İsrail, Gazze’de Açlığı Silah Olarak Kullanıyor
Haksöz Dergisi Sayı: 413/414 Ağustos-Eylül/2025

Irene Pietropaoli & Sara Razai

Gazze’de süregelen insani kriz, Uluslararası İnsancıl Hukukun (UİH) sınırlarını ciddi biçimde test ediyor. Son dönemde izlenen uygulamalar, UİH kapsamındaki yasal güvencelerin zayıflatıldığına dair ciddi endişelere yol açıyor. Bu uygulamalar arasında Gazze’ye yönelik tam abluka, gıda altyapısının tahrip edilmesi ve Gazze İnsani Yardım Vakfı (GHF) tarafından başlatılan özelleştirilmiş yardım dağıtım sistemi yer alıyor.

Ekim 2023’ten sonra İsrail, Gazze’ye yönelik gıda, yakıt ve temel ihtiyaç maddelerinin girişini tamamen durdurdu. Birleşmiş Milletler ve uluslararası kuruluşlar, İsrail’in “gıdayı silah olarak kullanmaya çalıştığını” belirterek sivil halka yönelik kitlesel saldırı niteliğindeki cezalandırma politikalarını ve açlığı bir savaş aracı olarak kullanmanın Gazze’yi “fiilen yaşanamaz” hale getirdiğini vurguladı.

Entegre Gıda Güvenliği Aşama Sınıflandırması (IPC) değerlendirmelerine göre, Gazze nüfusunun neredeyse dörtte biri “felaket boyutunda açlık” yaşıyor; bu durum geniş çaplı bir kıtlığa işaret ediyor. Geriye kalan nüfusun tamamı ise akut gıda güvencesizliği ile karşı karşıya. 23 Temmuz itibariyle 100’den fazla sivil toplum kuruluşu ortak bir açıklama yaparak Gazze’de “kitlesel açlık” tehlikesine dikkat çekti ve bu durumdan İsrail’i sorumlu tuttu.

İsrail’in Yükümlülükleri: Sivillerin Gıdaya Erişimi Hukuken Koruma Altında

UİH, gıda ambargosunun bir savaş yöntemi olarak kullanılmasını kesin şekilde yasaklamakta ve sivillerin gıda, su ve insani yardıma erişiminin korunmasını zorunlu kılmaktadır. Bu yasal yükümlülükler, özellikle işgal veya kuşatma altındaki durumlarda daha katı bir şekilde uygulanmak zorundadır; zira bu tür durumlarda sivil nüfus temel ihtiyaçlardan mahrum kalmaya çok daha açıktır.

Kuşatma altındaki bölgelere gıda ve su girişinin engellenmesi, gıda maddelerinin ve stoklarının yok edilmesi ya da gıda üretim ve dağıtımının sekteye uğratılması, kasıtlı aç bırakma anlamına gelmekte ve bu da savaş aracı olarak açlığın kullanılması kapsamına girmektedir.

Ayrıca, sivillerin hayatta kalması için kritik öneme sahip olan unsurlar -tarım arazileri, su altyapısı ve gıda tesisleri gibi- UİH kapsamında özel olarak korunmaktadır. Uluslararası Kızılhaç Komitesi (ICRC) tarafından da tanınan bu kurallar, uluslararası ve uluslararası olmayan silahlı çatışmalarda geçerli olup tüm taraflar için bağlayıcıdır.

1949 tarihli Dördüncü Cenevre Sözleşmesi’ne taraf olan İsrail, bu kurallar uyarınca yükümlülük altındadır. İsrail, kontrolü veya işgali altındaki sivil nüfusa temel ihtiyaç malzemelerinin sağlanmasını garanti etmekle ve yerel kaynakların yetersiz kaldığı durumlarda gerekli malzemeleri dışarıdan temin etmekle yükümlüdür.

İsrail, Uluslararası Ceza Mahkemesinin (UCM) Roma Statüsü’ne taraf olmasa da Filistin’in 2015 yılında Roma Statüsü’ne katılmasıyla birlikte UCM’ye Gazze Şeridi, Batı Şeria ve Doğu Kudüs üzerinde yetki doğmuştur. Roma Statüsü, sivillerin aç bırakılması, hayatta kalmaları için vazgeçilmez olan nesnelerden mahrum bırakılması veya insani yardım malzemelerinin kasıtlı olarak engellenmesini savaş suçu olarak açıkça tanımlamaktadır.

Ayrıca kasıtlı öldürme, büyük acılara veya ciddi bedensel zararlara yol açan kasten yaralama ve sivillerin varlığını belirli bölgeleri askerî operasyonlardan muaf tutmak amacıyla (örneğin insan kalkanı olarak) kullanmak da suç sayılmaktadır. İsrail’in eylemlerinin kasıtlı ve sistematik oluşu, bu eylemlerin insanlığa karşı suç olarak sınıflandırılmasını da desteklemektedir.

