillerimiz için de büyük bir tehdit teşkil ediyor.
Yozlaşmışlık olgusunun yaz mevsiminin de gelmesiyle en açık tezahür ettiği alanlardan biri sokaklara, caddelere yansıyan çıplaklık olgusu şeklinde karşımıza çıkıyor. Son yıllarda tümden ölçüsüzleşen, sınır tanımaz hale gelen bu hal ne yazık ki bilhassa büyük şehirlerin caddelerini, meydanlarını adeta plaja çevirmiş durumda. Hiçbir edep, hayâ duygusu taşımaksızın fütursuzca bedenlerini sergileyenler yüzünden sokağa çıkmaya, ulaşım araçlarıyla yolculuk etmeye, mağazalarda alışveriş yapmaya utanır hale gelmiş durumdayız.
Kalabalık caddelerde, alışveriş merkezlerinde, toplu ulaşım araçlarında, okullarda, meydanlarda neredeyse her yerde adeta bir çıplaklık furyası yaşanıyor. Aslında mevcut duruma daha uygun düşen ifadenin çıplaklıktan ziyade teşhircilik olduğunu söyleyebiliriz. Vücutlarının en mahrem bölgelerini fütursuzca teşhir etmekten çekinmeyen ve etraflarındaki insanların ne düşündüğünü, ne hissettiğini, bu durumdan nasıl etkilendiğini hiç umursamayan azgın bir tutum kadın erkek ayırmaksızın lanetli bir virüs gibi yayılıyor.
Hayatın Hedefi Ne?
Bu azgınlığın gelişiminde iki yaygın eğilim, hazcılık ve benmerkezcilik çok etkili rol oynuyor. Kapitalist hayat tarzının ve hedonist kültürün etkisiyle toplumsal yapıyı asırlardır ayakta tutan, bir halka, topluluğa, ülkeye, beldeye, mahalleye anlam katan değerler hızlıca aşındırılırken; iyinin, güzelin, doğrunun hedeflendiği bir hayat anlayışı küçümseniyor. Hayatın amacı, dünyada var olma gayesi adeta doymak bilmez bir şekilde sahip olmak, tüketmek ve zevk almak şeklinde tanımlanırken tüm enerji, dikkat, öncelik bu gelip geçici duyguların tatminine hasrediliyor.
Hazcılığın hayatın biricik amacı, hedefi haline gelmesi ve benmerkezciliğin her türlü değerlendirmede, tavır alışta, münasebette insan ilişkilerine yön veren asıl belirleyene dönüşmesi neticesinde müthiş bir ilgisizlik, sorumsuzluk, umursamazlık öne çıkıyor. İnsanların tutum ve davranışlarında toplumsal kuralları, sınırlamaları, örf ve adetleri yok sayan, dikkate almayan bu yönelim adeta kendine tapınma hali sergiliyor. “İstediğimi yaparım, istediğimi giyerim, istediğimi yer-içerim, kimse karışamaz, kimseyi ilgilendirmez!” mantığının yön verdiği ve Kur’an-ı Kerim’de “hevasını ilah edinmek” şeklinde zemmedilen hali yansıtan bu yaklaşım tarzı tuğyanı zirveye çıkartırken toplumsal yapının temellerini de alabildiğine çürütüyor, yıkıma uğratıyor.
Müstağnilik Özgürlük Değildir!
Öncelikle yüz yüze olunan bu manzaranın iddia edildiği üzere bir rahatlık, serbestlik, özgürlük durumu olmayıp düpedüz yozlaşma, daha ötesi bir çürüme vakası olduğunun altını kalınca çizelim. Hayâ, edep, namus gibi fıtri duygulardan adeta kendilerini arındırmaya, ayıp ve günah kavramlarını literatürlerinden silip atmaya çalışan, hiçbir dinî, ahlaki kural tanımayan, toplumsal gelenek, örf ve benzeri değerleri hiçe sayan tavır sahipleri anlamak istemese de toplumsal yapının birtakım ölçüler, kurallar, sınırlamalarla şekillendiği açık bir gerçektir. Yine çok bariz, net bir kuraldır ki eğer bir sınır yoksa hiç sınır yoktur. Bu itibarla toplumsal hayatın temel birtakım kurallar, kabuller üzerine oturduğunu dikkate almamanın özgürlükle bir ilişkisinin bulunmadığı, bunun ancak tuğyan haline işaret ettiği görülmelidir.
Ne yazık ki iletişim ve ulaşım araçlarının çok geliştiği ama insan ilişkilerin zayıfladığı, imkânların çoğaldığı ama doyumsuzluğun da buna paralel biçimde arttığı, daha çok şeye sahip olma ve daha fazla tüketme anlayışının tahakkümüne bağlı olarak insan ruhunda bir kuraklaşma, çölleşme halinin belirginleştiği bir vasat giderek yaygınlaşıyor. Hazcılığı ve bireyciliği özendiren modern hayat tarzı beraberinde bir değersizleşme, anlamsızlaşma, toplumsal yapıda yozlaşma olgusuna yol açıyor. Aile gibi, akrabalık, komşuluk gibi değerler güç kaybediyor, geri çekiliyor. Öyle ki iş ve menfaat birliktelikleri haricinde her türlü münasebet bağlayıcılık taşımamaya, sahici manada bir değer ifade etmemeye başlıyor. Ve tüm bu süreç müstağniliği besliyor.
