İslam inancında tevhid, yani Allah’ın birliği, müminin Allah'a olan imanını en sade ve özlü şekilde ifade eder. Tevhid inancı, İslam’ın temel taşı olup müminin hem bu dünyadaki hem de ahiretteki hayatını şekillendirir. Bu inanç, yalnızca bir kelimeyle ifade edilen bir inanç değil, kalpten gelen derin bir iman ve bu imanın amellerle desteklenmesi gerektiğini vurgular. İslam’da iman ve amel birbirinden ayrı düşünülemez. Bunun yanında, İslam’ın özüne yapılan eklemeler ve bidatler, dinin aslından sapma anlamına gelir. İslam’ın saf, Peygamber Efendimiz (s) tarafından öğretilen şeklini korumak her Müslümanın görevidir.
Resulullah’tan rivayet edilen; “Binaenaleyh size gereken, sünnetime ve doğru yolum üzerinde bulunan halifelerimin sünnetine sarılınız. Bu sünnetlere (adeta) dişlerinizi (bir daha çıkmamak üzere iyice) batırınız. Sizi (din adına) sonradan ortaya atılan işlerden sakındırırım. Çünkü sonradan ortaya atılan her iş bidattir ve her bidat sapıklıktır.” hadisi bidatin nasıl anlaşılması gerektiğini bize aktarmaktadır.
Yine başka bir hadiste Hz. Câbir anlatıyor: Resulullah hutbe irat ettiği zaman gözleri kızarır, sesi yükselir, “Düşman sabah ve akşam üzerinize hücum edecek, kendinizi koruyunuz!” diye ordusunu uyaran komutan gibi öfkesi artar ve şehadet parmağı ile orta parmağını bir araya getirerek: “Benimle kıyametin arası şu iki parmağın arası kadar yaklaştığı sırada ben peygamber olarak gönderildim.” derdi. Sonra da sözlerine şöyle devam ederdi: “Bundan sonra söyleyeceğim şudur ki: Sözün en hayırlısı Allah’ın kitabıdır. Yolların en hayırlısı Muhammed’in yoludur. İşlerin en kötüsü, sonradan ortaya çıkarılmış olanlardır. Her bidat dalâlettir.”
Tevhid inancı da kendisine bulaşan bidatler nedeniyle çarpıklaşabilmektedir.
Tevhid, İslam’ın temel inanç prensibi olup “La ilahe illallah” ifadesiyle özetlenir. Ancak bu sözün yalnızca dil ile söylenmesi yeterli değildir; tevhid inancı kalpte kökleşmeli ve bu inanca uygun davranışlar sergilenmelidir. Peygamberimiz (s), “Her kim 'La ilahe illallah' derse cennete girecektir.” şeklindeki hadisiyle tevhid inancının mümin için ne kadar önemli olduğunu vurgulamıştır. Ancak İslam âlimleri, bu hadisi, sadece sözü söylemenin cennete girmek için yeterli olmadığını, bu ifadenin kalpten gelen bir imanla desteklenmesi ve sâlih amellerle gösterilmesi gerektiğini belirtmişlerdir.
Kur'an-ı Kerim'de de sıkça iman ve amel birlikteliği vurgulanmaktadır: “İman edip sâlih amel işleyenler… İşte onlar için altlarından ırmaklar akan cennetler vardır.” (Bakara 2/25) Bu ayet, cennetin yalnızca iman edenlere değil, aynı zamanda bu imanı sâlih amellerle destekleyenlere vaat edildiğini açıkça ifade etmektedir. İman eden bir müminin bu imanın gereklerini yerine getirmesi, Allah’a itaat etmesi, namaz kılması, oruç tutması ve diğer İslami emirleri yerine getirmesi gerekir. İmam Gazali de bu konuda: “Tevhid müminin kalbine yerleşmişse bu inanç kendisini amellerde gösterir.” demiştir.
Amelin İmanla Birlikteliği
İslam, yalnızca dilde söylenen bir inancı değil, bu inancın kalpte derinlemesine yerleşip amellerle desteklenmesini öngörür. Tevhid inancı, müminin hayatında sadece dilde kalan bir söz olmamalıdır; kalpte yer etmeli ve kişinin yaşamını şekillendirmelidir. İslam âlimleri, kelime-i tevhidi yalnızca bir söz olarak kabul eden ancak bu inancı davranışlarına yansıtmayan bir kişinin cennete girmesinin mümkün olmadığını belirtmişlerdir.
