Aksa Tufanı tüm dünyada tam bir diriliş ve sorgulama rüzgârları estirdi. Kişiler, toplumlar mevcut hallerini gözden geçirir, dünyayı her yönüyle muhasebe eder oldular. Tabiî ki bu tespitimiz fıtri değerleri aktif, “insan” özelliğine sahip kişileri kapsıyor.
Zaaflar da güzel hasletler de böyle zamanlarda açığa çıkıyor. Dünya algısı, ahlak, şahsiyet hepsi birden dile geliyor. Kişinin olayları nasıl okuduğu; güven, sadakat bunlar yanında şüphe, zan, itham ile yaşananların yoğunluğu arttıkça izhar oluyor.
Müslümanın yol haritasının parametreleri Ahzab suresinde sıralanır:
“Müslüman erkekler ve Müslüman kadınlar, mümin erkekler ve mümin kadınlar, boyun eğen erkekler ve boyun eğen kadınlar, sadık erkekler ve sadık kadınlar, sabreden erkekler ve sabreden kadınlar, mütevazı erkekler ve mütevazı kadınlar, sadaka veren erkekler ve sadaka veren kadınlar, oruç tutan erkekler ve oruç tutan kadınlar, ırzlarını koruyan erkekler ve ırzlarını koruyan kadınlar, Allah’ı çok anan erkekler ve Allah’ı çok anan kadınlar; işte Allah bunlar için bağışlanma ve büyük bir mükâfat hazırlamıştır.” (Ahzab, 33/35)
Müslüman, erkeği ve kadınıyla tam bir teslimiyet ve iman üzeredir. Nimetlere şükreder, Rabbinin hükümlerine sadıktır, karşılaştığı zorluklara sabreder, meşakkatlere göğüs gerer. Kişiliği sağlamdır. Müslüman şahsiyet, Kur’an’daki ahlaki ilkeler ile mücehhezdir, hükümlere bağlıdır. Sözü dosdoğru, eylemleri tutarlı, hayatı ibadet üzere kuruludur. Mümin, kardeşini Allah için sever. İslam düşmanlarına mesafeli ve temkinlidir. Zan, iftira, yalan, kıskançlık, haset ikiyüzlülük onun ahlakında yer tutmaz. İnsanların kendinden her konuda güvende olduğu kimsedir. İffet sahibidir, ırzını koruyandır, tertemiz olmaya çalışır, her zaman mağfiret diler, tövbe eder. Helal olmayan işlerde nefsini dizginler. Allah’ı çok anar; kalbi sürekli Allah’a vereceği hesabı düşünür. Sağlam kulpu bırakmaz. İşte bu kimseler için Rabbimiz, “Allah, bunlar için bağışlanma ve büyük bir mükâfat hazırlamıştır.” buyurmuştur.
Hilm Üzere ve Basiret Ehli Olmak
Müslüman kişi, dosdoğru iman ilkelerine bağlı bir şahsiyet sahibidir. O, mümin kardeşinden emindir; onun elinden, dilinden ve kendine verdiği destekten; beraberliğin de bir sadakat zemininde ve İslam hükümleri ve ahlakı üzerine ikame olacağından emin kimsedir. Mümin, iman kardeşine güvenir, kardeşleriyle ilgili bir haber ulaştığında onu teyit eder, zanda bulunmaz, dedikodu yapmaz, iftira atmaz, nefsinin azgınlıklarına bu güzel ilişkileri heba etmez, rabbine hesap verme bilincini her zaman zihninde muhafaza eder.
Müslüman adil şahittir; ihsan, ihlas, sadakat, sabır, takva sahibidir. O, dosdoğrudur, rabbine itaatkârdır, her işini Allah rızası için yapar. Hayırlı ümmetin bir ferdi olmak en büyük özlemidir, ümmetçidir. Uhuvveti, sadakati, dava şuurunu, Kitab-ı Mübin’e ve Sünnet-i Resul’e yapışan bir Müslüman olmayı kendine telkin eder.
Ahzab suresinde zikrolunan vasıflar Müslüman kişiyi hikmet, feraset, basiret ehli güzel bir insan; mümin, muttaki, sadık bir kul yapan hasletlerdir.
Hilm, “sabırlı, temkinli, akıllı ve ağırbaşlı” olarak açıklanmıştır. Hilm, sefih ve cehalet kavramlarının karşıtı bir anlamdadır. Hilm sahibi Müslüman, öfkesini yenen, izzetli, kin gütmeyen, temkinli, kararlı, yumuşak huylu, basiretli kişidir.
