Seçilmişlik Bir Tuzağa Dönüşürse
Haksöz Dergisi Sayı: 413/414 Ağustos-Eylül/2025

Bir dine mensup insan için onu hakkıyla yaşamak inancın gereğidir elbette, bunun da doğal bir nedeni ve aynı zamanda sonucu vardır: motivasyon. Yaşamak için inanmak muharrik motivasyon, inanç ekseninde yaşamaya devam etmek de sonuç motivasyon olarak ele alınabilir. Yani birbirini besleyen çift yönlü teşvik söz konusudur.

Dindarların Düştüğü Seçilmişlik Tuzağı

Dinin emirlerini yerine getirmek inanç ile amel arasındaki bağın varlığını gösterir. Bu emirleri uygulamada titizlik ve hassasiyet arttıkça da bu bağın sağlamlığına dair işaretler güçlenir. Bu da insanda rahatlama sağlar ki biz buna motivasyon diyelim; yolun doğruluğundan emin olmak, aynı yolda devam etmek ve daha da dindarlaşmak için güçlü bir motivasyon.

Fakat bu duygu bazı dindarlarda seçilmişlik ve üstünlük düşüncesinin yanlış anlaşılmasına yol açar; çoğunluğun uymadığı ilahî emirlere uymak kişiyi olağanüstü olduğu vehmine kaptırır, bunun sonucunda da enaniyet hastalığına düşürür.

Dinî emirlerin gereğine göre yaşamak normal ve doğal olandır, burada anormal bir durum varsa o da kişinin Allah’ın kulu olduğunu unutması ve ihmal etmesidir. Fakat bir tuzaktır ki çağımızda, “Müslüman, avucunda kor ateş tutan gibi1 olmuştur. “Garip başladığı gibi tekrar garipliğe dönen2 bir din ile hemhal olmak bazen seçilmişlik, üstünlük duygusunu kendi seyrinden saptırıp olağanüstülük ve müstağnilikle, sonuç olarak da kibir ve enaniyetle anılır kılmıştır.

Seçilmişlik ve üstünlüğün normal seyri kişinin kendi hür iradesi ve Allah’ın bahşettiği hidayet ile erişilen doğru yolun seçkin ve üstün olduğuna inanmasıdır: “Eğer (gerçekten) iman etmişseniz en üstün olan sizlersiniz.3 Bu inanç, yolda sebatın gereklerinden olup kişiyi, imanî zaafa ve amelî gevşekliğe neden olabilecek düşünsel şüphe ve kuruntulardan, nefsanî haz ve zevklerden kurtarır. İman etmek emin olmayı gerektirir, bu eminlik iman edilen şeyin etrafındaki kuşku tozlarını ve güvensizlik bulutlarını dağıtır.

Fakat seçkin ve üstün olma duygusu vahyin koyduğu ölçülere uymazsa kişi müstağnilik hastalığına duçar olur, bu da tuğyanın ana sebebidir. “Gerçekten insan azar, kendini müstağni gördüğünden.4

Vahyin Ölçüleri

Attığın zaman da sen atmadın, Allah attı.5

Savaşı kazanmak insanın gururunu okşayan başarıların başında gelir; zira burada isabetli karar almak ve plan yapmak gibi aklî melekelerin olgunluğu, düşmana galebe çalan seri hareket etmek ve manevra yapmak gibi bedensel kabiliyet ve aktivitelerin üstünlüğü ve cenk meydanındaki birliklerin düzen ve intizamı gibi ordunun birlikte hareket etmesinin ahengini sağlama becerisi söz konusudur. Bütün bunlara rağmen Rabbimiz bu ayette bizlere gerçek failin kim olduğunu gösterip başarıyı kendi zatına atfederek bizlere merhamet etmiştir. Başarının bize ait olduğunu düşünürsek kendimizi yeterli görüp başkasına muhtaç olmadığımız zannına kapılırız, bu da bizi kibre götürür ki kibir işlenen ilk günah ve Allah’ın rahmetinden kovulma nedenidir.

