Tevhid ve İmanın Getirdiği Sorumluluklar
Haksöz Dergisi Sayı: 413/414 Ağustos-Eylül/2025

Tevhid, İslâm’ın özü, varoluşun yegâne anlamı ve müminin kalbini dirilten ilahî hakikattir. Tevhid, sadece “Allah vardır ve birdir.” demek değildir; aynı zamanda Allah’tan başka hiçbir otoritenin, İslamî olmayan hiçbir yönetim biçiminin, hiçbir hükmün, hiçbir ilahın meşruiyetini tanımamaktır. Bu yüzdendir ki Kur’ân, tevhidi kuru bir itikat kalıbına indirgememiş, hayatın tamamını kuşatan bir teslimiyet, bir inkılâp ruhu olarak tanımlamıştır: “Kendisinden başka gerçek bir ilah olmadığına, Allah, bütün melekler, hak ve adaletten ayrılmayan ilim adamları da bu gerçeğe, azîz ve hakîm olan Allah’tan başka (ibadet edilecek) bir ilah olmadığına şahitlik ettiler.” (Âl-i İmrân, 3/18) Bu ayet, Allah’tan başka her türlü otoriteyi mutlak bir şekilde reddetmeyi emreder.

Tevhid, Hz. İbrahim’in putları yıkmasından Hz. Musa’nın Firavun’un saltanatına meydan okumasına, Resulullah’ın Mekke’nin şirk düzenini tarihe gömmesine kadar bütün peygamberlerin ortak davasıdır. Bütün peygamberler insanları sadece Allah’a kulluğa davet etmiş, nefsin, hevanın, tağutların, beşerî düzenlerin tahakkümünü reddetmişlerdir. Tevhid Müslümanın zihnini ve hayatını sahte ve bâtıl ilahların esaretinden kurtarmaktır.

Belki bugünün modern putları taş ve tahtadan yapılmış değildir ama daha tehlikelidir. Kapitalizm, sekülerizm, milliyetçilik, liberalizm gibi ideolojiler; medya, teknoloji, futbol, Bitcoin, Milli Piyango, Spor Loto vb. haram para yollarına götüren sahte tanrılar; insanın kalbini esir eden bâtıl düzenler, makam ve mevkilerin her biri birer put olarak toplumsal hayatımıza girmişlerdir. Tevhid, bütün bunlara meydan okumayı gerektirir. “Hüküm ve yalnız yalnız Allah’ındır.” (Yusuf, 12/40) buyuran Rabbimiz, Müslümanın zihnine bir sorumluluk yükler: Hayatın her alanını Allah’ın hükmüne arz etmek ve vahyin dışındaki her türlü referansı reddetmektir. Müslüman, Allah’ın egemenliği dışında meşruiyet iddia eden hiçbir beşerî otoriteyi tasdik etmez. İşte tevhid budur: Kullukta da hükümde de hayat tarzında ve yaşama biçiminde de Allah’ın hükümlerinden başkasını tanımamaktır.

Tevhid, Müslümanın şahsiyetini bütünleştirir, ümmetin dağılmış kimliğini ve birliğini bir araya getirir, toparlar ve sahte aidiyetleri koparıp atar. “Rabbim Allah’tır.” diyerek ayağa kalkmak sadece bir inanç beyanı değil, bir mücadele çağrısıdır. Bu yüzden tevhid, seküler zihinlerin dayattığı bireysel inanç kategorisine sığmaz. Tevhid, bireysel bir inanç olmakla birlikte toplumsal bir başkaldırıdır. Hz. İbrahim’in Nemrut’un saltanatını reddedişi bize şunu öğretir: Gerçek tevhid, yalnızca putları kırmak değil; putperest zihniyeti, sahte otoriteyi ve beşerî tahakkümü reddetmektir.

Müslüman gençler, tevhidi hayatlarının pusulası yapmadıkça bâtıl ideolojilerin girdabında savrulmaya mahkûm kalırlar. Tevhid, kişiyi özgürleştirir, çünkü kalbi yalnız Allah’a bağlar. Kalbi Allah’a bağlanan bir Müslüman, makam, servet, sistem baskısı gibi dünyevî bağları koparıp atar. Sadece Allah’ın hüküm koyduğunun bilincindedir. “Allah’a kul olmayan, mutlaka başka bir şeye kul olur.”

Tevhidin gereği, yalnızca iman etmek değil, imanını amele dönüştürmektir. Müslüman, Allah’ın hükümlerine aykırı olan her sistemi, her yasayı, kültürü ve her ideolojiyi reddetmek zorundadır. Zira “Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyenler kâfirlerin, zalimlerin ve fasıkların ta kendileridir. (el-Mâide, 5/44-47) ayetleri, tevhidin siyasal boyutunu apaçık beyan eder. Bu yüzden tevhid, basit bir teoloji değil, hayatı değiştiren bir inkılâptır.