Resulullah (s) ve ashabı birlikte oturuyorken yanına gelen bir grup Yahudi “es-selâmü aleyküm” yerine “es-sâmü aleyküm” (ölüm sizin üzerinize olsun) deyince öfkelenen Hz. Aişe (r), “O dediğiniz sizin başınıza gelsin, Allah sizin belânızı versin!” şeklinde tepki gösterdi. Bunun üzerine Resulullah, “Ya Aişe, sakin ol, hilm ve rıfk göster, sertlikten ve hakaretten sakın!” demiştir. (Buhârî, Müslim)
Hilim ve Basiret Üzere Hakka Davet
Siyasi aktüel konulara dair meselelerde ve Müslümanlar arası münasebetlerde mümince tavır ve ümmet maslahatına dayalı strateji belirlemek hilm ehlinin özelliğidir. Bu hedefe ulaşmak çabamızın özü olmalıdır.
Bugün, Gazze’de yaşananlar ve İslam dünyasında olan bitenler karşısında hilm ahlakı ve basiret okumaları bakış açımızı oluşturmalı. Ağzımızdan çıkanlar umutsuzluğu, bunalımı değil; umudu ve güzelliği müjdelemeli.
Kelime ve kavramlara içerik kazandıran biz değiliz, içerik ve derinlik en kapsamlı din olan İslam sayesindedir.
Rabbimiz, insanlık için İslam’ı seçti. İslam ile insanlığa ilim, düşünce zenginliği lütfetti. Tevhid, fıtrat üzere hayatı programlayıcı bir nimettir. Allah rızasını kazanmak azmi dünyanın en değerli hedefidir.
Hilm Ahlakı ve Yol Haritası
“Af yolunu tut, iyiliği emret ve cahillerden uzak dur.” (Araf, 7/199)
“Rabbinizin bağışına, takva sahipleri için hazırladığı, genişliği göklerle yer kadar olan cennete koşun. O takva sahipleri; bollukta da darlıkta da Allah rızası için mallarını harcarlar; öfkelerini yenerler ve insanları affederler. Allah da böyle güzel davranışta bulunanları sever” (Âl-i İmrân, 3/ 133-134)
Öfkeye kapılmadan vakar ve adaletle davranmak, her meselede hakkı koruyarak sabırla mücadele etmek şiarımız olabiliyor mu? İslam’ın hakkını korumak, ümmet maslahatını temin etmek hedeflerimizin en kapsamlısı olmalı.
Müslümanın tepkisi; dışlayıcılıktan, bitmez tükenmez eleştiriden uzak olmalı; gereksiz öfke, kışkırtma ve ön yargı meselenin kritiğine yön vermemeli.
“Rabbinin yoluna hikmetle, güzel öğütle çağır.” (Nahl, 16/125)
Basiret; yakınları, toplumu bir bütün içinde hayra, marufa çağırmak, münker ve ifsadı menetmek, tüm bunları hilm ve hikmetle yapmaktır. Resulullah (s) şöyle buyurmuştur:
“Kim Allah için sever, Allah için nefret eder, Allah için verir, Allah için (kötüye) engel olursa imanını kemale erdirmiş olur.” (Ebû Dâvûd)
“Birinizin başına bir acı geldiği zaman, ‘Biz Allah’a aitiz ve biz Ona döneceğiz. Allah’ım! Başıma gelen acının mükâfatını senden bekliyorum, bundan dolayı bana ecir ihsan et, benim için onu daha hayırlısıyla değiştir.’ desin.” (Ebû Dâvûd, Müslim)
“Onlar, kimsesiz ve farklı kabilelerden olan bazı kişilerdir ki aralarında yakın akrabalık durumu olmadığı hâlde birbirlerini Allah için severler, birbirlerine samimi davranırlar.” (İbn Hanbel)
Kuşatıcı ve Yumuşak Bir Dil Kullanmak
Eylemlerde farklı cemaatlere ve anlayışlara karşı kuşatıcı ve bütünleştirici bir dil kullanmak, farklılıkları ayrışma unsuru görmemek, meşru dairede önerilen teklifleri rahmet bilmek hilm ve basiret üzere davranmaktır. Tekfir, dışlama, ithamcı dil, hakkı değil şeytanı hükümran kılar. Fısk ve fitne menedilmiştir:
“Allah’a verdikleri sözü bozanlar, Allah’ın korunmasını emrettiği şeyleri (akrabalık bağlarını) koparanlar ve yeryüzünde fesat çıkaranlar var ya; işte lanet onlara, yurdun kötüsü de onlaradır.” (Rad, 13/25)
Yöneticilerle İlişkide İlkeli Olmak
Siyaset zemininde iktidar mutlaklaştırılmamalı ama bütünsel bir kötülüğü temsil etmiyorsa şeytanlaştırılmamalı da. İktidardan hayırlı beklenti kötü bir şey değildir, iyiyi takdir ayıp ve günah değildir. Zulme karşı yürütülen mücadelede hükümetin yanlışlarını söylemek sorumluluktur.
