Batı’nın Ahlaki Çöküşü ve Hareketsizliğin Bedeli
Haksöz Dergisi Sayı: 413/414 Ağustos-Eylül/2025

İsrailli insan hakları örgütü B'Tselem, 27 Temmuz'da İsrail'in Gazze'ye yönelik harekâtını soykırım olarak nitelendiren kapsamlı bir rapor yayınladı. Ancak böylesi bir suçlamanın bu kadar gecikerek yayımlanması endişe verici olmakla birlikte, siyasi saiklerle yürütülen karar alma süreçlerinin de mevcut sorununu derinleştiriyor.

Rapor; askerî harekâtın niyeti, sivil yaşamın sistematik olarak yok edilmesi ve mevcut hükümetin sebep olduğu kıtlık üzerine yapılan ayrıntılı bir analizin ardından, İsrail’i soykırım yapmakla suçladı. Bu rapor, İsrail’in Filistinlilere yönelik uyguladığı soykırımın hukuki alanda binlerce delil arasına eklenmesi açısından oldukça önemli.

Üstelik B’Tselem’in İsrail bünyesinde bir örgüt olması bu raporu çok daha önemli kılıyor. Bu durum, Gazze Şeridi’ndeki korkunç katliamlar ve hükümetin sebep olduğu kıtlığa dair içeriden bir suçlamayı temsil etmekle kalmayıp İsrail’e soykırım suçlaması yöneltmenin “antisemitizm” olduğu yönündeki temelsiz iddiayı da doğrudan çürütüyor.

Batı medyası, Filistin tarafından sunulan çok sayıda rapor ve soruşturmayı görmezden gelerek önemsizleştirmesine rağmen, İsrailli bir örgüt olan B’Tselem’in bu raporuna özellikle ilgi gösterdi. Uygulanan bu çifte standart, Filistin ve İsrail konusunda, medyanın süregelen çarpık algısını da göstermiş oldu.

Filistinlilerin İsrail'in savaş suçları hakkındaki iddiaları, tarihsel olarak ana akım medya veya akademi tarafından sürekli görmezden gelinmiştir.

1948’deki Tantura katliamında Siyonist milislerin yaptıkları, 1982’de Lübnan’daki Sabra ve Şatilla katliamlarında öldürülen Filistinli ve Lübnanlıların gerçek sayısı veya 2002’de Batı Şeria’daki Cenin katliamıyla sonuçlanan olaylarda da medya Filistin anlatısını yok saymış, bu anlatı ancak İsrailli veya Batılı sesler tarafından desteklendiğinde kısmen ilgiyle karşılanmıştır.

B’Tselem’in son raporu da istisna değil ve şu soruyu akıllara getirmektedir: B’Tselem’in bu kadar açık bir sonuca ulaşması neden iki yıl sürdü? Özellikle İsrailli hak grupları, İsrail ordusunun icraatlarına, politikacıların beyanlarına ve İbranice medya haberlerine diğer tüm kurum ve kuruluşlardan çok daha fazla erişime sahip. Bu nedenle böyle bir sonuca iki yıl değil, iki ay içinde varılması gerekirdi.

Bu tür kasıtlı gecikmeler, otoriteleri sayesinde Filistinlilerin seslerini küresel ölçekte daha erken duyurabilecek birçok uluslararası kurum, kuruluş ve bireyin tutumunu da belirlemiştir.

Örneğin; 26 Ocak 2024 tarihinde Uluslararası Adalet Divanı, Güney Afrika’nın İsrail’i soykırım yapmakla suçladığı davada makul gerekçeler bulunduğunu tespit etmesine rağmen hâlâ kesin bir karar verememiş veya vermek istememiştir. Oysaki verilecek kesin bir karar, İsrail üzerinde Gazze’deki kitlesel katliamı sona erdirmesi için önemli bir baskı unsuru olabilirdi.

