İnsan olarak yeryüzünde karşılaşabileceğimiz en büyük sorun, en büyük bedbahtlık hayatın manasını ve hedefini kaybetmemiz, var oluşumuzun anlamsızlaşmasıdır. Ne yazık ki yeryüzü genelinde olduğu gibi içinde yaşadığımız toplumda da hayatın hedefine yönelik boşluk duygusu yaygın bir ruh hali olarak kendini hissettirmekte, bunun neticesi olarak da derin bir huzursuzluk halinin mevcudiyeti dikkat çekmektedir.
Mal, mülk, imkânlar anlamında sahip olunan şeylerin sayısı, miktarı, çeşidi sürekli artarken, karşılıklı ilişkiler ve irtibat ağları çoğalırken buna karşılık tatminsizliğin, memnuniyetsizliğin, yabancılaşmanın da büyüdüğüne şahit oluyoruz. Elde edilen şeylerin çoğalmasına tezat bir şekilde hiçbir şeyle mutmain olamama hali yaygınlaşmakta; gerek bireysel planda gerekse aile ya da toplum düzleminde derinleşen bir muğlaklık, anlamsızlık hali kendini giderek daha fazla hissettirmektedir.
“Acaba bu hastalıklı halin temelinde ne yatıyor; hangi sebepler bu olumsuzluğu ortaya çıkarmıştır?” diye sorulacak olursa şüphesiz bir dizi faktör sıralamak mümkündür. Bununla birlikte şükretmemeyi, hamd eksikliğini en başat, belirleyici faktör, sorunun kökü, temeli olarak tanımlamak yanlış olmaz. Ne yazık ki hamd etmeyen bir toplumla yüz yüzeyiz: Kıskançlık, haset, açgözlülük duygularıyla sürekli kendini yiyip bitiren bir toplum ve hiç bitmeyen ihtiyaçlar, asla tatmin edilemeyen arzular, ev, araba, makam, şöhret açlığı peşinde sürekli bir koşuşturma ile geçen hayatlarla muhatabız.
Hâlbuki Kitab-ı Kerim’de “şükredin artırayım” (le in şekertum le ezidennekum) buyuruyor Rabbu’l-Âlemin. Nimetlerin devamı, artmasının yolunun şükretmekten geçtiğini hatırlatıyor: “Rabbiniz şöyle buyurmuştu: Andolsun, eğer şükrederseniz gerçekten size artırırım ve andolsun, eğer nankörlük ederseniz, şüphesiz, benim azabım pek şiddetlidir." (İbrahim 14/7)
Farkımız Olmalı!
Müslümanların içinde yaşadıkları dünyaya, cahiliyenin batağındaki topluma güzel bir örneklik, daha değerli bir hayat tarzı sunması gerektiğini biliyoruz. Bu avantaja da sahibiz ama çoğu zaman farkımız gözükmüyor, biz de sıradanlaşma girdabına kapılıp gidiyoruz. Biz de onlar gibi kaygılanıyor, tüketiyor ve de tükeniyoruz.
Oysa kardeşlik, infak, isar ve en önemlisi tevhid kavramları bizi kendimize getirmeli, uyandırmalı; yalnız O’na kulluk, Rabbu’l-Âlemin’e teslimiyet hayatımıza yön vermeli, anlam katmalı. Sıradanlaşmaktan, sürüleşmekten bizi uzak tutmalı. Cahiliyeye, asabiyeciliğe, dünyevileşmeye karşı her daim tavır almaya, uyanık olmaya sevk etmeli.
Araf suresi 138 ve 139. ayetleri okuduğumuzda Ben-i İsrail’in içlerine sinmiş bulunan cahiliye kalıntısını yansıtan taleplerle karşılaşıyoruz. “Ve İsrailoğullarına denizi atlattık. Derken, bir kavme vardılar, toplanmış kendilerine mahsus birtakım putlara tapıyorlardı. Dediler ki: ‘Ey Musa, bunların birçok ilahları olduğu gibi sen de bize ilah yap!’ Dedi ki: Siz gerçekten cahillik ediyorsunuz. Çünkü o gördüklerinizin içinde bulundukları din, yok olmaya mahkûmdur ve bütün yaptıkları bâtıldır!"
Subhanallah! Ne büyük bir nankörlük ve zulüm halidir bu! Onca lütuftan, nimetten, kurtuluştan sonra dönüp de gidilen yere, aranan şeye bakın! Ama böyledir; insan cahildir, zalimdir. Hamd etmede zaaflı, nefsiyle hesaplaşmada korkak, cahiliyeden etkilenmeye ise alabildiğine açıktır. Ve unutmayalım, teyakkuzda olmazsak bu hal hepimizi bekleyen bir tehlikedir.
Net Olmalıyız!