Aralık 2019’da, UCM Savcılığı, işgal altındaki Filistin topraklarında işlendiği iddia edilen savaş suçları ve insanlığa karşı suçlarla ilgili resmî bir soruşturma başlatmıştır. Kasım 2024’te, açlık politikalarını savaş yöntemi olarak kullanmak ve sivilleri kasıtlı olarak öldürmekle suçlanan İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu ve Savunma Bakanı Yoav Gallant hakkında yakalama kararı çıkarılmıştır. Şubat 2025 itibarıyla UCM Savcılığı, Filistin soruşturmasının aciliyetle devam ettiğini ve yakalama kararlarının geçerliliğini koruduğunu duyurmuştur.

Uluslararası yargı yükümlülükleri nedeniyle çoğu Avrupa ülkesi de dâhil olmak üzere tüm taraflar, UCM ile iş birliği yapmak zorundadır. Bu yükümlülükler, yakalama kararlarının uygulanmasını ve uluslararası suçlardan şüphelenilen kişilere güvenli liman sağlanmamasını ve cezasızlık tanınmamasını kapsar.

İnsani Yardımda Özelleştirme Tartışması: GHF Tartışmaları

Mayıs 2025’te, Gazze’ye insani yardım girişinin tamamen engellendiği bir dönemde, Gazze İnsani Yardım Vakfı (GHF) geleneksel insani yardım çabalarına alternatif özel bir yapı olarak kuruldu. Vakıf, yardımları “güvenli ve doğrudan” ulaştırdığını iddia etse de faaliyetleri ciddi endişeleri beraberinde getirdi. 170’den fazla sivil toplum kuruluşu, GHF’nin UİH ihlallerinde bulunduğunu ileri sürerek kapatılması çağrısında bulundu.

GHF’nin merkezi ABD’nin Delaware eyaletinde bulunuyor. İsviçre’deki şubesi ise şeffaflık standartlarına ve İsviçre mevzuatına uyum sağlamadığı gerekçesiyle idari nedenlerle kapatıldı. Organizasyonun geçici genel müdürü John Acree, UİH ilkeleri olan tarafsızlık, bağımsızlık ve adaletin sağlanamaması nedeniyle istifa eden Jake Wood’un yerine geçti.

BM’nin askerden arındırılmış 400 yardım noktasının yerine geçen vakıf, yaklaşık iki milyon Filistinli için aktif çatışma bölgelerinde dört biyometrik güvenlik noktasına sahip, tahkim edilmiş dağıtım merkezleri işletiyor. Bu merkezler, yerinden edilmiş birçok kişiden uzakta, güney Gazze’de konumlandırılmış durumda. “Ölüm tuzağı” olarak tanımlanan bu merkezler, silahlı korumalar tarafından korunuyor ve korumaların mermi, göz yaşartıcı bomba ve biber gazı kullandığı bildiriliyor.

GHF’nin gıda dağıtım noktaları, tahliye bölgeleri içerisinde yer alıyor. Bu durum, gıda talep eden sivillerin, önceden terk etmeleri emredilen tehlikeli bölgelere girmeye zorlanması anlamına geliyor. BM ve bağımsız insani yardım kanallarını devre dışı bırakmak amacıyla kurulan GHF, sivilleri yardıma erişmek için uzun ve riskli yolları kat etmeye zorlayarak en savunmasız grupların etkin yardımdan mahrum kalmasına yol açıyor.

Mayıs ayı sonundan bu yana, GHF’nin gıda dağıtım noktalarına erişmeye çalışan 1.000’den fazla Filistinli hayatını kaybetti; çok sayıda kişi ise yaralandı. Ölümlerin bir kısmı GHF’nin silahlı güvenlik görevlilerinin kontrolündeki alanlarda gerçekleşti. Ancak vakıf, sorumluluğu reddediyor.

İsrail ve ABD tarafından desteklenen GHF, yardımların Gazze’ye ulaştırılması için özel güvenlik ve lojistik şirketleriyle çalışıyor. Bu şirketler arasında, eski CIA paramiliter subayı Philip F. Reilly tarafından kurulan Safe Reach Solutions ve UG Solutions yer alıyor. Reilly aynı zamanda özel askerî firma Blackwater’ın ana şirketi Constellis’te görev yapmıştı.

GHF bugüne kadar bağışçı listesini açıklamadı ve mali raporlarını yayımlamadı. Başlangıç için aldığı 100 milyon dolarlık finansman kaynağını resmî olarak belirtmezken, fonların İsrail hükümetinden geldiği iddia ediliyor. Bu ölüm vakalarına rağmen, Trump yönetimi GHF’ye 30 milyon dolar bağışta bulunacağını duyurdu.

Yardım dağıtımının yanı sıra, GHF Gazze içinde ve dışında ‘geçiş kampları’ kurmak için milyarlarca dolarlık bir projeyi de yürütüyor.