Bugünün genç Müslümanı, tevhidi sadece kavlen kelime-i tevhidi tekrarlamaktan ibaret zannetmemelidir. “La ilahe” demek, (O’nun dışındaki) “Bütün ilahlara hayır.” demektir. Yani bütün sahte tanrıları, sahte otoriteleri, heva ve hevesi, sistemin dayattığı putları reddetmektir. “İllallah” tek otoritenin, tek rabbin Allah olduğunu ilan etmektir. Gerçekten tevhide iman eden bir şahsiyet, sahte otoritelerin esaretine rıza göstermez, onları sorgulamaktan çekinmez.

Tevhid, kalbi, zihni ve toplumu dönüştüren bir inkılâptır. Mümin bu inkılâbı önce kendi nefsinde ve hayatında başlatır. Ne kadar put varsa kalbinden söker.

Para sevgisi, mevki tutkusu, insanlara yaranma arzusu, modern yaşamın dayattığı sahte idealler… Kıskançlıklar, insanlara karşı kaba ve sert davranışlar, durmadan gereksiz yere kırılan kalpler… Müslüman bütün bunları tevhidin baltasıyla yıkar geçer. İşte o zaman kalp özgür olur. Allah’ın hükmüne teslimiyet tam anlamıyla gerçekleşir.

Tevhid, Müslümanın varoluşunun anlamıdır. Mümin hayatını bütünüyle Allah’a tahsis etmeli, her ameli ve düşüncesi ahirete hazırlık için olmalı, tavır olarak da hiçbir beşerî sistemin gölgesinde kimlik inşa etmemelidir. Çünkü tevhid; düşünceyi, siyaseti, ahlâkı, toplumu ve nihayetinde insanın bütün varlığını Allah’ın egemenliğine teslim etmektir. Bütün peygamberlerin davası bu hakikati haykırmaktır. Müslümanın görevi de tevhidin şahitliğini kararlılıkla sürdürmekten ibarettir.

Tevhide bağlı olarak ele alınması gereken bir kavram da toplum hayatını düzenleyen siyaset kavramıdır. Siyaset, insan topluluklarının düzenlenmesi ve yönetim sanatıdır; İslâm açısından ise bu yönetim, Allah’ın emirleriyle şekillenir. İslâmî kimliğe sahip bir şahsiyet siyaseti, güç ve çıkar mücadelesi değil, adalet, hukuk ve ahlâkın teminatı olarak görür. Hz. Peygamber (s) devlet başkanlığı rolünü, sadece dinî bir makamda bir yönetici olarak değil, aynı zamanda toplumsal barışı sağlama görevi olarak görmüştür. Siyaset, Müslümanlar için Allah’ın hükümlerini yeryüzünde hâkim kılma, zulmü ortadan kaldırma, haksızlıklara karşı durma aracıdır. Müslüman için yöneticilik, ahlâki ve ilahi sınırları aşmadan, mücadeleyi ve sorumluluğu kapsayan kutsal bir görevdir. Beşerî sistemlerdeki siyaset ise Müslümanın içinde yaşamak zorunda kaldığı toplumun bir realitesi kabul edilir, fakat mümin kişi İslâmî olmayan bir uygulama içinde asla olamaz. Bu gibi sistem ve ortam içinde siyasetle ilgilenen ve buna talip olanların durumu sadece kişisel bir tercih olarak görülmelidir.

İslâm’da siyaset, salt güç ve iktidar mücadelesinden ibaret değildir; en başta Allah’ın hükümranlığını ve ahkâmını yeryüzünde tesis etmek, insanları adaletle yönetmek, hakkı üstün kılmak ve İslâm ahlâkını hayatın her alanına hâkim kılmak gayesini taşır. Siyaset anlayışımızın temelini Enfal suresi 39. ayet belirlemiştir: “Hiçbir fitne kalmayıncaya ve din (geçerli hayat tarzı ve yönetim biçimi, uygulanan hukuk sistemi) bütünüyle Allah’ın (istediği gibi, Allah’ın emir ve yasaklarının geçerli olduğu bir ortam) oluncaya kadar onlarla savaşınız. Eğer (İslam düşmanları) bundan (Allah’ın dinine karşı gelmekten, inkârdan ve toplum içinde bozgunculuk yapmaktan) vazgeçerlerse Allah (herkesin) ne yaptığını iyice görmektedir.” İşte bu yorum ve bu ayette belirlenen ilke siyaset anlayışımızın temelidir.

Peygamberimiz (s) hem dinî lider hem de devlet başkanı olarak siyaset ve yönetim anlayışını bizzat uygulamış; adalet, merhamet, danışma ve halkın ihtiyaçlarına cevap verme prensiplerini siyasi ve idari hayatına tatbik etmiştir. İslâm siyasetinde adalet, en üstün değerdir. Yönetim halkın hakkını gözetmekle yükümlüdür; İslam yönetim biçiminde ve İslam devlet düzeninde yöneticiler Allah’a ve halka karşı sorumluluk bilinciyle hareket ederler.

