Algı ve Teslimiyet Üzerine
Haksöz Dergisi Sayı: 413/414 Ağustos-Eylül/2025

Bilim ve teknoloji alanındaki gelişmeler artık yalnızca toplumun belli bir kesimini değil neredeyse tüm insanlığı etki altına alacak, onları tanımlayacak, değiştirecek ve dönüştürecek bir güç haline gelmiştir. “Endüstri 3.0”, “Endüstri 4.0 Toplumu” “Z Kuşağı”, “Yapay Zekâ Çağı”, “Dijital Çağ”, “Transhümanizm” gibi kavramları son zamanlarda sıkça işitip konuşur olduk.

Bu baş döndürücü gelişmelerin ve yapılan tanımlamaların karşısında Müslümanların, içinde bulunduğu çağı doğru okuması ve ona göre konum alması gelecek tasavvurları açısından belirleyici bir faktör olacaktır. Elbette Müslümanların gelecek inşasında tarihsel süreç yol işaretleri olacaktır. Coğrafi Keşifler ve Sanayi Devrimi ile beraber, yönetme üstünlüğünü kaybeden İslam dünyası işgaller çağında bu gerçeklikle yüzleşmiştir. Çünkü teknoloji aynı zamanda güç anlamına da gelmektedir. Kılıçlar yerini ateşli silahlara bırakınca fiziksel kabiliyet önemini yitirmiş oldu. Böylece güç üstünlüğü karşı tarafa geçti. İslam dünyası iki asırdan uzun bir zamandır bunun bedelini en ağır biçimde ödemektedir.

Olup biteni anlama konusunda coğrafyamızın akil insanları yeni ve farklı yaklaşımlar ortaya koysalar da henüz ortak bir kanaat oluşmuş değil. Ancak bu çağı anlamaya çalışırken içinde bulunduğumuz teknolojik gelişmelerin, bizleri esir alarak düşüncelerimizi ve davranışlarımızı değiştiren bir korku imparatorluğu kurmasına da izin vermemeliyiz. Gerçeklerle olan ilişkimizi düzenlerken, algılar ile yapılmak istenileni de görmemiz gerekiyor. En azından bu düşünceyi ortak bir kanaat olarak kabul etmek durumundayız.

Küresel güç algı, manipülasyon ve illüzyon yöntemleriyle toplumları muktedir gücün kendisi olduğuna inandırarak bu güce teslimiyet istiyor. Güç sahipleri toplumlarda itaat ve teslimiyet duygusunu pekiştirmek adına bu tür illüzyon yöntemlerini tarih boyunca denemişlerdir.

Bu yöntem aslında firavuni bir yöntemdir. Firavun, Allah’ın elçisi Musa’ya (as) karşı üstünlüğünü göstermek için sihirbazlarını çıkarmıştı. Sihirbazların görevi insanları çaputtan yapılan iplerin yılan olduğuna ikna etmekti. Öyle ya bir ipi yılana çevirebilen gücün karşısında insan aciz duruma düşer ve teslim olmaktan başka bir çaresi kalmazdı! Modern dünyanın pozitivist aklı bugün bunu farklı araçlarla yapıyor. Görsel ve işitsel medya sihirbazlıkları ile ipleri bize yılan olarak gösteren bu akıl bizden tam bir teslimiyet istemektedir. Ortaya konulan illüzyon ile insanlar kendilerini aciz ve çaresiz hissediyorlar. Bunun en güzel örneklerinden biri de yapay zekâ olarak bize pazarlanan ve geleceğin hâkim gücü olarak önümüze konulan algılardır.

Son on yıldır özellikle gündemimize giren yapay zekâ, bilimsel gelişmenin boyut değiştirdiği bir gerçeklik olarak karşımızda duruyor. Artık akıllı telefonlardan tutun da arabalara kadar, bizimle konuşan, komutlarımızı algılayan ve buna göre cevaplar veren bir asistan olarak hayatımızın bir parçası haline gelmiş, daha kötüsü bizi kuşatan bir gerçekliğe dönüşmüş durumda.

