“O gün Rabbinizden istiğâsede bulunuyor / yardım diliyordunuz. O da ‘Birbiri ardınca bin melek ile imdadınıza yetişeğim.’ diye cevap vermişti.” (Enfal, 8/9)
Yukarıdaki ayet Bedir zaferinden önce müminlerin Yüce Allah’tan yardım istemesini ve Yüce Allah’ın bin melekle yardım etmesini beyan etmektedir. Müminlerin yardım dilemesi, ayette istiğâse fiiliyle beyan edilmiştir. Yüce Allah’ın esması arasında geçmese de gavs ismi aynı fiilden türetilmiştir.
Bu çalışmamızda, sufi kültür içinde çokça kullanılan gavs kelimesinin de türetildiği istiğâse kavramını ele almak istiyoruz. Cevabını aradığımız sorular şunlardır:
İstiğâse ve gavs arasındaki ilişkinin boyutları nedir? Gavs kelimesi Kur’an’da geçiyor mu? Gavs insan mıdır? İstiğase Kur’an’da kime nispet ediliyor? Yüce Allah’a ‘Gavs’ diyebilir miyiz? İstiğasede bulunmak ve gavslık iddiası şirk midir? Bir mümini gavs ilan edebilir miyiz? İstiğâsenin istiâneden farkı nedir? Gavslar cin midir, insan mıdır? İstiğâse ile istiâne arasındaki benzerlikler, farklar nelerdir?
A) Gavs ve İstiğâse
Ğ-v-s kök harflerinden türetilmiş olan istiğâse, yardım dilemektir. Aynı kökten türeyen gavs ise “kendisinden yardım dilenilen kimse” demektir. Fatiha suresinde geçen istiâne ile istiğâse arasında anlam benzerliği vardır; iki lafız da aynı anlam haritası içinde yer alırlar.
Gavs kelimesi Kur’an’da geçmez. Yüce Allah’a veya başka birine nispet edilen bir isim de değildir. Gavs, İbnu’l Arabî’nin1 inşa ettiği sistemi meşrulaştırmak için istiğâseden mülhem uydurduğu bir kelimedir. Fatiha’da geçen istiâne, Yüce Allah’a ibadet anlamı taşıyacak şekilde beyan edilmiştir. Bu nedenle Allah’tan başka varlıklardan, yarı tanrı vasfı verilerek yardım dilenebileceği varsayımını inşa etmek için gavs lafzını uydurmuştur.
“Yardım dilenilen” gavs ile “yay” anlamına gelen “gavs”ı birbirine karıştırmamak gerekir. Çünkü “yardım dilemek” manasına gelen istiğâsede sin harfi peltektir. Ancak “iki yay mesafesi” anlamının geçtiği aşağıdaki ayette geçen sin harfi ise keskindir. Yani iki kelime arasında ses benzerliği vardır ama anlam benzerliği yoktur:
“(O,) fevkalade bir güçle donatılmış [bir melektir] ki o an geldiğinde kendini gerçek şekli ve hüviyeti ile gösterdi, ufkun en uç noktasında görünerek ve sonra yaklaşarak yanına geldi, aralarında iki gavs/yay mesafesi kalıncaya kadar, hatta daha da yakınına.” (Necm, 53/6-9)
Bu ayette gelen gavseyn, müsennadır ve “iki yay” anlamına gelir. Kur’an’da sadece bu ayette geçen “gavseyn”in tekili, çoğulu veya fiil olarak kullanımları Kur’an’da yer almamıştır.
Necm suresi ayetlerinde yer alan “iki yay” temsîlî anlatımı, nübüvvet vazifesini tevdi ederken, vahiy meleğinin, neredeyse dokunulabilir bir mesafede olduğunu yansıtmak için kullanılmıştır. Vahiy meleğinin, Resulullah’a Hira’da ilk mesajları emanet ederken, Nebimizin halüsinasyon görmediği, gözle görülen ve kalple hissedilen bir hakikatle karşı karşıya olduğunu beyan için kullanılmıştır.2
1) Allah’tan Başkasından İstiğâsede Bulunmak
Gavs’ın türetildiği istiğâse, fiil/yüklem olarak dört ayette3 geçmektedir. Bu ayetlerden üçünde4 istiğâse, tıpkı Fatiha suresindeki gibi, Allah’tan dilenen yardım demektir. Birinde5 ise Musa Nebi’den, ırkçı, cahil birinin alçalarak, yalvararak istediği bir yardım dileme eylemidir.