Peygamberimiz (s) de bu konuda çeşitli hadislerde iman ve amel birlikteliğinin önemine vurgu yapmıştır. Örneğin, “Her kim kalbinden tasdik ederek 'La ilahe illallah' derse Allah ona cehennem ateşini haram kılar.” hadisi, yalnızca sözde değil, kalpte yerleşen bir imanın gerekliliğine dikkat çeker.
Ebu Hureyre'den rivayet edilen bir hadiste Peygamberimiz (s) şöyle buyurmuştur: “Her kim 'La ilahe illallah' der ve kalbinde bir hardal tanesi kadar iman bulunursa cennete girecektir.” (Buhari, ‘İman’, 22; Müslim, ‘İman’, 43).
Birçok hadis, Allah'ın birliğine inanan bir kimsenin cennete gireceğini belirtse de İslam âlimleri bu hadislerin amelsiz bir cennet vaat etmediğini ifade ederler. Çünkü bu hadislerde kastedilen iman, sadece sözle değil, kalpte kökleşmiş bir inançtır. İslam âlimlerinden İmam Buhari, İmam Müslim ve İbn Teymiyye, bu hadisleri açıklarken, kelime-i tevhidin amellerle desteklenmesinin gerekliliğini vurgulamışlardır.
Amelsiz olarak sadece sözü söyleyip İslam’ın emirlerine aykırı yaşayan bir kimsenin cennete gireceği söylenemez. Bu duruma işaret eden ve Ebu Zer’den rivayet edilen bir hadis de şöyledir: “Resulullah (s) buyurdu ki: Her kim kalbinden tasdik ederek 'La ilahe illallah' derse Allah ona cehennem ateşini haram kılar.” (Müslim, ‘İman’, 47) Bu hadis, sadece sözde değil, kalpte yerleşen bir imanın gerekliliğine dikkat çeker.
Ameller, müminin imanının göstergesidir. İman yalnızca kalpte gizlenen bir şey değil, aynı zamanda hayatın her alanında tezahür eden bir durumdur. İman eden bir kimse, bu imanının gereğini yapmalı, ibadetlerine önem vermeli ve İslam’ın emirlerini yerine getirmelidir.
İslam’da iman ve amel, bir bütünün parçalarıdır. “La ilahe illallah” diyen bir kimse, bu sözü yalnızca dille ifade etmekle kalmamalı, bu inancı kalpten tasdik etmeli ve sâlih amellerle desteklemelidir. Peygamberimizin hadislerinde cennete girecek olanların Allah’a iman eden ve bu imana uygun yaşayan kimseler olduğu belirtilmiştir. Amelsiz bir cennet beklentisi, İslam’ın bütüncül inanç ve ibadet anlayışıyla çelişir.
Bidat Kavramı ve Dine Zararları
İslam inancının saflığını korumak ve Peygamber Efendimizin (s) öğretilerine sadık kalmak, müminler için hayati öneme sahiptir. Bu noktada, bidat kavramı önemli bir yer tutar. Bidat, İslam’ın temel esaslarına uygun olmayan, sonradan dinin içine eklenen yenilikler ve değişikliklerdir. Hz. Peygamber'in (s) “Her kim bizim bu işimizin (dinimizin) içine ondan olmayan bir şeyi sokarsa o yaptığı iş reddedilmiştir.” hadisi bu konuda açık bir uyarıdır.
Bidat kelimesi, literatürde farklı yorumlanmış olsa da genel olarak dinle ilgili olup ilave veya eksiltme anlamı taşıyan her türlü yenilik olarak tanımlanır. İslam âlimlerinden İmam Mâlik, Şâtıbî, İbn Teymiyye gibi isimler, bidatin dinin özüne yapılan her türlü ekleme olduğunu savunmuşlardır. Ancak bidatler genellikle iki kısma ayrılmıştır: bidat-ı hasene (güzel bidat) ve bidat-ı seyyie (kötü bidat). İmam Şafii bu ayrımı yaparak sünnete uygun olan yeniliklerin güzel bidat olarak kabul edilebileceğini, sünnete aykırı olanların ise kötü bidat olduğunu ifade etmiştir.
Hadiste geçen bidat kelimesinin anlamı üzerinde durmak gerekmektedir. Çünkü kelimeler, kendilerine yüklenilen anlamlarla değer kazanmakta ve düşüncenin yapı taşını oluşturmaktadır. İslam hayatımızın her alanına yön verdiği gibi kullanılan kelimelere de yeni yeni anlamlar yüklemiştir. Bazı kelimeler anlam daralmasına bazıları anlam genişlemesine uğramış, bazıları tamamen yepyeni bir anlam kazanmıştır. Her kelimenin bir sözlük anlamı bir de terimsel anlamı bulunmaktadır. Öncelikle bidat kelimesinin sözlük ve terimsel anlamına bakalım.