İslam’da Sınırsız Özgürlük Yoktur
Hayat bağımsız değildir. İslam insanın aklını ve arzularını merkez almaz. Dinin amacı kişiyi, yeryüzünde Allah’a kul olmasını sağlamak ve gerçek ahiret mutluluğuna ulaştırmaktır.
Hayatın amacı “De ki: benim namazım, ibadetlerim; hayatım ve ölümüm âlemlerin rabbi Allah içindir.” (Enam, 6/162) ayetiyle beyan edilmiştir.
Müslüman olmak; bütün boyutlarıyla maddi ve manevi, fizik ve metafizik hayatı, Allah Teâlâ’nın koyduğu ilkelere, kurallara göre düzenleyip yaşamaktır.
Çağdaşlığın ve modernitenin etkisiyle, içtimai, siyasi, hukuki, ilmî, ahlaki alanlarda sınır tanımayan, herhangi bir yükümlülüğü bünyesinde barındırmayan bir hayatın bir değeri yoktur.
Müslümanlar arası ilişkilerde “isteyenin istediğini düşünme ve yapma özgürlüğü” meselesi hem bireysel özgürlükler hem de İslam ahlakı ve toplumsal sorumluluk açısından “şura” aklı ile dengelenmesi gereken hassas bir konudur.
Ya Hayrı Konuşmak Ya da Susmak
Müslüman hakkında çok fazla bilgi sahibi olmadığı kişi, topluluk, çevre veya olaylarla ilgili ağır ithamları orada burada yaygınlaştırmaz; emin olduğu bir meselede ancak edebince ve ölçüyle konuyu müzakere eder. Hele ki İslami camiadan insanların olduğu bir zeminde öylesine rahat yazıp çizmez ve söylemez. Bu davranışın adalete, şahitliğe, sadakate ters bir davranış olduğunu bilir. Meseleyi akıl sahibi, liyakatli ve sadık insanlarla değerlendirmenin daha doğru olacağına inanır.
İster gizli ister aşikâr nerede olursa olsun bir Müslüman her istediğini söyleme, önüne geleni kınama hakkına sahip değildir. Konuşma edep, ahlak ve saygınlık içinde olmalıdır.
Kişinin, muhalifine, sırf laf yetiştirmek için bir şeyler söylemesi ya da ilgili meseleyi mahkûm edici bir tavır içinde olması cehalettir, basiretsizliktir.
Allah Resulü (s) bu fiillerin kişinin kalbini karartacağını, hassasiyetinin körleşeceğini işaret etmiş ve “Allah ve ahirete inanan kişi ya hayrı konuşsun ya da sussun.” buyurmuştur.
Ümmet ve İslami hareketler konusunda kınayıcı bir tutum içinde olmak, ümmet düşmanlarının tezleriyle İslami camiaları ölçüsüzce eleştirmek cehalet ve sefihliktir. Müslüman kişisel veya müşterek platformları edep ve ahlak içinde kullanmalıdır. Toptancı yargılarla Müslümanları itham etmemeli, birilerini hizaya çekmeye çalışmamalıdır.
“Kur’an Merkezlilik” veya “Entelektüellik” İddiası Tutarlık Gerektirir
Bazı Müslümanların her yaptıkları eylem doğru olmayabilir. Bu tür davranışları saygılı bir dil içinde eleştirmemiz gerekir. Kibirli, müstağni, küçük gören bir tarz Müslümana yakışmaz. Hele bu aykırılıklara “Kur’an merkezlilik” veya “entelektüel seçkincilik” adına müstağni bir tutumla yönelenler, Kur’anî bilgiyi içselleştirip hilm ve basiret sahibi bir amel-i salihata ulaşamamış kişiler demektir.
“Kur’an merkezlilik” içi doldurulması gereken bir usul gerektirir; Kur’an ve Sünnet bütünlüğünü kavramadan ve ümmet hassasiyetine ve tutarlı bir tarih ve vakıa bilincine sahip olunmadan, esen rüzgârın duygusallığı ile konuşmak olmaz.