Fertler üzerinde aile otoritesinin zayıflaması, akrabalık münasebetlerinin gerilemesi, yalnız yaşama eğiliminin giderek yaygınlaşması, metropol hayatının gelişimiyle mahalle kültürünün ve hemşerilik bağlarının güçsüzleşip kaybolması gibi gelişmeler müstağniliği besleyen unsurlar olarak karşımıza çıkıyor. Bu noktada kendisini fertlerden bir fert olarak değil, fikrî ve amelî planda sorumluluk sahibi bir şahsiyet olarak tanımlayabilenlerin ancak güçlü bir aidiyet duygusu geliştirebildikleri ve bu müstağnileşme cenderesinden çıkabildikleri malumdur. Aksi durum kaçınılmaz olarak sıradanlaşmaktır ve devamında değersizleşmektir.
İfsada Tepkisizlik Yozlaşmaya Çanak Tutmak Demektir!
Maalesef toplumsal düzlemde yaygın biçimde karşılaştığımız manzara da tam olarak buna tekabül etmektedir. Bir tür bağımlılık oluşturduğu görülen teşhircilik hastalığının bu derece yaygınlık arz etmesi müstağnileşmenin en somut tezahürlerinden biridir. İç çamaşırı türevi giysilerle sokaklarda gezmenin, vücudunun her bölgesine dövme yaptırıp bunları sergilemenin, eşini, kızını, bacısını, sevdiğini hiç kıskanmadan teşhir etmenin normalleşmesi anormaldir. Bu durumu kanıksamak şeref ve haysiyet yoksunluğudur. Hayasızlığa, edepsizliğe, toplumsal ifsada tepkisizlik hoşgörülü olmak ya da olgunluk değil, yozlaşmadır.
Ne yazık ki ‘laik ahlak’ politik bir duyarlılıkla adeta bir meydan okuma duygusu içinde açıkça fahşaya, münkere, edep yoksunluğuna kol kanat geren, her türlü cinsî sapkınlığı meşrulaştıran bir tutum içindedir. İslami taleplere karşı çıkma, siyasal dinciliğe prim vermeme kaygısıyla ahlaki ölçüleri yok sayan, aşağılayan, buna karşı çıplaklığı, teşhirciliği meşrulaştıran bir söylemi öne çıkartmaktadır. Bu bağlamda ‘laik ahlak’ın dindar çevrelerden yükselen edep ve namus hassasiyetine karşı en sık başvurduğu argüman “asıl hassasiyetin yolsuzluk ve usulsüzlüklere karşı gösterilmesi gerektiği” tezidir. İktidar çevrelerinin bulaştığı iddia edilen birtakım yolsuzluk ve usulsüzlükleri gündemleştirmek yerine içki, çıplaklık, LGBT vs. konularını öne çıkartmanın, edep, namus, hicap vb. kavramları gündemleştirmenin saptırıcı olduğu, asıl meseleyi gözden kaçırma taktiği olarak tercih edildiği iddia edilmektedir.
Şüphesiz bu söylemin kendisi saptırıcıdır. Sorunu sorun olarak görmeyen bir bakış açısının ürünüdür. Burada temel mesele hangi sorunların öncelenmesi gerektiğinden ziyade edepsizliğin, hayasızlığın sorun olarak algılanmamasıdır. Yoksa elbette bunları birbirinin alternatifi olarak görmek yerine, çıplaklık ve teşhirciliğe karşı çıkarken yolsuzluklara, usulsüzlüklere, hırsızlıklara da karşı çıkılması gerektiği dile getirilebilir, bunların birlikte gündemleşmesi talep edilebilirdi. Ama bu çevrelerin derdi ahlaki standartların yükseltilmesi değil, bilakis dindarlığın yaygınlaşmasının engellenmesi ve laik hayat tarzının görünür kılınmasıdır. Nitekim bu çevrelerin tesettüre yönelik hazımsızlıklarına karşın her türlü cinsî sapıklığı savunmaktan imtina etmemeleri gerçek niyet ve pozisyonlarını ortaya koymaktadır.
Toplumsal hayatın şekillendirilmesine yönelik açık ve yoğun bir mücadele devam etmektedir. Bu mücadele bugün başlamamış, bilakis Cumhuriyetle birlikte ivme kazanmıştır. Bugün gelinen noktada ise daha da yoğunlaşmış ve sertleşmiştir. Bu noktada bize hayatın gerçeği gibi sunulan modern dayatmalara karşı aileyi ve toplumu korumak, kötülükler ve sapmalar karşısında benliğimizi temiz tutmak için duyarlılık geliştirmeli, sorumluluklarımızı yerine getirmeliyiz. Buradan hareketle toplumsal hayattan kazınmaya, etkisiz kılınmaya çalışılan ölçüleri, değerleri ısrarla öne çıkartmalıyız. İman eden insanlar için hududullaha, iman etmeyenler için de sosyal hayata düzen getiren genel ahlak kurallarına, toplumsal huzur açısından büyük önem arz eden örf ve âdetlere dikkat çekmeliyiz.
