Gazze’de Siyonist vahşet iki yılını tamamladı. Tam iki yıldır tüm dünya insanlık tarihinde az rastlanan ölçüde korkunç bir manzara ile yüz yüze geldi. Bu süreçte küfrün acımasızlığını, barbarlığını, nifakın çirkinliğini, zilletini gördük. Zalimlerin Müslümanlara karşı düşmanlıkta hiçbir sınır tanımadığını bir kere daha olanca netliğiyle müşahede ederken, zayıflığımızla, kuşatılmışlığımızla bir kez daha yüzleştik.
Yine bu süreçte tüm zorluklara, engellere, çaresizliklere rağmen mümin ve mücahid kardeşlerimizin direnişiyle umutlandık; Gazze ehlinin sebatına, kararlılığına, musibetler karşısında sabrına, zorbalık ve dayatmalar karşısındaki direngen tutumuna, Rabbu’l-Âlemin’in hükmüne teslimiyetine gıpta ettik. Allah Teâlâ kardeşlerimizin sabrını artırsın, mücadelelerini zafere eriştirsin, bizlere de bu yaşadığımız süreçleri layıkıyla değerlendirmeyi ve eksiklerimizle yüzleşip hayatımızı daha müstakim bir çerçevede, daha muttaki bir çizgide sürdürmeyi nasip etsin.
Şaşırtıcı Manzara
Çok şaşırtıcı, hayret verici bir manzarayla karşı karşıyayız:
Bir yanda çok zorlu imtihanlardan geçen ve ağır bedeller ödeyen kardeşlerimizi görüyoruz. Maruz kaldıkları büyük sıkıntılar, musibetler karşısında sürekli Rabbu’l-Âlemin’i zikrediyor, O’na hamd ediyorlar. Aralıksız biçimde karşılaştıkları sarsıcı, yıkıcı depremlere rağmen her sözlerini “hasbunallah ve nimel vekil” diye bitirerek Allah Aze ve Celle’den başkasına boyun eğmeyeceklerini, kurtuluşun, felahın adresini asla yanlış yerde aramadıklarını haykırıyorlar.
Diğer tarafta ise sayısız imkâna, avantaja, bolca rahata, konfora, Rabbimizin sınırsız biçimde lütfettiği bunca nimete rağmen sürekli biçimde mızmızlanan, şikâyet eden, kafa karışıklığı yaşayan, sorumlulukları karşısında samimi bir gayret, cehd yerine sürekli mazeretler ileri süren, bahane arayan, hamd etme bilincinden uzak tavırlarla karşı karşıyayız. Namazla, infakla, hicapla, kardeşlik hukukunun gerekleriyle imtihanında zaaf gösterip yalpalayanların, kaybolanların çokluğuna şaşırıyor, üzülüyoruz.
Şüphesiz meselenin temelinde önceliklerin yer değiştirmesi durumu vardır. Değersiz ve tali olan değerli ve asli olanı gölgelemektedir. Hablullah’a sıkıca sarılma yerine dünyaya bağlanma; nefse, hevaya ittiba etme zaafı vardır. Bir kez bu hastalığa duçar olunduğunda ise kaçınılmaz olarak iman zafiyeti, fikrî bulanıklık, kimlikte ve hayat tarzında sapma beraberinde gelmektedir.
Gerçekten anlamak, izah etmek zor. Bu yüzden tartışmak, sorgulamak, muhasebe yapmak zorundayız. Bu kadar kafa karışıklığı neden? Ahirete iman neden bu kadar soyut algılanıyor, neden bir türlü somutlaşmıyor? Neden her nimet dünyada arzulanıyor? Nasıl oluyor da önümüzde duran Gazze gibi bir ibret manzarası bile bizi teyakkuza sevk etmiyor? Allah Teâlâ bizi kendimize getirsin, ıslah etsin, kalbimizi, bilincimizi dünya sevgisi ve telaşından azat eylesin.
Sıradanlaşma Zaafı
Mesela şu fotoğrafa dikkatle bakalım: Gazze’de üzerlerine bomba yağan, her şeylerini yitirmiş, açlıktan erimiş, susuzluktan, sıcaktan adeta kavrulmuş, en sevdiklerinin parçalanmış bedenleriyle yüz yüze gelmiş hanımları görüyoruz. Böylesine dehşetli acılarla sarsıldıkları esnada dahi tesettürlerinden asla taviz vermiyorlar. Kameraya konuşurken saçlarının görülebileceği endişesiyle dikkatle, ısrarla örtülerini düzeltme çabası sergiliyorlar.