Daha önce insan gücü ve aklıyla gerçekleştirilen işler artık bu akıllı cihazlar tarafından yapılır oldu. Karanlık fabrikalarda otomasyon yöntemiyle gerçekleştirilen üretimlerin konuşulduğu günümüz dünyasında birçok meslek grubunun yok olacağı söyleniyor. Birçok firmanın yapay zekâ tabanlı çalışmalar başlattığı ve bu yüzden de toplu işten çıkarmaların olacağı konuşulmaktadır. İş kolları ile alakalı oluşan bu tablonun yanında, yapay zekânın sosyal hayatı değiştirmesi ve tehdit etmesi de ayrı bir gündem olarak önümüzde durmaktadır.

Yapay zekâ eliyle oluşturulan videolar, fotoğraflar ve seslendirmeler artık her yerde karşımıza çıkıyor. Özellikle mahremiyetin ihlali ve yalan haber oluşturmadaki marifeti sebebiyle yapay zekâ toplumlar için ciddi riskler barındırıyor. Devletler buna karşı önlem alma adına yasalar çıkarmaya başladılar. Okullar için ödev mantığı baştan sona değişmek zorunda kalacak. Gerçek ile sanalın iç içe girdiği bir düzenle karşı karşıya kalındı.

Yapay zekânın işgal ettiği alanlar yüzlerce örnekle çoğaltılabilir. Bu da insanlarda geleceğe dair ciddi kaygılar oluşturmakta. Bu durum güç sahipleri için tam olarak istenilen ortamı sağlıyor. Bilinçli olarak bu korku ve kaygı körükleniyor. Yeni mitler üretilip gerçekler doğaüstü bir kılıfa büründürülüyor. Yapay zekânın geleceğin muktedir gücü olacağı, kendi kendine öğrenebilen makinelerin insanın yerini alabileceği fütüristik yaklaşımlar gün geçtikçe çoğalıyor. Bilgisayarlarımızdan cep telefonlarımıza kadar akıllı robotların bağlandığı internet ağı ile evimizin içine kadar giren bu gerçeklik bizleri sürekli izliyor, ne yediğimizi neyi sevdiğimizi biliyor. Aklımızdan geçirdiğimiz bir ürün neredeyse anında telefonlarımızdaki reklamlarda karşımıza çıkıyor. Bu kadar içimize sızan bu güce insanın teslim olmaktan başka çaresinin kalmadığı duygusu gün geçtikçe daha da pekişiyor.

Peki, ulûhiyeti yalnızca Allah’a has kılması gereken biz Müslümanlar bu gelişmeleri nasıl okumalıyız? Ancak Allah karşında acizliğini ikrar edip ona teslim olan bizler, bu teslimiyeti isteyen muktedir güçlere karşı nasıl konum almalıyız?

Bu sorulara cevap ararken öncelikle bu algı operasyonlarının ilk defa yapılmadığını bilmemiz gerekiyor. Öncelikle hak ile bâtılı, iyi ile kötüyü, haram ile helali, güzel ve çirkin işleri ip ile asayı birbirinden ayıran; bir ismi de ‘furkan’ olan bir kitabımız olduğunu hatırlamalı; hem yüzümüzü hem de özümüzü bu kitaba döndürmeliyiz.

Kur’an, Musa kısasında sihirbazların olayını anlatırken iki temel hususa dikkatimizi çeker. Birincisi yukarıda da değindiğimiz Firavun ve avenesinin bu gösteriden beklentileri. Burada amaçlanan gücün kendilerinde olduğunu halka göstermek ve buna karşı toplumun acziyet duygularını besleyip teslimiyetlerini murat etmektir.

Öte yandan ikinci husus sihirbazların kendi yalanlarından yüz çevirip hakikate teslim olmalarıdır. Öyle ki Firavun’un tehditlerine karşı insanı etkileyen bir duruş gösteriyorlar. Bu kadar kısa sürede bu kadar büyük bir imanın zuhur etmesinin altında yatan şey, hakikatin yakıcı ispatıdır.