Bu müstağnilik ve kibir şeytana “Ben ondan üstünüm.6 dedirtip Allah’ın emrine karşı çıkmasına ve dolayısıyla Allah’ın rahmetinden kovulmasına neden olmuş; Firavun’a “Sizin en yüce rabbiniz benim!7 dedirtip denizde boğdurmuş; Karun’a, ben bu zenginliği hak ediyorum dercesine “Bende olan bir ilim dolayısıyla bana verildi.”8 dedirtip onu ve malını yerin dibine batırmıştır.

Hidayet ve istikamet de Rabbimizin sevdiği kullara verdiği en büyük nimettir: “Gerçek şu ki sen, sevdiğini hidayete erdiremezsin, ancak Allah, dilediğini hidayete erdirir; O, hidayete erecek olanları daha iyi bilendir.9

Kimi doğru yoldan saptırırsa artık ona hidayet edecek, yol gösterecek hiç kimse yoktur.10

Bununla birlikte kişi Müslüman oldu diye iyilik yapmışçasına başkasına minnet yüklemez. “Tam tersine, sizi imana yönelttiği için Allah size minnet etmektedir.11

O yüzden ibadetten önce, ibadet esnasında ve ibadetten sonra olmak üzere üç ibadet söz konusudur; öncesinde Allah’tan yardım isteme, esnasında ihlâsı kuşanma, sonrasında da şükür ibadeti.

Allah Resulü (s) acizlikten ve tembellikten Allah’a sığınırdı.12 Acizlik bedensel, tembellik ise kalbî engeldir. Kişi ancak bu iki engeli aşabilirse amel edebilir. Bu iki engeli aşmak da yalnızca Allah’ın yardımıyla mümkündür.

Muâz b. Cebel’den (r.a.) rivayet edilen bir başka hadiste, Resulullah (s) Muâz’ın elini tutmuş ve: “Ey Muâz! Allah’a yemin ederim ki ben seni gerçekten seviyorum. Sonra ey Muâz! Sana her namazın sonunda; ‘Allah’ım! Seni anmak, sana şükretmek ve sana güzelce kulluk etmekte bana yardım et!’ duasını hiç bırakmamanı tavsiye ediyorum.” buyurmuştur.13

Yüce Rabbimiz (c.c.) bizlere hidayet verip eylemimizin gerçekleşmesini mümkün kılmasaydı, o eylemi yapamazdık; amelimizi halisane onun için yapmasaydık bizden kabul etmeyecekti; sonrasında da bahşettiği hidayet ve sâlih amel nimetine şükretmeseydik bu nimeti elimizden alırdı. “Andolsun, eğer şükrederseniz gerçekten size artırırım ve andolsun, eğer nankörlük ederseniz şüphesiz benim azabım pek şiddetlidir.14

Derler ki: Bizi buna ulaştıran Allah'a hamd olsun. Eğer Allah bize hidayet vermeseydi doğruya ermeyecektik.15

Müstağnilik ve Nefsin Tezkiyesi

Müstağni olmak başkasına muhtaç olmamak anlamına gelir, bu da ancak Allah’a yakışan bir durumdur. Esma-i Hüsna’dan olan Gani ve Samed’in anlamlarından bir tanesi de budur. Oysa insan öyle değildir: “Ey insanlar! Siz Allah'a (karşı fakir olan) muhtaçlarsınız; Allah ise Gani ve Hamid (hiçbir şeye ihtiyacı olmayan ve övülmeye layık) olandır.16

Söz konusu müstağnilik, insanın dinî yaşantısına güvenip ve kendini dindar zannedip ibadetlerini beğenerek düştüğü bir yeterlilik halinden meydana gelmişse bu durum insanı bir başka sapmaya götürür, o da kişinin kendi nefsini tezkiye etmesidir. Yani kendini temize çıkartıp kurtuluşa erdiğini varsayarak Allah’a karşı kulluk görevini ifa etmiş saymasıdır.