Bazı platformlarda “Kur'an merkezli” denilerek ortaya konulan fikirlerle yapılan İslamcılık eleştirileri tamamıyla gerçeklerden uzak ele alınıyor ve bu ortamlarda soyut, ithamcı ve haksız yargılamalar yapılıyor. Ne yazık ki bu entelektüel gayretli iddia sahipleri Kur’an ve Sünnet aydınlığıyla kendilerini yenilemeyen, İslami bütünlük ve içtihatlarla yüklü perspektiften yoksun bir konumu paylaşmaktalar. Her konuda güven ve uyum sorunu yaşamaktalar. Her konuda ithamcı, ötekileştiren hatta tekfire varan yargılamalar seviyeyi daha da düşürüyor. Yeni hadiseler karşısında İslamcılığın ve İslami hareketlerin ulaştığı mertebeyi ağır ithamlarla tahfif ve tezyif etmek analiz değildir. Bu çevrelerde sorunun tespitinde yanlışlıklar bir yana Türkiye, Suriye, Filistin, Afganistan, Bangladeş örneklerinde gördüğümüz o ki elde edilen kazanımları ıskalayan, sürekli ümitsiz, karamsar, kötücül, ruhsuz bir üslubun peşinde olanlar vebal ve umutsuzluk adasını büyütmektedirler.
Ümmeti Tezyif Etmek Cahilî Bir Hastalıktır
Bugün şartlar ağır, ödenen bedeller acı olabilir, yaşananlar insanı dumura uğratıyor olabilir; ancak iki sene önce Aksa Tufanı'nı gerçekleştiren ümmet de aynı ümmet değil miydi? Allah'ın izniyle Müslümanların geleceği tüm dünyada aydınlık olacak. Sorunlarımızı aşacak müktesebat geleneğimizde mevcuttur. Sürekli ümmeti suçlayarak bir yere varılamaz.
“Kur’an’ın aydınlığında yürümeyi artık bıraktık mı?”, “Kur’an bize yol gösteremez mi?” eleştirisini yapan melez zihinli kişiler, ne yazık ki daha dün, Suriye’de acımasızca kan akıtan, binlerce masumun ölümünden sorumlu vekaletçi İran ve sol çevrelerin haksız ve itham edici tezlerini dillendirmediler mi?
Ontolojik açıdan bakıldığında asla bir araya gelmemesi gereken fikir sahipleri İslam dünyasının sorunları ve çözüm yolları konusunda ve yaşananlar karşısında istişari bir tecrübeye ve tahkik ile meselenin detaylarını öğrenen, yerinde gözlem yapan ve mümin kardeşleriyle konuları ele alan bir geleneğe sahip olmadıkları için, hayali fantastik suçlamalarla Müslüman kardeşlerini mahkûm ediyor, meseleyi basitleştiriyor ve gündemlerinden çıkartabiliyorlar. Bu nasıl vahye şahitlik ve nasıl Kur’an talebeliği?
Takdir Allah’ındır
Niçin ümmetçi olmak zorundayız? Gazze'de, Suriye'de, Afganistan'da, Bangladeş’te, Mısır'da ve İslam dünyasının birçok yerinde yaşananlar karşısında niçin ümmetçi olmak zorundayız? Mümin kardeşliği niye bu kadar önemli?
“Müminler ancak kardeştir.” (Hucurât, 49/10) ayeti, ümmet bilincinin temelini oluşturuyor. Bugün Müslüman dünyası, ulus-devlet kimlikleriyle birbirinden koparılmış durumda. Ümmetçilik, bu kopukluğa karşı ortak bir bilinç oluşturmanın yoludur. Ümmetçilik, sosyal, siyasi, ahlaki bir bilinç ve dayanışma inşasıdır.
“Bu (Kur’an), kendisine basiret verilenler için apaçık delildir.” (Enam, 6/104)
Allah Resulü (s) “Din nasihattir.” buyurmuştur. Nasihat, insan kırmak için değil, iyiliği, hayrı istemek için yapılır.
Her işte Allah rızasını kazanma arzumuz en üst amacımızdır: “Sizden her kim Allah’ın rızasını ve ahiret yurdunu isterse bilsin ki Allah şükredenleri mükâfatlandıracaktır.” (Âl-i İmrân, 3/145)
Unutmayalım, yeryüzünde İslam iktidarını mutlaka kurmakla mükellef değiliz! Çünkü, Rabbimiz kullarına güçlerini aşan bir yük yüklemez. Ama hikmetli tebliğimiz ve sâlih amellerimizle vahyî hakikatleri sosyalleştirmek ve İslami düzenin hâkimiyeti için çaba sarf etmekle, bu yolda ödenecek bedellerin gözümüzü yıldırmasına müsaade etmeden mücadele etme kararlılığı ile yükümlüyüz. Bu görevimizi asla unutmamalıyız! Bu görev her zaman hakkı üstün tutmayı; zulme, şirke ve küfre karşı tavır alıp bunun sonuçlarına katlanmayı gerektirir.
“Ey Rabbimiz! Bize zorluklara karşı direnme gücü ver. Adımlarımızı sağlam kıl ve hakkı inkâr eden topluma karşı bize yardım et.” (Bakara, 2/250)