Bizim gündemimizde ise ne acıdır ki hicabı terk eden, başını açan hanımlarımız, kızlarımız var. Başörtüsünün izzetini, onurunu taşıyamayan, içinde yaşadığımız bu müfsit toplumda başkalarına öncülük, örneklik etmek yerine sıradanlaşmayı tercih eden, tüketim toplumunun ayartıcı kalıpları, dayatmaları karşısında yenilen, çözülen kadınlarımız, kızlarımız ve erkeklerimiz!
Kim daha acınacak halde acaba? Biz mi Gazzelilere acımalıyız, onlar mı bize? Rablerinin emrini bu kadar hafife alanların, öncülük vazifesini ifa etmek bir yana, başkalarına iyi gelmesi ya da kendilerini iyi hissetmeleri, huzurlu olmaları mümkün olabilir mi?
Nefsin Cimriliğinden Korunmadan Kurtuluş Mümkün mü?
Gazze açlıktan kırılıyor, bir dilim ekmeğe, bir bardak suya muhtaç halde. Böylesi bir vasatta Allah Teâlâ bizlere lütfetmiş, kardeşlerimize ellerimizle olmasa dahi hiç olmazsa infaklarımızla bir nebze destek olma imkânımız var. Hamd olsun Müslümanlar da büyük bir seferberlik içinde mevcut her imkânı kullanarak mazlum kardeşlerine ulaşmaya, onlara destek olmaya çalışıyorlar.
Yardım kampanyaları sürdürülüyor ve seferberlik içinde herkes şartlarını zorlayarak kardeşlerine el uzatmaya çalışıyor. Bu büyük vahşet ve içine sıkıştığımız kuşatılmışlık karşısında Rabbimiz katında en azından bir mazeretimiz olsun diye. Böylesi bir vasatta birileri çıkıp “Muhasaraya rağmen bu yardımlar nasıl ulaşacak? Bize rotayı, nasıl ulaştığını söyleyin ki ikna olabilelim!” şeklinde şüpheler serdederek infak çabalarına dair kuşku üretiyor, nefislerinin cimriliğine yeniliyorlar. Oysa Rabbu’l-Âlemin şöyle buyuruyor: “Kim nefsinin cimriliğinden korunursa işte onlar kurtuluşa erenlerdir.” (Teğâbun, 16)
Hayırlı Bir Amelden Ancak Daha Hayırlı Bir Amel İçin Vazgeçilir!
Siyonist çetenin mezalimini fiilen durdurma, engelleme imkânımız yok ama elimizle yapamasak da dilimizle, kalbimizle, duamızla mazlumların yanında ve zalimlerin karşısında saf tutma sorumluluğumuz var ve elimizden geldiğince bunu yapmak için çaba sarf ediyoruz. Buna rağmen birileri çıkıp ya yapılabilmesi, gerçekleştirilmesi hiç mümkün olmayan hedefler, teklifler ileri sürerek ya da yapılan edilenlerin etkili bir sonuç doğurmayacağı, Siyonist çetenin mezalimini fiilen durdurmaya yetmeyeceği tezinden hareketle bu çabaları küçümsüyor, değersizleştiriyorlar.
Bu şekilde aslında tembelliklerine, samimiyetsizliklerine bahane üretiyorlar. Bu tutumlarıyla kendilerini hayırlı amellerden alıkoydukları yetmezmiş gibi başkalarının da kafalarını karıştırıyor; zaten mazlumlar için bir şey yapamama hissiyle acı çeken, kıstırılmışlık, kuşatılmışlık duygusu içinde bunalan, sıkılan, kederlenen insanları daha fazla karamsarlığa sevk ediyorlar.
ABD’den Avustralya’ya, Latin Amerika’dan Avrupa’ya, Afrika’ya dünyanın dört bir yanında vicdan sahipleri, adalet arayışı içindeki insanlar “Bu vahşet, soykırım karşısında acaba bana düşen nedir, ben ne yapabilirim?” diye kafa yorarken çevremizde adeta tüm misyonları kafa karıştırmak, karamsarlık yaymak, insanları inançlarıyla kavgalı hale getirmek olan tipleri görmek ne kadar moral bozucu!
Ümmeti Tahkir Muhasebe Değildir!