Araplar bidat derken sözlük anlamı olarak her türlü yeniliği, başlangıcı anlatmak isterler. TDV İslam Ansiklopedisi’nde “Arapçada ‘icat etmek, örneği olmaksızın yapıp ortaya koymak, inşa etmek’ anlamlarına gelen ‘bd‘a’ kökünden türeyen bid‘at, ‘daha önce benzeri bulunmayıp sonradan ortaya çıkan (muhdes) şey’ anlamına gelir. ‘Bd‘a’ kökünün bu sözlük manası Kur’an-ı Kerîm’de de (Ahkaf 46/9; Hadîd 57/27) yer almıştır.” şeklinde açıklama yapılmıştır.
Bidat sözcüğünün terim anlamı ise “Hz. Peygamber’den sonra ortaya çıkan ve dinle ilgili olup ilâve veya eksiltme özelliği taşıyan her şey.” diye tarif edilmiştir. “Bu görüşü benimseyenler arasında, Mâlikîlerden başta İmam Mâlik olmak üzere Turtûşî, Şâtıbî; Hanefîlerden Bedreddin el-Aynî, Birgivî; Şâfiîlerden Beyhakî, İbn Hacer el-Askalânî, İbn Hacer el-Heytemî; Hanbelîlerden Takıyyüddin İbn Teymiyye ve İbn Receb sayılabilir. Bunlara göre dinle ilgisi ve dinî mahiyeti bulunmayan şeyler bidat sayılmaz; bu bakımdan örf ve âdet türünden olan davranışlar bidat kavramının dışında kalır.”
Bidati terim olarak bu şekilde sınırlayanlar olduğu gibi aynı zamanda her türlü yeniliğin bidat olduğunu savunan görüşler de bulunmaktadır. Bize göre her türlü yeniliği bidat olarak kabul etmek sözlük anlamı kapsamına girmektedir. “Sadece dinle ilgili olup ilave veya eksiltme özelliği taşıyan her şey” tanımının daha doğru olduğunu düşünmekteyiz.
İslam ümmetinin yüz akları olan, bizlere eşsiz eserler bırakan âlimlerimizden bazılarının bidati nasıl anladıklarına bir göz atalım;
1. Bidat öyle bir görüşün ileri sürülmesidir ki o görüşü ortaya koyan ve o görüşle amel eden, şeriatın sahibine (Hz. Peygamber) ve dinin büyüklerine uymamış, dinin kesin esaslarına muhalefet etmiş olur. (İsfahanî)
2. Şeriatta kendisine delâlet edecek bir kaynak olmadan ortaya çıkarılan şeydir. Dinde bir kaynağı/dayanağı olana bidat denilmez, kelime anlamıyla bidat olsa bile. (İbni Receb)
3. Bidat, sünnete muhalif olan fiildir. (İsfahanî)
4. Harmele ibn Yahya, İmam Şafii’den şunu nakleder: “Bidat iki kısımdır: Övülen (mahmûd) ve yerilen (mezmûm). Sünnete uygun olana övülen, sünnete muhalif olana ise yerilen bidat denir.” Beyhakî, İmam Şafii’nin bu sözünü şöyle izah eder: “Yerilen (kötü/seyyie) bidatin dinde dayanacağı bir aslı yoktur. Şer’i ıstılahta buna mutlak bidat denir. Övülen (hasene/güzel) bidat ise sünnete uygundur. Yani sünnetten dayanacağı bir delil vardır. Bu şer’i manasıyla değil, sözlük manasıyla bidattir. İmam Şafii’den şöyle bir söz de nakledilmiştir: “Sonradan ortaya çıkan şeyler (muhdesat) iki çeşittir. Bir kısmı, Kitap, Sünnet, Eser veya İcma’dan birine muhaliftir ki bu dalâlet olan bidattir. Hayır/iyilik olarak ortaya çıkarılan yenilikler ise ihtilafsız bir şekilde iyidirler, tenkit edilemezler.” (Askalânî)
5. Hz. Peygamber'in dine ait söz, fiil ve takrirlerinden bize aktarılanlar sünnet, bunun zıddı da bidattir. (Şatıbî, 4/4)