Bu tür ulûhiyet iddiaları her zaman hakikat duvarına çarpıp tuzla buz olmaya mahkûmdur. Tarih boyunca şirk düzeninin başına gelen de budur. Yapageldikleri şey Allah’ın nurunu ağızlarıyla söndürmeye çalışmaktan ibarettir. Oysa Allah, kâfirler istemeseler de kendi nurunu tamamlayacaktır. Buna karşın şirk düzeni gerçekliği değiştirip ondan bir ulûhiyet devşirme çabasını sürdürüyor. Her gelişmeyi ve değişimi bunun için bir araç olarak kullanıyor. Yakın tarihimizde bunun birçok örneği var.

Hatırlanacak olursa doksanlı yılların sonlarında bir klonlama olayı gerçekleşmişti. Dolly adında bir koyunun klonlandığı haberi dünya gündemini alt üst etmişti. Her yerde bu konuşuluyordu. Evrim teorisini ateistlikle yoğuran cenah kasıla kasıla bir canlıyı yaratma gücünün insana geçtiğini ve kısa süre sonra da üretimi yapılan klon insanların aramızda dolaşacaklarını söylediler. Artık organ nakli için insanların kendi klonları olacaktı. Birbirini kovalayan klon ajanları filmleri sinema dünyasında hızla çoğaldı. Yeni efsaneler ve mitler kulaktan kulağa dolaştı. Gelecekte doğal doğum gibi şeyler olmayacak hatta domates tarlaları gibi insan tarlaları olacaktı. İnsan kendisinin tanrısı olacaktı. Filmin birinde klon, sahibine “Beni sen yarattıysan seni kim yarattı?” şeklinde ontolojik sorular soruyordu.

Dindarları ve halkı küçümseyen malum çevreler bu gelişmenin üzerinde uzun süre tepinmişti. Ancak ilerleyen yıllarda anlatılanların hiçbiri olmadı. Ne organ nakli için klonlar ne de insan tarlaları… Hatta bu mesele unutulup gündemden bile düştü. Geriye dönük bir tarama yapıldığında meşhur koyunun öldüğü ve insana dair yapılan çalışmaların başarısız olduğu görülebilir.

Benzer bir örnek de uzay ile ilgili yapılan keşifler için oldu. Dünyayı ele geçiren pozitivist akıl artık gözünü ötelere dikmişti. Atmosferin dışına çıkılabilmiş ve aya ayak basılmıştı. Egemen güçler kendi içinde bir yarışa girişmiş ve ilk uzaylı teması için yüzler gökyüzüne çevrilmişti. Ardı ardına piyasaya sürülen filimler, kitaplar, uzay savaşları adı altında paylaşamadıkları semayı ışın kılıçları ile işgal ediyorlar, kimi zaman da dünyadan umutlarını kestikleri için yeni koloni arayışları ile gezegenleri yurt ediniyorlardı.

İşin ironik tarafı ise fütüristik akıl, ifsat ettikleri dünyayı ıslah etmek yerine dünyanın dışında işgal edecekleri yeni gezegenler arıyordu. Güç ve servet sahiplerinin inşa ettirdikleri uzay gemileri ve Mars’ta satın aldıkları parseller konuşuluyordu. Bilim ile yolunu aydınlatan Batı, galaksiler arası yolculuğa hazır sayılırdı. Bu illüzyon karşısında çaresiz ve aciz bırakılan insan büyülenmiş bir biçimde olan biteni şaşkınlık ve hayranlıkla izliyor ve o güce teslim oluyordu.

Oysa ulûhiyet makamı olan Allah insana haddini her zaman hatırlatıyordu. Yapılan çalışmalar ve elde edilen uzay verileri bize uzayın düşündüğümüzden çok daha büyük olduğunu ispatlamıştır. Bu büyüklük içinde dünya bir toz zerresi kadar dahi bir yer kaplamamaktadır. Bu da sadece gözlenebilen uzay için geçerli, ötesi hakkında ise şu an elimizde sadece varsayımlar ve simülasyonlar var. Burada insanı sınırlayan ve aşılması şimdilik mümkün olmayan sınırlar var. Teorik olarak ulaşılabilecek en yüksek değer olan ışık hızı insan için aşılması mümkün olmayan en büyük sınır olarak duruyor ve bu hız uzayın büyüklüğü karşısında oldukça yavaş bir hız.