Günümüz İslam diyarlarında uygulanan totaliter veya demokratik rejimler, halkın yönetime katılımını sağlama iddiasıyla öne çıkarlar. Ancak siyaset ve yönetim çoğu zaman ilahi adalet ve ahlâk ölçülerinden kopuk, seküler ve bireysel çıkarların ön planda olduğu yönetim biçimleridir. Halkın katılımından daha çok liderlik sultası gibi oligarşik bir sistem hâkimdir. Beşerî sistemlerindeki demokratik siyaset, muhakeme ve ahlâkın geri planda kaldığı, güç oyunlarının ve çıkar çatışmalarının sahnesi olabilmektedir. Bu durum, İslâmî kimlik sahibinin vicdanında ve aklında büyük rahatsızlık oluşturur.

İslâm’da siyaset, demokrasi ile örtüşmediği için Müslümanın reel siyasetin dışında kalması tercih edilendir. Demokrasi ve oligarşi ile İslâm’ın temel ilkeleri arasında büyük farklılıklar vardır. Ancak Allah’ın hükümlerinin önceliğini ve sınırlarını mutlaka gözeten bir anlayışın hâkim olması halinde durum değişir.

İslâmî liderlikte meşveret esas olup halkın düşüncesine kulak verilir; yönetim şeffaftır ve hesap verilebilirlik esastır. Ancak meşveretin Allah’ın kitabına, iman, adalet ve hakkaniyet ölçülerine uygunluğu şarttır. Siyaset, bir güç mücadelesi değil, hak ve adaletin hâkim kılındığı, insanların huzur ve güven içinde yaşadığı bir düzen inşa etme yoludur.

İslâm’ın siyaset anlayışı halkı Allah’ın rızasına ve adalete çağıran, samimiyet, tevazu ve hizmet bilinciyle hareket eden bir liderlik modelidir. Günümüz siyasi kaoslarında İslâmî duruş, insanı ve toplumu tüketen materyalist ideolojilere karşı bir sığınak, gerçek adaletin ve hakkın ikame edilmesidir. İslâm’da siyaset, sadece yönetim teknikleri değil, bir ahlâk, bir yaşam tarzı, bir dava bilinci ve hakkın hâkim kılınması mücadelesidir. İslâmî kimlik sahibi her bir şahsiyet için siyaset, Rabbine hesap vereceği büyük bir sorumluluk ve emanettir. Müslüman Allah’ı gücendirecek, İslam’a aykırı bir ortam içinde bulunmaktan uzak durmalıdır.

İnsanın bu dünyadaki tüm davranışlarının ahirette hesap konusu olacağı muhakkaktır. İnsanın sağ veya sol eline verilecek olan hesabının işlendiği kitabı, son derece ayrıntılı ve adilane biçimde hazırlanacak, kim bir zerre kadar kötülük işlemişse cezasını, kim de bir zerre kadar iyilik yapmışsa mükafatını alacaktır.

İslam dünyasının muhtelif bölgelerinde yönetimleri ellerinde bulunduran despot ve beceriksiz yöneticiler dünya ve ahirette Müslümanların her halinden sorumlu olacaklardır. Zulme karşı direnmek, ümmetin içine düştüğü sıkıntıları gidermek öncelikle iktidarları ellerinde bulunduranların görevidir.

“Dicle kenarında bir kurt kuzuyu kapsa ya da bir keçi düşüp bacağını kırsa Allah bunu Ömer’den sorar.” diyen bir yönetici ahlâkını kaybeden ümmetin yöneticileri ne yazık ki Allah’a verecekleri çetin hesabı hesaba katmamaktadırlar. Bugün Gazze’de yaşanan durumlara rağmen Siyonist ve emperyalistlerin zulmüne karşı suskun kalanlar Allah’ın çetin hesap ve azabından kurtulamayacaklardır. İsraflar, adaletsizlikler, lüks ve debdebe içinde geçen hayatlar, çok pahalı saatler, lüks kostümler, on binlerce dolar değerindeki çanta ve ayakkabılar vs. tüm bunların hesabının en ince ayrıntısına kadar sorulacağını hassaten yönetim kademesindekilerin bilmesi gerekir.

Ümmetin genel halk kitleleri olarak bizim de sorumluluklarımız vardır. Hiç kimse sorumsuz değildir. Herkes yapabileceklerinden sorumlu olacaktır. Zulüm altında perişan bir hayat süren kardeşlerimizin maruz kaldığı bu zulümleri önleme hususunda hepimiz sorumluyuz.

İslam dünyasının her bir köşesinde yaşanan emperyalist zulümlerin bir an evvel sona ermesini Rabbimizden diler, yardımını bizden esirgememesini niyaz ederiz.

Ahmet Ağırakça Arşivi
414 Sayı: 413/414 Ağustos-Eylül/2025 Sayıya git

Bu Sayıya Ait Makaleler