Oysa Hz. Peygamber (s), Allah’ın rahmeti olmasa kendisinin bile amelleri ile cennete giremeyeceğini bildirmiştir.17

Rabbimiz bu hususta bizleri uyarmaktadır: “O, sizi daha iyi bilendir; hem sizi topraktan inşa ettiği ve siz daha annelerinizin karnında cenin halinde bulunduğunuz zaman da. Öyleyse kendinizi tezkiye etmeyin, temize çıkarıp-durmayın. O, sakınanı daha iyi bilendir.18

Hidayet ve Merhamet

Hidayetin üstünlüğü kibre neden olmamalı, henüz hidayete ermeyenlere karşı merhametli davranmamızı engellememelidir. Nitekim hidayetin kime ne zaman geleceğini, bizlerin de tekrar dalalete düşüp düşmeyeceğimizi bilemeyiz. Allah Resulü (s) kalplerin Rahman’ın elinde olduğundan ve halden hale değişebileceğinden bahseder ve kalbinin Allah’ın dini üzere sabit kalması için duada bulunurdu.19 Rabbimiz Kitab-ı Kerim’inde hidayet, istikamet ve merhametin Allah’tan olduğunu, bunlara muhtaç olduğumuzu ve dolayısıyla bunları O’ndan istememizi ve ayrıca kalplerin doğru yoldan sapabileceğini öğretmiştir: “Rabbimiz, bizi hidayete erdirdikten sonra kalplerimizi kaydırma ve katından bize bir rahmet bağışla. Şüphesiz, bağışı en çok olan sensin sen.20

İnsanlara yaklaşımımızın temelini kurtuluş garantisinin verdiği rahatlık ve kaybedenlere yönelik küçümseme duygusu oluşturmamalıdır. Kendi kalbimizin gidişatı bile elimizde değilken nasıl olur da bugününe bakarak başkasının akıbeti hakkında hüküm verebiliriz? İnsanlar arasındaki ilişkileri düzenleyen ve haklarını koruyan yasaların vazettiği hükümler saklı kalmak kaydıyla merhamet ve yumuşaklık insanlarla ilişkimizin karakteri olmalıdır. Hatta sahabeyi bir araya getiren ve Hz. Peygamber’in (s) etrafında toplayan husus Allah’tan bir rahmet olarak Allah Resulü’nün onlara karşı yumuşak davranmasıdır.21 Aynı ayette kaba ve katı kalpli olmanın insanların ilgi ve sevgilerini kaybetmemize ve çevremizden uzaklaşmalarına neden olacağı bildirilmiştir.

Hülasa-i kelam, kendini kurtulmuş olarak görmek müstağniliğe, müstağnilik de kibre götürür. Oysa Allah’ın emrettiği ve insanların sevdiği ahlak tevazu ve merhamet ahlakıdır.


1- Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, XV, 34.

2- Müslim, ‘İman’, 145.

3- Âl-i İmrân, 139.

4- Alak, 6-7.

5- Enfâl, 17.

6- A’râf, 12.

7- Nâzi’ât, 24.

8- Kasas, 78.

9- Kasas, 56.

10- Zümer, 36.

11- Hucurât, 17.

12- Buhari, ‘Deavât’, 6369; Müslim, ‘Zikir’, 2706.

13- Nesâî, Sünen, III, 53; Ebu Davud, Sünen, II, 86; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, XXXVI, 430.

14- İbrahim, 7.

15- A’râf, 43.

16- Fâtır, 15.

17- Buhari, 6464; Müslim, 2818.

18- Necm, 32.

19- Müslim, ‘Kader’, 2654; Tirmizi, ‘Deavât’, 496.

20- Âl-i İmrân, 8.

21- Âl-i İmrân, 159.

Muhammed Ekrem Çavuş Arşivi