Yine Hac suresi 78’de Rabbimiz “Biz sizi önce de bu kitapta da ‘Müslimin’ olarak tanımladık… Resul size şahitlik yapsın, siz de insanlara şahitlik yapın… Bana ibadet edin, bana yönelin ve bağlılığınız da sadece bana olsun.” buyuruyor.
Peki, Rabbimizin bu açık emri, uyarısı hilafına kendimize başka tanımlar, isimler atfetmek, farklı aidiyetler, bağlılıklar geliştirmek tam bir müstağnilik, had bilmezlik ve cehalet değil midir?
Aynı şekilde Âl-i İmran suresinin 102. ayetinde “Ey iman edenler! Allah'a karşı gelmekten nasıl sakınmak gerekiyorsa öylece sakının ve siz ancak (ve la temûtunne illa veentum müslimun) Müslümanlar olarak ölün.” buyruğuna rağmen hâlâ Türklük, Kürtlük, Araplık davası gütmek de ne oluyor?
Hiç kuşkusuz tek bir kimliğimiz, milletimiz, davamız vardır ve bilhassa kafalar karıştığında, kavramlar bulandığında aynı Selman-ı Farisi (r) gibi aidiyetimizi net biçimde ifade etmeye mecburuz: Herkesin soyunu sopunu, ailesini, aşiretini öne çıkarttığı bir mecliste “Ene Selman ibnu’l İslam.” demişti kendini tanıtırken. Ne muhteşem cevap!
Öyle ya, aileyle, kanla, etnik kökenle, ırkla övünmeye ya da yerinmeye ne hacet! Biz Rabbimizin hidayet nimetine mazhar olmuşuz. Bundan büyük iftihar vesilesi, daha şerefli, daha yüce bir tanım var mıdır?
Sabretmeliyiz!
Müminler olarak elbette sıkıntılarımız mevcut. Gerek ferdi planda gerekse ümmet zemininde üstesinden gelemediğimiz, zorlandığımız birtakım zorluklarla muhatabız. İşte gözlerimizin önünde Gazze yaramız, oluk oluk kanamakta. Yaralı, bereli, yorgun vücudumuzda daha bir yaramız kapanmadan başka yaralar açılıyor mütemadiyen.
Sabredeceğiz, sebat edeceğiz; inancımıza, davamıza, şiarlarımıza sarılacağız. Başka çaremiz, çıkış yolumuz yok. Direneceğiz, mücadele edeceğiz; Rabbimizden üzerimize sabır yağdırmasını, bize güç ve kudret bahşetmesini niyaz edeceğiz. Safımız da yolumuz da belli. Ümmet bilinciyle elimizden geldiğince İslam davasına ve kardeşlerimize sahip çıkacağız.
Derdimizin de Kıymetini Bilmeliyiz!
Bu noktada Allah Teâlâ’nın rızası için dertlenmenin de bir nimet olduğunu unutmayalım. Allah korusun, ya tersi olsaydı? Ya göz önünde, ayan beyan yaşanan tüm bu acılar, vahşilikler karşısında hiçbir şey hissetmeyen, tüm bu zulümleri boş gözlerle seyredenlerden olsaydık, Allah muhafaza!
Biz bir ümmetiz, tek bir vücudun azalarıyız. Elbette acımızı da sevincimizi de paylaşacak, çeşitli musibetlerle imtihan olduğumuzun farkında olacağız. Ama sıkıntıları, zorlukları, sorunları abartmanın, sürekli olumsuzluklara dikkat çekmenin, sürekli kayıpları konuşmanın hayırlı bir davranış olmadığının da farkında olacağız. Bu halin karamsarlık duygularının yoğunlaşmasına ve morallerin bozulmasına sebebiyet verdiğini bilecek ve ataleti besleyen, güçsüzlük, zayıflık duygularını öne çıkartan bu zaaflı halden de uzak duracağız.
Çünkü biz Rabbu’l-Âlemin’in “Her zorlukla beraber bir kolaylık vardır.” müjdesine iman edenlerin her durumda Allah Teâlâ’nın yardımına güvenmek, en karanlık ortamlarda dahi bir umut ışığı yakmak zorunda olduklarını biliyor ve Rabbimizin yardım ettiğine kimsenin galip gelemeyeceğine iman ediyoruz. (3/160)
İman Ümitvar Olmaktır!
Hiç şek şüphe yok ki Rabbimizin vaadi haktır: “Allah sizden inanıp sâlih amel işleyenlere vaat etmiştir. Onlardan öncekileri nasıl hükümran kıldıysa onları da yeryüzünde hükümran kılacak ve kendileri için seçip beğendiği dinlerini kendilerine sağlamlaştıracak ve korkularının ardından kendilerini tam bir güvene erdirecektir.” (Nur 24/55)
Ve umutsuzluğun haram olduğunu biliyoruz: “Dedi ki: Rabbinin rahmetinden, sapıklardan başka kim ümit keser?” (Hicr 15/56) Öyleyse her halükârda ümitvar olmalı ve Rabbimizin yardımını celbedecek çabalara yoğunlaşmalıyız.