Mevcut teknolojiyle ulaşılması mümkün olmayan bir hız olan ışık hızı (Çünkü madde hızlandıkça kütlesi artıyor ve ışık hızına ulaşmak için sonsuz bir enerji gerekmektedir.) varsayımsal olarak gerçekleşse bile içinde bulunduğumuz samanyolu galaksisine en yakın galaksi olan Andromeda’ya iki buçuk milyon yıl sonra varabiliyoruz. Sadece gözlemlenebilen uzayda milyarlarca galaksi var. Her galakside de milyarlarca gezegen. Bu büyüklük karşısındaki insanın acziyeti, teslimiyet makamını net olarak göstermektedir. Rahman suresinde “Ey cin ve insan toplulukları! Göklerin ve yerin uçlarından bucaklarından geçip gitmeye gücünüz yeterse geçip gidin. Büyük bir güç olmadıkça geçip gidemezsiniz.” ayeti bunu insana hatırlatan en açık ayetlerden biridir.

Bu örneklerdeki durum yapay zekâ için de geçerlidir. Henüz gelişim aşamasında olan yapay zekâ, kendisine atfedilen fütüristik varsayımlardan oldukça uzaktadır. Bugünkü haliyle veri analizi konusunda hızlı bir gelişim gösterse de önünde kat etmesi gereken uzun bir yol var. Ve ulaşabileceği bir sınırda mutlaka duracaktır. En azından elimizdeki örnekler bunu doğrulamaktadır.

İş dünyasında insan faktörünü devre dışı bırakmaya çalışan bazı firmalar, yapay zekâ tabanlı çalışmalar yaptılar. Bunlardan biri olan H&M, 2018 yılında stok yönetimini yapay zekâya devretti. Ancak sistem, trendleri yanlış yorumladı ve ürünleri isabetsiz dağıttı. Bunun sonucunda 4.3 milyar dolarlık satılamayan ürün stoğu ile karşı karşıya gelindi.

Benzer bir durumda sağlık sektöründe de yaşanmıştır. IBM'nin sağlık alanında devrim yaratacağı söylenen “Watson for Oncology” sistemi, kanser tedavisinde doktorlara destek olacaktı. Ancak sistemin önerdiği bazı tedavilerin uygunsuz, hatta tehlikeli olduğu ortaya çıktı. Sonuç olarak hastaneler projeden çekildi ve sistem rafa kaldırıldı.

Burada anlatılanla maksadın bilgiyi ve bilimselliği küçük görmek olmadığının altını çizmemiz gerekmektir. Zira ilim Müslümanın yitik malıdır. Nerede bulursa onu alması icap eder. Ancak bilimle olan ilişkimizi de Firavun’un maksadına kurban etmemeliyiz. Müslüman her şeyin yaratıcısı ve düzen koyucusu olarak Allah’ı görür. O’nun düzeni içinde sınırlarının olduğunun bilincindedir. Geçmiş ve gelecek Allah’ın iradesine tâbidir. Bu pencereden bakıldıktan sonra yeryüzüne halife olarak gönderilen insan için her keşif, her buluş kendisini Allah’a yaklaştıran bir araçtır. Bilgi Allah’a karşı bir güç yarışı değil O’na teslim olmak için kullanılan bir araçtır sadece. Hiçbir gelişme ve buluş O’nun hayatımız üzerindeki kudretine halel getiremeyecektir. Her şey sınırlarında duracak ve O’nun izni dâhilinde gerçekleşecektir.

