“Şöyle dediler: ‘Muhterem babamız! Biz gittik, yarış yapıyorduk; Yusuf’u da eşyalarımızın yanında bırakmıştık. Geri döndüğümüzde bir de ne görelim, onu kurt yemiş! Şimdi biz ne kadar doğruyu söylüyor olsak da biliyoruz ki sen bize inanmayacaksın.’ Yusuf’un gömleğini de üzerine yalandan bir kan sürüp getirmişlerdi. Babaları şöyle dedi: Hayır! Belli ki nefisleriniz sizi aldatıp kötü bir işe sürüklemiş. Artık bana düşen, en güzel şekilde sabretmektir. Ne diyeyim, sizin bu anlattıklarınız karşısında yardımına sığınacağım tek merci yalnız Allah’tır!” (Yusuf, 17-18)
Yüce Allah Kur'an-ı Kerim'de sahih bilgiye ulaşmak için sağlam araştırmalarda bulunmanın önemini bizlere tekrar tekrar vurgular. Bunların en belirgin olanlarından biri Hucurât suresinde yer alan fasıktan gelen haber bahsidir. Bilginin/malumatın, enformasyonun yoğun olduğu dönemleri tecrübe ediyoruz. Bilgi noktasında inkâr edemeyeceğimiz kadar büyük imkânlara sahip olduğumuz bir gerçek. Öte yandan dezenformasyon ya da çarpıtma denilen yan etki de günden güne bir hastalık olarak büyümeye devam ediyor. Gerçeğin buharlaştığı ve yerine kurgulanmış, manipüle edilmiş, yalan-yanlış ve iftiralarla doldurulmuş ifadelerin geçtiğini müşahede ediyoruz.
Söz konusu enformasyon çağında, hızlı dijitalleşmeyle bilginin milyonlarca insana saniyenin onda biri altında bir hızla ulaştığını görüyoruz. Böylesi bir durum yalanı satın almak için inanılmaz derecede hazır bir kitle oluşmasına sebep oluyor. Bu tüketime hazır, malumata aç topluluk, yalanı gerçeğin yerine ikame ediyor. İnsan olarak herkes de bundan etkileniyor. “Gerçek ayakkabısını bağlayana kadar yalan dünyayı üç kez dolaşır.” vecizesi de haliyle bugünlerde daha bir anlam kazanıyor.
Müslümanlar olarak bu türden bir yoğun bilgi akışı karşısında kalbimizi, aklımızı, sabrımızı kullanmak zorundayız. Hz. Yakub'un çocukları tarafından kendisine getirilen kanlı gömleğe verdiği tepkide bizler için ibret, büyük bir mesaj, paha biçilmez bir tecrübe saklıdır. Hz. Yusuf’un gömleği bir gerçekliktir ama gömleğin üzerine sürülen kan ve o kanlı gömleğin arkasına dizilen hikâye üretilmiş gerçekliktir. Gerçeğin buharlaştırılmış halidir. Sanal gerçekliktir. Tam da işte burada Hz. Yakub'un hikmeti; beklemenin, sabretmenin, tevekkül etmenin gücü; gelen habere hemen inanmamak, feraset ve sabırla muamele etmek gibi durumlar bizler için derin anlamlar taşımaktadır. Bu kıssa ile bizlere sadece haberin içeriğini değil, haberin kaynağını, amacını, doğruluğunu sorgulamamız gerektiği anlatılıyor. Hz. Yakub'un sabrı sadece oğluna olan özlemden kaynaklanan bir sabır değil. Aynı zamanda adaletin, hakikatin ortaya çıkacağına olan imanın da bir göstergesidir. Yani sabır bu anlamıyla da zamanı demlemektir. Dikkati kuşanmak, sabır göstermek, beklemek lazım. Durmak ve vakıf olmaya gayret göstermek lazım. En önemlisi, acele hüküm vermekten kaçınmak lazım.