Öte yandan, özel sermaye gruplarının GHF operasyonlarına finansal olarak dâhil olduğu yönündeki raporlar, yardım faaliyetlerinin ticari amaçlarla yapılabileceği endişesini artırıyor. BM Filistin İnsan Hakları Özel Raportörü Francesca Albanese’nin ifadesiyle, “İsrail tarafından sürdürülen soykırım devam ediyor, çünkü bu birçok kişi için kârlı.”

GHF, uluslararası hukukta herhangi bir statüsü veya herhangi bir anlaşma kapsamında yetkisi olmayan, yerel olarak tescillenmiş özel bir kuruluştur. Uluslararası Kızılhaç Komitesi gibi geleneksel insani yardım kuruluşlarının aksine, GHF mevcut insani yardım koordinasyon mekanizmalarının dışında faaliyet göstermekte; insani prensipler yerine askerileşmiş lojistik ve özel finansman alanlarının kesişiminde yer almaktadır.

Askerî ve istihbarat servisleriyle doğrudan bağlantıları olan özel güvenlik ve lojistik şirketlerinin görevlendirilmesi, UİH’in silahsız ve bağımsız kalmasını gerektirdiği bu alana “kâr odaklı, güvenlik öncelikli” bir mantık getirmektedir.

Dönüm Noktası: Uluslararası İnsancıl Hukuk İçin Kritik Süreç

Gazze’de süregelen durum, UİH için bir dönüm noktası olabilir. Kuralların göz ardı edilmesi ve uygulanamaması, silahlı çatışmaların geleceği üzerinde geniş kapsamlı sonuçlar doğurabilir. Süregelen abluka, gıdanın, yakıtın ve insani yardımın kasıtlı olarak engellenmesi, UİH’e duyulan saygının ciddi şekilde azaldığını göstermektedir.

Bu durum aynı zamanda daha derin bir yapısal krizi ortaya koyuyor: Tarafsız insani yardımın çöküşü ve bunun yerini GHF gibi özelleştirilmiş, askerileşmiş bir modele bırakması. Bu da insani yardım ile askerî strateji arasındaki yasal ve ahlaki ayrımı aşındırmaktadır.

Ticari gıda tedarikinin engellenmesi, tarımsal altyapının yok edilmesi ve tarafsız yardım ağlarının siyasileştirilmiş özel girişimlerle değiştirilmesi, hem insani yükümlülüklerin ihlali hem de UİH’in koruyucu işlevinin aktif olarak yok edilmesi anlamına gelmektedir.

Açlığı bir savaş silahı olarak kullanmak, yardımların engellenmesi ve sivillerin gıda dağıtım noktalarında hedef alınması sadece politika tercihi değil; aynı zamanda hukuki takibata tâbi savaş suçlarıdır. Ayrıca GHF’nin faaliyetleri ile İsrail ordusuyla yakın bağlantıları olan ABD’li özel müteahhitler ve güvenlik güçlerinin kullanılması, savaş suçlarına ve UİH ihlallerine ortaklık teşkil edebilir.

Şu anda hukuki yaptırım süreci birçok cephede ilerliyor: UCM’de devam eden savaş suçu ve insanlığa karşı suç iddialarına ilişkin soruşturmadan Uluslararası Adalet Divanındaki soykırım davalarına kadar, tüm bu süreçler uluslararası normların sistematik olarak ihlal edildiği yönünde artan bir ortak kanaati ortaya koyuyor.

Ancak yasal sorumluluğun ötesinde, Gazze işgali modern savaşlarda uluslararası hukukun uygulanabilirliğinin ne denli kırılgan olduğunu gözler önüne seriyor. Bu durum, uluslararası normların -ne kadar yerleşik olursa olsun- siyasi koruma, seçici uygulama ve sorumluluğun başkalarına devri yoluyla içinin boşaltılıp boşaltılamayacağı hususunda temel bir soruyu gündeme getiriyor. Bu bağlamda, mesele yalnızca insani yükümlülüklere saygı ve bunların uygulanması değil; uluslararası hukukun kendisinin güvenilirliği ve meşruiyetidir.

Açlık, sivillere yönelik toplu yaptırımlar gibi temel normlar sistematik biçimde ihlal edildiğinde ve bunun sonuçları sınırlı kaldığında, uluslararası hukukun gücün evrensel bir sınırı olduğu iddiası zayıflamış olur. UİH’in anlamlı bir hukuki çerçeve olarak işleyip işlememesi, sadece teorik tutarlılığa değil; bu hukukun tutarlı, tarafsız ve istisnasız uygulanmasını sağlayacak siyasi irade ve kurumsal bütünlüğe de bağlıdır.

The New Arab / 29 Temmuz 2025 / Çeviren: Sevranur Ayar

Irene Pietropaoli Arşivi