Sürekli biçimde gereksiz, anlamsız gündemler ortaya atan, ne dünyada ne ahirette insanlara fayda sağlayacak kelami tartışmalarla meşgul olan bu tipler güya sorguluma ve muhasebe adı altında ümmeti aşağılayarak, değersizleştirerek bilhassa gençleri ümitsizliğe itiyor, sorumsuz bir tutumla aidiyet bunalımını besliyorlar.
Evrensel değerler, hukuk, kalkınma, gelişmişlik, insan hayatına değer vs. kavramları birer put haline getirip önümüze koyan emperyalistlerin Gazze ile maskelerinin bir kez daha düşmüş olmasını görmezden gelip hâlâ modernist bir zihinle Batı’ya methiye diziyorlar. Sürekli biçimde İslam dünyasının geri kalmışlığından şikâyet edip insan haklarından kamu düzenine, ekonomik refahtan eğitime, temizlikten trafiğe kadar her alanda Batı’nın ne çok ilerlemiş olduğunu, örnek alınması gerektiğini hayranlıkla dillendiriyorlar. Gazze ile somutlaşan vicdansızlığı, ikiyüzlülüğü, zalimliği öne çıkartmak, yaşadığımız korkunç süreci tüm boyutlarıyla ve sürekli biçimde vurgulamak yerine; şahit olduklarımızı kendi kimliğine, değerlerine, tarihine, ümmetine yabancılaşan, yabancılaştırılan gençlerimize hakikati aktarma fırsatı olarak değerlendirmek yerine aşağılık kompleksi içinde hâlâ “Bizden bir şey olmaz, ne varsa Batı’da var!” mantığını tahkim eden söylemleri tekrarlıyorlar.
Kuşkusuz Siyonist vahşete karşı daha fazla direnme çağrısı yapmak, direnişle dayanışmayı artırmak yerine “Madem bu insanların katledilmelerini engelleyemiyoruz, öyleyse Gazze’yi boşaltma planına direnmeyelim!” kolaycılığı şeklinde karşımıza çıkan mantık da aynı sorunlu, çarpık yaklaşım tarzının bir yansımasıdır. Bu kafa yapısı Gazze’ye baktığında sadece acıları, kayıpları görüp direnişi görmezden geliyor. Direnişin olmazsa olmazlığını idrak etmekten çok uzak bir tutum içinde çaresizlik duygularını besliyor.
Davaya Bağlılık, Sebat ve Kararlılık
Bakın Netanyahu adlı soykırım şebekesi liderinin 15 Eylül’de yaptığı bir konuşmada Yahudilerin Miladi 1. yüzyılda kaybettikleri savaş sonucunda çıkmak zorunda kaldıkları Kudüs’e dönüş özlemlerini yaklaşık 19 asır boyunca canlı tuttuklarını vurgulaması ne kadar dikkat çekiciydi. Netanyahu Kudüs’te ABD Dışişleri Bakanı Rubio’nun da katıldığı toplantıda Kudüs’ün kendileri için vazgeçilmezliğinden bahsederken Yahudilerin, Romalıların kendilerini sürgün etmelerinden sonra dağıldıkları yeryüzünde yaklaşık iki bin yıl boyunca “Bir dahaki sene Kudüs’te!” diye dua ederek Kudüs’e geri döneceklerine dair inançlarını koruduklarını vurguluyordu.
Burada sormak gerekir: Müslümanların, inançlarına, davalarına, haklarına bağlılıkları iki bin yıl boyunca Kudüs’e dönecekleri umudunu koruyan Yahudilerden daha mı zayıf ki kimileri Filistin ve Kudüs’e artık neredeyse kaybedilmiş bir dava olarak bakıyor?
Hiç kuşkusuz tüm bu çarpıklıkların, zaafların temelinde iman nimetini layıkıyla içselleştirememe, Rabbu’l-Âlemin’in bizden ne istediğini tam manasıyla kavrayamama zafiyeti vardır. Bu zaaf hali fikrî ve amelî bir kaypaklığa yol açmakta, kararlılık ve sebat eksikliğini beraberinde getirmektedir. Davaya bağlılık noktasında pazarlıklı, şartlı tutum alışlar kaçınılmaz biçimde önceliklerin yer değiştirmesi sonucunu doğurmaktadır.
Gayet doğaldır, Rabbu’l-Âlemin’i razı etmeye yönelik çabaların geride kalıp dünyevi kaygı ve hesapların öne çıkması ile birlikte sözlerle pratikler, fikirlerle ameller arasında mesafeler büyür; sonuçta çelişik, tutarsız görüntüler ortaya çıkar.