Dijital Çağın Yozlaştırdıkları
Analiz ve sentez etmeden gelen bilgiyi kanıksamak, Müslümanın uzak durması gereken bir durumdur. Müslüman yalnızca doğru konuşmaktan değil, yaydığı bilginin doğru olmasından da sorumludur. Hz. Peygamber (s) bir hadisinde “Kişiye, yalan olarak her duyduğunu anlatması yeter!” diye buyuruyor. Bu hadis dezenformasyon çağında çok daha büyük bir anlam kazanıyor. Duyduğumuz ve yaydığımız bilgiler, art bir niyet barındırmasak dahi, hanemize yalan olarak işlenebilir. Hikmetli bir duruşla faydayı gözeterek konuşmalı, çok susup çok düşünüp az kelime sarfetmeliyiz. Bir tıkla milyonlara ulaşan bilgi eğer yalan ve iftira içeriyorsa bu günahın vebalinin de aynı oranda büyük olacağını unutmamalıyız. Lakin maalesef bu hesap edilemiyor, dijital çağın etkileşim âşıkları her bulduğu bilgiyi ortaya atmaktan geri durmuyor. Dolayısıyla hakikatin izinde, bu dezenformasyon çağında, bu malumat çağında, Hz. Yakub'un hikmetli örnekliğini pusula olarak kullanmak mecburiyeti söz konusudur.
Yaşadığımız çağa şahit olma mecburiyetimiz var. Peygamberler, sâlihler, sıddıklar bizler için örnektir. Biz de yaşadığımız çağda insanlar için örnek olmak zorundayız. Hakikate ulaşmaya çabalamak; sabırlı, temkinli, sorgulayıcı olmak durumundayız.
“Acele şeytandandır, teennî Rahman’dandır.” Zaman insan için hem bir sermaye hem de bir imtihandır. Allah Teâlâ Kur'an-ı Kerim'de “And olsun asra, insanlar hüsrandadır. Ancak birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye eden müstesnadır.” buyuruyor. İmtihanın en zorlu perdelerinden birisi insanın sabırla sınanmasıdır. Acele gerçekten şeytani bir telaştır. Gözün görmeden vücudun koşup kaybolmasıdır. Bu sağlıksız bir hareket halidir. Kalbi yorar ve onun hissetmesini engeller. Dolayısıyla alınan kararlar da isabetli olmaz. Acele tedbirin önüne geçer. Kur'an'da da insanın aceleciliği bir zaaf olarak ele alınmaktadır. Fıtratımızda olan bu sabırsız halin altı çizilmekte; hal bu iken bu zaafın da diğerleri gibi tımar ve terbiye edilmesi gerekmektedir. Düşünmeye fırsat vermeyen acele hali yanlış karar almakla sonuçlanır. İnsanı istişareden, sabırdan, hikmetten mahrum eder. Çoğu zaman da hüsrana götürür.
Peygamber (s) Acele Etmemiştir
Aceleden farklı olarak teennî ise hareketsizlik değil hikmetli hareket etme becerisidir. Allah Teâlâ'nın “el-Halim” ismi bu kavramı en güzel biçimde temsil eder. Halim olan Allah, kullarının hata ve isyanlarına karşı hemen onları cezalandırmaz, onlara mühlet verir; tefekkür, tövbe, pişmanlık için zaman tanır. Allah Teâlâ vasıflarının bir kısmının kulları üzerinde tecelli etmesini de ister. Yani mümin de bu ‘Halim’ sıfatından nasiplenmekle mükelleftir. Resulullah Efendimizin (s) hayatına baktığımızda da aslında hayatın her anında teennî ile hareket ettiğini fark ederiz. Bedir Savaşı'nda, Hendek'te, Hudeybiye'de… Ve hatta Mekke'nin fethinde bile. Zafer anında dahi düşünerek, istişare ile ve merhametle davranmıştır. Allah Resulü (s) bizim için en güzel örnektir ve o hiçbir zaman acele ile hareket etmemiştir. Sabırla, basiretle ve edeple yol almıştır.
Eskiler der ki: “Acele bir ağaç olsa idi dallarında pişmanlık meyvesi yetişirdi.” Yine Kur'an-ı Kerim'de Hz. Musa'nın annesine gönderilen vahiyde itaatle birlikte bir teennî örneği görüyoruz. “Korkma.” diyor Rabbimiz. “Üzülme. Biz onu sana geri vereceğiz.” Burada ilahî bir sükûnet hali görüyoruz. Telaş yoktur, panik de. Çünkü Allah Teâlâ’nın işleri teennî ile işler.