Uhud’da alınan ağır darbeden sonra içine düşülen karamsarlık ve yeis hali üzerine Allah Teâlâ’nın müminlere hatırlattığı hakikati her daim hatırlamalıyız: “Gevşemeyin, mahzun olmayın! Eğer iman ettiyseniz, üstün olan sizlersiniz.” (Âl-i İmrân, 3/139) ve ne kadar dikkat çekicidir ki bu ayetin devamında “Biz günleri aranızda döndürürüz.” buyruğuyla hayatın işleyişi bize hatırlatılmaktadır.
Evet, sıkıntılarımız çok. Müslümanlar adına ortaya çıkan bazı manzaralar bizi üzüyor, başımızı öne eğdiriyor. Evet, bizlerin dağınıklığına rağmen zalimlerin birlik içinde olmaları karşısında hicap ediyoruz. Ama zannedildiği gibi her şey de kötüye gitmiyor, Allah Azze ve Celle daha biz yaşarken, en olmayacak sanılan tabloları, ummadığımız gelişmeleri önümüze çıkartıyor ve bizi sevindiriyor. İşte Afganistan, işte Bangladeş, işte Suriye!
Olumsuzlukları değil, kazanımlarımızı öne çıkartmak, gelişmelere hayır ve nimet zaviyesinden bakmak bizi daha dengeli ve iyimser tutumlara sevk edecektir. Bu bakış açısını başka alanlara da yansıtmak mümkündür.
Zorluklar, Sıkıntılar Karşısında Pes Etmemek
Şüphesiz yaşadığımız ülkede ırkçı, asabiyeci, zalim söylem ve tutumlar bizi sıkıyor, adeta tiksindiriyor. Bilhassa muhacir kardeşlerimizi hedef alan kirli, insanlık dışı yaklaşımlardan çok rahatsızlık duyuyoruz. Bunu bir utanç manzarası olarak görüyoruz ama milyonlarca muhacire ev sahipliği yapmanın bu ülkenin mazisi düşünüldüğünde ne büyük bir gelişme olduğunu da görmezden gelmiyoruz.
Benzeri bir durum yaşadığımız ekonomik kriz manzarası ile ilgili olarak da görülmeli. Zamlardan, hayat şartlarının zorlaşmasından, geçim sıkıntısından çokça şikâyet ediyoruz. Kuşkusuz bu durum anlaşılabilir bir şey. Ama sürekli şikâyet etmenin, yakınmanın getirisi ne olabilir ki? Olsa olsa karamsarlık, can sıkıntısı ve moralsizlik.
Oysa bu tür sıkıntıların gelip geçici olduğu unutulmasa, daha önce de benzer sıkıntılarla, hatta belki daha ağır şartlarla karşılaşıldığı hatırlansa ve en önemlisi de tüm bu sıkıntıların imtihanın bir parçası, tezahürü olduğunun bilincinde olunsa her şey çok farklı olmaz mı?
Ebû Zer, Resulullah’ın (s) “Ben öyle bir ayet biliyorum ki insanlar bu ayete tutunurlarsa (gereğine göre amel ederlerse) bu onlara kâfi gelir.” dediğini rivayet etmiştir. Bunun üzerine orada bulunan ashab “Ey Allah’ın Resulü! Bu hangi ayettir?” diye sorunca Resulullah (s) onlara “Kim Allah’a karşı gelmekten sakınırsa Allah ona bir çıkış yolu açar.” (Talak, 65/2) ayetini okuyarak cevap vermiştir. (İbn Mâce, ‘Zühd’, 24)
Zorluklar Kolaylıklarla Beraberdir
Yaşadığımız günleri, gelişmeleri değerlendirirken, karşı karşıya kaldığımız sıkıntıların, zorlukların tümünün en temelde imtihan gerçeğinin yansımaları olduğunu bilelim. Zorlukları abartan, sıkıntıları gözünde büyüten değil, en zor ve sıkıntılı gördüğümüz tablolar içinde dahi ibret almamızı gerektiren güzelliklerin mevcudiyetini idrak edenlerden olalım.
Ve her şartta, her ortamda Rabbimize hamd edelim, O’na yönelelim, dua edelim, O’nu zikredelim. Şifayı, desteği, nusreti ve zaferi yalnız O’ndan bekleyelim. Rabbimiz bizi nankörlük edenlerden değil, hamd eden, hamd etmeyi hayat tarzı eyleyenlerden kılsın! Allahumme âmin!