Tam bu noktada karşılaştığımız bu tür manzaralardan dersler çıkarmalıyız. Bizi tutarsızlığa; iddiamızla, sözlerimizle bağdaşmayan tavırlara sürükleyecek yaklaşımlar karşısında dikkatli olmalıyız. En önemlisi de ne için yaratıldığımızı ve izzetli bir hayatın ne tür çabalar gerektirdiğini aklımızdan çıkarmamalıyız.
İmanın Tadını Hissetmek
Öncelik vermemiz gereken şey imanın tadını hissetmek olmalı. Enes b. Malik’ten nakledildiğine göre Nebi (s) şöyle buyurmuştur: “Üç haslet vardır; bunlar kimde bulunursa o, imanın tadına varır: Allah’ı ve Resul’ünü, bu ikisinden başka her şeyden fazla sevmek. Sevdiğini Allah için sevmek. (Allah kendisini küfürden kurtardıktan sonra) küfre dönmeyi ateşe atılmak gibi çirkin ve tehlikeli görmek.” (Buhari, ‘İman’, ‘İkrah’, ‘Edep’)
Rıza bir şeyle yetinmek ve başka arayışlara ihtiyaç duymamaktır. Sevilen ve beğenilen şey mahiyeti itibariyle zorluk bile içerse seven ve benimseyene kolay gelir. Kolay gelen ise rahatlıkla işlenir, zevkle yerine getirilir. İnandım dediği halde inandıklarına karşı tutarsızlık anlamına gelecek davranışlarda bulunanlarınsa ağızlarının tadı bozulmuştur ve onlara en mahir aşçılar bile hoş bir yemek sunamazlar. İmanlarından ve ibadetlerinden zevk alamamalarının asıl sebebi içlerindeki rızasızlık, güvensizlik, niteliksizliktir. (İsmail Lütfü Çakan, Hadislerle Gerçekler, s. 138)
Bu yüzden Resulullah (s) şöyle dua etmiştir: “Allah’ım! İmanı bize sevdir. Kalplerimizi imanla süsle! Küfrü, fıskı ve isyanı bize çirkin göster. Bizi doğruyu bulanlardan kıl!”
Allah Teâlâ’dan Başka Galip Yoktur!
Zalimler, tağutlar, işgalciler sürekli biçimde teslimiyeti dayatıyor, kurulu dünya düzenine itiraz etmenin anlamsız olduğu, zulüm statükosuna karşı çıkışların başarısızlığa mahkûm olduğu kanaatini yaygınlaştırmaya çalışıyorlar. Aynı şekilde mazlumların aciz, kendilerinin ise her şeye muktedir olduğu anlayışını kabul ettirmek için uğraşıyorlar.
Kadir-i Mutlak olanın sadece Rabbu’l-Âlemin olduğuna iman edenler bu propagandalara, dayatmalara boyun eğmezler. İnancımız bize şunu öğretmiştir: Herkes bir şeyler ister, herkes bir şeyler söyler ama sonunda Allah’ın dediği olur! Öyleyse asla yılgınlığa, yeise düşmeyeceğiz. Davaya bağlılığımızı zayıflatacak, mücadele kararlılığımızı esnetecek yaklaşımlara prim vermeyeceğiz. Her durumda, her zeminde umudu büyütecek, umutsuzluğun küfre açılan bir kapı olduğu gerçeğini unutmayacağız.
Bugünler bir şekilde geçecek elbette. Dünya hayatında karşılaşılan sıkıntıların da imkânların da sürgit devam etmediğini biliyoruz. Bugünler geçecek ama bizim bu süreçte ne yaptığımız, hangi halde olduğumuz kayıt altına alınacak. İçinde bulunduğumuz hal, zihinsel durumumuz, yapıp etmelerimiz hayat güzergâhımız üzerinde olduğu gibi yakınlarımızla diyalog ve irtibatlarımız üzerinde de bir şekilde etki doğuracak.
Sonuçta her durumda tebliğ etmiş, çevremize bir şeyler taşımış oluyoruz. Burada da ya Rahman’ın ayetlerinin ya da şeytani vesveselerin taşıyıcılığını üstlenmek durumundayız. Rabbu’l-Âlemin sözlerimizle, eylemlerimizle her zeminde, her şartta Hakk’ın şahitliğini yapmayı bizlere müyesser kılsın. Rabbimiz cümlemize hesabını verebileceğimiz bir hayat yaşatsın.