Hızın ve hazzın çepeçevre kuşattığı bir çağda yaşıyoruz. Telaş, gündelik hayatın bir parçası haline gelmiş durumda. Böyle olunca acelecilik de kaçınılmaz oluyor. İnsan bu seri atmosferde her şey hızlıca hallolsun istiyor. Hızlı internet, hızlı kazanç, hızlı sonuç, hızlı mutluluk... Oysa tüm bu sürat insanı fıtratından sıyırıyor. Ruhun ahengini bozuyor. Teenniyi terk ettiğinde insan aslında huzuru kaybediyor. Öyle ki insan yapıp ettiği amellerin karşılığında nihai mükâfat olan cennetin yerine daha hızlı bir kazancı tercih eder hale gelebiliyor. Peşin olan, hızla elimize ulaşan dünyalık basit bir kazanım, nihaî olanın yerini gasp edebiliyor.
Acele Yaşamak Düşünmeyi Terk Etmektir!
Kararlarını sosyal medya tepkilerine göre veren, duygularını saniyeler içerisinde yaşayan bir nesil oluştu. Ne yazık ki aynı zamanda bu, teenniden yoksun büyüyen bir nesil. Hız çağının insanı ne mekânı ne de zamanı hissedebiliyor. Baktıkları bir manzaranın rengini, kokusunu, ruhunu hissetmeyen, özetle bakan ama göremeyen, duyamayan, soluyamayan bir insan profili ile muhatabız. Oysa bir insanla konuşurken onu gerçekten duymalı, bir nimeti gözlemlerken onu içimize çekmeli, tecrübe ettiğimiz olayların künhüne varmalıyız. Bu anlık yaşayan profil anlamaktan uzak bir zihin inşa ediyor. Anlamak için durmak lazım. Durmak sadece adımlarla olmaz. Zihnin ve kalbin de yavaşlaması gerekir. Kur'an insana ibret al derken bir bakışı değil o bakışın ardındaki tefekkürü de salık veriyor. Acele ile yaşamak aslında düşünmeyi terk etmektir. Düşünmeyen kalp ise zaten hakikati idrak etmekten uzaktır.
Teennî sadece bir davranış biçimi değil, fıtrî bir tavırdır. Teennî sahibi zamanı kendisine dost edinir, mekânı hisseder, insanı anlar. Varlığın/mahlûkatın birer işaret/ayet ve emanet olduğu bilinciyle yaşar. Teennî düşüncenin kapısını aralayan anahtar gibidir. Acelecilik ise şeytanın dürtüsüdür. Zaman mutlaka sabredenin lehinedir. Acele eden zamanla mücadele eder. Rabbimiz sabırlı olanlarla beraberdir. Bu yüzden sabırla ve teennî ile hareket etme mecburiyeti söz konusudur.
Yılda bir ay bizi sürekli yeme halinden uzaklaştıran oruç, günü parçalara ayırıp bizi Allah huzurunda toplayan ve durduran namaz, hayatın tüm meşgalesinden koparıp vakıf olmaya zorlayan hac, kazanımı sekteye uğratıp biriktirmeye ara verdiren zekât/infak… İbadetlerimiz de bizleri çeşitli şekillerde acelecilikten koparıyor.
Zamanı bölümlere ayırarak yaşamalıyız; çünkü bu, hayatı aceleyle değil, ölçü ve denge içinde sürdürmemizi sağlar. İslam'ın hayat felsefesi, sürat değil sükûnet, israf değil itidal, koşuşturma değil teennî üzerine kuruludur. Nitekim bize 'vasat' yani mutedil/itidalli ve dengeli olmamız emrediliyor. Hz. Lokman'ın oğluna tavsiyesi de bu hakikati dile getirir: “Yürüyüşünde mutedil ol ve sesini alçalt...”
Bir Dua
Duamız bizim elimize verilen en büyük güçlerin başında geliyor şüphesiz. Bu bilinçle Rabbimize yalvarıyoruz: Rabbimiz bizler bilmiyoruz, sen bize bildir; biz acele ediyoruz, sen bizi dindir; kaybediyoruz, sen bizi muzaffer kıl…
Ya Rabbi beldelerimize sükûnet, kardeşlerimize sekînet niyaz ediyoruz. Rabbimiz, dünyanın bütün yıkıcı silahları ile duçar olan ümmetin yetimlerine katından bir esenlik diliyoruz.