Bu bilinçle yapay zekâya baktığımızda içinde fırsatlar ve riskler barındırdığını görürüz. İnsana bahşedilen iradenin bir ürünü olan bu bilginin, birilerinin ulûhiyet devşireceği bir mite dönüşmesine izin vermemeliyiz. Elbette her bilimsel gelişme bize yeni kapılar açacaktır ancak onu kullanacak olan bizler olacağız. Bilgi insan için imhanı zor olan bir nimettir. Bunu nasıl ve ne amaçla kullanacağı insana kalmıştır. Burada iki riskle karşı karşıyayız. İlki bilgiden güç devşiren Firavun’a karşı kulluk mertebesinde bir teslimiyet veya bilgiyi kullanırken kibrimizin kurbanı olup bir bedbahtlığa saplanmaktır. İkincisi ise Kur’an’da anlatılan Harut ve Marut’un ibretlik hikâyesidir. Kendilerinden ötelere ait bilgiyi talep eden topluluğa bir imtihan olarak bunu öğreten bu iki meleğin uyarısı bizim için de geçerlidir. Bakara 101 ve 102. ayetlerde bu olay şu şekilde anlatılır:

Yanlarındakini doğrulayan bir peygamber, Allah katından onlara gelince kitap verilenlerden bir kısmı, bilmiyorlarmış gibi, Allah'ın kitabını arkalarına attılar. Şeytanların Süleyman'ın hükümdarlığı hakkında söylediklerine uydular. Oysa Süleyman kâfir değildi, ama insanlara sihri öğreten şeytanlar kâfir olmuşlardı. Babil'de, melek denilen Harut ve Marut'a bir şey indirilmemişti. Bu ikisi: ‘Biz sadece imtihan ediyoruz, sakın inkâr etme.’ demedikçe kimseye bir şey öğretmezlerdi. Hâlbuki bu ikisinden, koca ile karısının arasını ayıracak şeyler öğreniyorlardı. Oysa Allah'ın izni olmadıkça onlar kimseye zarar veremezlerdi. Kendilerine zarar verecek, faydalı olmayacak şeyler öğreniyorlardı. Ant olsun ki onu satın alanın ahiretten bir nasibi olmadığını biliyorlardı. Kendilerini karşılığında sattıkları şeyin ne kötü olduğunu keşke bilselerdi!

Ayette ifade edildiği gibi Allah’ın izni olmadan hiçbir güç ve bilgi insana zarar veremez. Oluşturulan manipülasyonlar ile algılarımızı yönetmeye çalışanlar ancak ağızlarıyla Allah’ın nurunu söndürmeye çalışan zavallılardır. Sahip olduklarını iddia ettikleri gücün çoğu suyun üzerindeki köpükten farksızdır. Umutsuzluğa düştüğünüzde dönüp bugün bize ibretlik olarak sunulan Gazze’ye bakabiliriz. Yapay zekâsından dronuna kadar her türlü gücü barındıran bir yapıya karşı bir avuç Müslüman kök söktürüyor. Onca kuşatmaya ve güce rağmen tünellerden çıkıp tüm illüzyonlarını yerle yeksan eden bu bir avuç insan ibret olarak bize yeter.

Son olarak Yahya Sinvar’ın şahadeti, teknolojinin ulûhiyetine karşı modern dünyanın Musa’sı olarak çarpıcı bir iz bırakmıştır. Şehadetinden hemen önce yorgun olarak çöktüğü koltuğuna yaklaşan bir drona elindeki sopayı atan Sinvar, adeta sihirbazların ipini yutan Musa’nın (as) asası gibi Siyonistlerin algı araçlarını parçalamıştır. Sinvar’ı küçük düşürmek için sunulan görüntüler Sinvar’ı bir anda yeni nesiller için görünür bir kahramana çevirmiştir. Kim bilir? Belki de Musa’nın yalanları yutan asasıyla, Sinvar’ın drona fırlattığı sopa aynı ağacın dallarındandır. Hz. Musa ve onun asasına, şehit Yahya Sinvar ve onun sopasına selam olsun.

M. Salih Eşiyok Arşivi
414 Sayı: 413/414 Ağustos-Eylül/2025 Sayıya git

Bu Sayıya Ait Makaleler