Kamu Otoritesi ve Genel Ahlak Kurallarına Riayet Zorunluluğu
Bu bağlamda öncelikle iktidarı göreve çağırıyoruz. Her fırsatta ailenin önemini vurgulayan konuşmalar yapan yetkililer aileyi çürüten gelişmelere karşı somut tedbirler almadıkça sözlerinin bir anlam ifade etmeyeceğini bilmelidirler. Aynı şekilde, gerek topluma gerek bireylere karşı işlenen ve açık bir ahlaksızlık ve suç teşkil eden taciz eylemlerini yargılarken, mahkûm ederken bunu besleyen, teşvik eden tahrik olgusuna göz kapamanın adil bir tutum olmayacağı da kabul edilmelidir. Hiç şüphesiz genel ahlak kurallarına riayet edilmesini sağlamak öncelikle kamu otoritesinin görevidir, sorumluluğudur. Dolayısıyla yetkili merciler, ilgili kurumlar kamusal alanda rahatsızlık doğuran, edep ve ahlak sınırlarını aşan tutum ve davranışlar karşısında harekete geçmeli ve tedbir almalıdırlar.
Medyada çokça gündemleşen bir vaka üzerinden kamu otoritesinin bu konudaki duyarsızlık ve şaşkınlığına dikkat çekmekte yarar görüyoruz. Antalya’da üniversite sınavına girmek için geldiği salonda kulağından çıkartamadığı küpesi yüzünden sınav salonuna alınmayan kişi ile ilgili tartışma abesten de öte bir durum olmuştur. Üzerinde bulunan metal nesneden önce bu kişinin kıyafeti dolayısıyla o salondan kovulması gerekmez miydi? Şüphesiz iç çamaşırıyla sokakta gezen, bir kamu kurumu etkinliğine dâhil olan birinin eylemine müsamaha gösterilemeyeceği, bunun topluma karşı işlenmiş bir suç olduğu, bu tür eylemleri görmezden gelmenin genel ahlakla ve dolayısıyla da hukukla çeliştiği kabul edilmelidir.
Bununla birlikte tüm sorumluluğu devlete, kamu otoritesine yıkmak da adil ve tutarlı bir davranış olmayacaktır. Toplumsal yozlaşmaya yol açan tutum ve davranışlar hususunda mutlaka toplum duyarlılığının da harekete geçmesi gerekir. “Bizi ilgilendirmez!” tavrı çürütücüdür. Havayı kirlettiği ve nefes almayı zorlaştırdığı için kapalı bir ortamda sigara içilmesinden rahatsızlık duymayı, kamusal alanın kirletilmesi gerekçesiyle yere çöp atılmasını engellemeyi normal sayıp sokaklara taşan ahlaksızlığa tepki göstermeyi aşırılık görmek tutarsızlıktır.
Münkerden Nehyetmek Vazifemizdir!
İnancımız iyilikleri, güzellikleri yaygınlaştırmayı emrettiği gibi, kötülüklere, çirkinliklere, saldırganlık ve aşırılıklara engel olma vazifesini de omuzlarımıza yüklüyor. Şüphesiz fahşaya, mefsedete, münkere tepki göstermenin, tavır almanın yöntemleri ve araçları değişebilir ama duyarsızlık, umursamazlık kabul edilemez. Gerektiğinde elimizle, olmazsa dilimizle ifsada tavır almaya çalışmakla yükümlüyüz. Hatta elle ya da dille müdahale imkânının bulunmadığı ortamda buğz etmek de bir seçenektir ama tepkisizlik asla bir seçenek değildir.
Hayasızlık, edepsizlik, çıplaklık şeklinde toplumsal hayata yansıyan ifsada karşı duyarsız olmak çürümeye ayak uydurmaktır. Hayır, akidemiz bize topluma sirayet eden kötülüklere karşı duyarlılık gösterme, tavır alma sorumluluğu yüklüyor. Öyleyse bunu yapacağız. Çünkü kendimizi, çoluk çocuğumuzu, gelecek nesillerimizi korumanın başka yolu yok. Tesettürün kadın erkek herkes için bir zorunluluk ve değer ifade ettiğini, şahsiyetli olmanın edepli olmaktan geçtiğini her vesileyle, her zeminde hatırlatacağız, haykıracağız. Ve toplumsal yapıyı çürüten ifsat dalgasına karşı mutlaka tavır alıp bu tavrımızı sözümüze, eylemimize, ilişkilerimize yansıtacağız. Gücümüz toplumsal çürümeyi durdurmaya yetmeyebilir ama kendimizi ve yakınlarımızı ateşten korumak için çaba sarfetmeye mecburuz.