Fakat kesin bir karar verilmesi beklenirken, Uluslararası Adalet Divanı İsrail'den kendi kendisini soruşturmasını bekliyor ki bu, Netanyahu’nun aşırı sağcı bakanlarına Gazze’nin etnik temizliğini vaat ettiği bir vasatta son derece gerçekçi olmayan ütopik bir beklentidir.

Aynı şekilde, kasıtlı ve siyasallaşmış gecikme suçlaması Uluslararası Ceza Mahkemesi için de geçerlidir. Mahkeme, 21 Kasım 2024’te Netanyahu ve eski savunma bakanı hakkında yakalama kararı çıkarmasına rağmen somut bir adım atmadı. Aksine, soruşturmayı sürdürme cesareti gösteren başsavcı Kerim Khan, ABD hükümeti ve medyası tarafından saldırıya uğramaya devam ediyor.

Kurumların yanı sıra ‘devrimci’ olarak anılan siyasetçiler de (örneğin Kongre üyesi Alexandria Ocasio-Cortez ve Senatör Bernie Sanders gibi) harekete geçmekte isteksiz davranmıştır. 22 Mart 2024'te Ocasio-Cortez, Gazze'de soykırım terimini kullanmayı reddederek; “gelişen bir soykırım” gördüğünü ancak bu terimi de kullanmaya henüz hazır olmadığını belirtti.

Öte yandan, Netanyahu’yu defalarca ve sert bir şekilde eleştiren, 31 Temmuz’da CNN’e verdiği röportajda onu “iğrenç bir yalancı” olarak tanımlayan Sanders, savaşın başlangıcından bu yana ahlaki tutarsızlıklar sergiledi.

Daha az ‘radikal’ görünen pek çok politikacı “soykırım” terimini çekinmeden kullanırken, Sanders, İrlanda’daki bir üniversitede verdiği bir ders sırasında; bu kelimenin kendisini “rahatsız ettiğini” söylemiş ve insanların bu konuda daha dikkatli olması gerektiğini savunmuştur.

Bu tarz olaylar yalnızca kaçırılmış fırsatlar veya ahlaki tutarsızlık örnekleri değil, aynı zamanda İsrail'in davranışları üzerinde derin ve doğrudan bir etkiye sahiptir.

Hükümetlerin, uluslararası kurumların, yüksek mahkemelerin, medyanın ve insan hakları gruplarının zamanında müdahalesi savaşın dinamiklerini temelden değiştirebilirdi. Böylesine kolektif bir baskı, İsrail ve müttefiklerini savaşı sona erdirmeye zorlayabilir ve binlerce hayatı kurtarabilirdi.

Siyasi hesaplar ve misilleme korkusundan kaynaklanan gecikmeler, İsrail'e soykırımını gerçekleştirmek için ihtiyaç duyduğu kritik alanı sağlamıştır. İsrail, bu hukuki ve ahlaki belirsizliği aktif olarak istismar ederek Filistinlilere yönelik toplu katliamlarına devam etmektedir.

Bu durum değişmelidir. Filistinlilerin bakış açısı, acıları ve gerçekleri, İsrail veya diğer kaynakların onayı gerekmeksizin saygı ve itibar görmelidir. Filistinlilerin sesi ve hakları, akademik bir klişe veya siyasi jargon olarak değil, inkâr edilemez bir gerçeklik olarak merkeze alınmalıdır.

İsrail'in soykırımına ilişkin kararlarını erteleyenleri ise hiçbir gerekçe aklayamaz.

Onlar hem tarih tarafından hem de çocuklarını İsrail’in katliamlarından kurtaramayan, dünyanın kolektif sessizliği ve eylemsizliği karşısında çaresiz kalan Gazzeli anne babaların feryatları tarafından yargılanacaktır.

Palestine Chronicle / 6 Ağustos 2025 / Çeviren: Şeydanur Ceyran

Ramzy Baroud Arşivi