Bidatin iki kısma ayrılması insanların kelimenin terim ve sözlük anlamlarını birbiriyle karıştırmasından kaynaklanmaktadır. Âlimler de bunun önüne geçmek amacıyla böyle bir yöntem izlemişlerdir. Teravih namazı hakkında Hz. Ömer’den aktarılan “Bu ne güzel bidat oldu!” sözü de buna delâlet etmektedir. Çünkü “bidat” dedikten sonra, “ne güzel” sözüyle bunu övmüştür. (İbni Esîr, 1/107) Hz. Ömer’den aktarılan bu sözün yanı sıra şu hadis de bidatin hasene ve seyyie olarak ayrıştırılması gerekliliğine delil olarak kullanılmıştır: “Kim İslam’da iyi bir çığır açarsa açtığı çığırın ecri ve kendisinden sonra, onunla amel edenlerin ecirleri, sevaplarından hiçbir şey eksilmeden ona aittir. Kim de İslam’da kötü bir çığır açarsa açtığı çığırın günahı ve kendisinden sonra onunla amel edenlerin günahları, günahlarından bir şey eksilmeden ona aittir.” (Riyâzu’s-Sâlihîn, 19, bab. 172. hadis, s. 158; Sünenu’n-Neseî, V, 99)
Bidatler genellikle insanların heveslerinden ve yanlış din algısından kaynaklanır. Her türlü yenilik, eğer Kur'an ve Sünnet'e dayanmıyorsa ve insanlar ibadet maksadıyla bu yeniliği uyguluyorsa bu, bidat olarak kabul edilir ve reddedilmiştir. Hz. Ömer'in “ne güzel bidat” olarak tanımladığı teravih namazının cemaatle kılınması durumu, bidat kavramının yalnızca sözlük anlamıyla kullanılan bir örneğidir. Burada dinin özüne aykırı olmayan bir maslahat çerçevesinde bir uygulama vardır.
İslam’da Saf İtikadın Korunması
İslam, insanları tevhid inancına çağıran ve bu inancı korumayı hedefleyen bir dindir. Bidatler, müminleri bu saf inançtan uzaklaştırarak dinin özünden sapmalarına neden olur. Bu nedenle İslam âlimleri, her türlü bidatten sakınmayı, dini saf haliyle yaşamanın gerekliliğini vurgulamışlardır.
Bu şekilde kafa karışıklığı yaşamanın temel sebebi asıl itibariyle usul eksikliğinden ve tam olarak konulara vakıf olmadan konular hakkında fikir beyan etmeye çalışmaktan kaynaklanmaktadır. Usul asıldır. Usulsüz çıkılan yolda herhangi bir ilerleme kat edilemez. Usul düşüncenin temel alt yapısıdır. Usulsüzlük aynen bir binanın kolonlarının olmaması gibidir. Kolonsuz binanın nasıl çökeceğinden eminsek usulsüz olanların da çökeceğinden emin olabiliriz.
Ele aldığımız hadiste ed-Din'de din adına yeni şeylerin türetilmemesi ve örf ve adetlerin dindenmiş gibi gösterilmemesi gerektiği vurgulanmıştır. “Kim İslam’dan başka bir din ararsa o din ondan kabul edilmez.” (Âl-i İmran 3/85) ayeti de İslam’ın temel prensiplerine aykırı olan her şeyin reddedileceğini açıkça ifade eder.
Müminin, dinin aslına uygun bir şekilde yaşayabilmesi için bidatlerden kaçınması ve dini doğru kaynaklardan öğrenmesi elzemdir. Resulullah’ın sünneti ve Kur'an’ın rehberliğinde bir yaşam süren mümin, bidatlere kapılmadan sahih İslam’ı yaşamayı başarır. Bu noktada, usul bilinci de oldukça önemlidir. Dini doğru anlamak ve uygulamak için İslam’ın temel kaynaklarına vakıf olmak gerekmektedir. İslam’ın özünden sapanlar, dinin temel prensiplerini doğru anlamadan yorum yapmaya çalışanlar, usul eksikliğinden dolayı yanlış bir yola girebilirler.
Sonuç
İslam’da tevhid, iman ve amel birbirinden ayrılmaz bir bütündür. Müminin, imanını yalnızca dilde değil, kalbinde derinlemesine tasdik etmesi ve bu inancı sâlih amellerle desteklemesi gerekmektedir. Aynı şekilde, bidatler ve dinin aslından sapmalara karşı dikkatli olmak İslam’ın saf halini korumanın en temel şartıdır. İslam’ın özüne uygun yaşamayan ve bidatlere saplanan bir mümin, doğru dinî anlayıştan uzaklaşır.
Rabbimiz bizleri sahih İslam anlayışına kavuştursun, amellerini Kur'an ve Sünnet ışığından geçirenlerden eylesin, tefrit ve ifrattan bizleri uzak tutsun. Bizleri hakkı hak, bâtılı bâtıl olarak bilenlerden eylesin. Bizi sahih İslam anlayışına ulaştırsın ve ulaştırdığı dosdoğru yolda ayaklarımızı sabit kılsın.