2) Bedir Ashabının İstiğâse Duası
“O gün Rabbinizden istiğâsede bulunuyordunuz. O da ‘Birbiri ardınca bin melek ile imdadınıza yetişeğim.’ diye cevap vermişti.” (Enfal, 8/9)
Ayette geçen istiğâse, Bedir zaferinden önce müminlerin Yüce Allah’tan yardım istemesini, Yüce Allah’ın bin melekle yardım etmesini beyan etmektedir. Yani istiğâsenin muhatabı Yüce Allah’tır.
3) Cehennemdeki Kâfirlerin Su Duası
“Ve de ki: Bu hak, Rabbinizden gelmiştir. Artık ona dileyen inansın, dileyen reddetsin. Gerçek şu ki biz, [sunduğumuz hakikati teperek kendi kendilerine] yazık eden zalimler için dalga dalga yükselen alev katmanlarıyla onları çepeçevre kuşatacak bir ateş hazırladık. Öyle ki onlar su istediklerinde (istiğâsede bulunduklarında) ergimiş kurşunu andıran ve yüzlerini kavuran bir su verilecek onlara: ne korkunç bir sudur o ve ne kötü bir duraktır orası!” (Kehf, 18/29)
Cehenneme düşen kâfirlerin, serinlemek için ve oradan kurtulmak için yaptıkları yakarışa, ayette geçen fiilden dolayı “istiğâse duası” diyebiliriz. Cehennemde kâfirlerin istiğâsesi değersizdir, makbul değildir. Çünkü azabın hafifletilmesi veya ikinci şans6 Allah’ın sünnetinde yoktur.
4) Anne-Babanın İstiğâse Duası
“Ana babasına ‘Öf! Benden önce nice nesiller gelip geçmişken, bana (tekrar) diriltilmemi mi vadediyorsunuz?’ diyen kişiye, onlar (ana babası) istiğâsede bulunarak şöyle derler: Yazıklar olsun sana! Allah’ın vaadinin gerçek olduğuna inan! O (hayırsız evlat da) şöyle cevap verir: Bu, öncekilerin masallarından başka bir şey değildir!” (Ahkaf, 46/17)
Ayette geçen mümin anne-baba, kâfir evladına karşı Yüce Allah’tan yardım dilemiştir. Bu eylem de istiğâse fiiliyle beyan edilmiştir. Yani iyi anne-babanın istiğâsede muhatabı Yüce Allah’tır. Değil mi ki makbul duanın tek muhatabı âlemlerin rabbi Allah’tır? Öyleyse istiğâse duasının da Allah’tan başka muhatabı yoktur.
5) Musa Nebi’den İstenen İstiğâse Yardımı
“Ve (Musa), halkının [şehirde olup bitenden] habersiz [evlerinde oturdukları bir gün] şehre indi ve biri kendi halkından, ötekisi düşmanlarından olan iki adamın birbiriyle kavga ettiğini gördü. Kendi halkından olan kişi düşman tarafından olan kişiye karşı onu yardıma çağırdı; bunun üzerine Musa onu yumrukla devirip işini bitirdi. [Ama hemen sonra kendi kendine: ‘Bu düpedüz şeytanın işi! Doğrusu o, yoldan çıkaran apaçık bir düşmandır!’ dedi.” (Kasas, 28/15)
Ayetlerin bağlamı göstermektedir ki “şeytanın işi” denilen husus, Musa Nebi’nin düşürüldüğü bir tuzaktır. Çünkü İsrailoğulları’ndan olan söz konusu “bulaşık adam” suç işlemeyi, etrafa zarar vermeyi alışkanlık haline getirmiştir. Bu sorun üreten, “bulaşık” bir adam İsrailoğulları’ndandır. Musa (a), iki kişinin kavgasında hangi tarafın haklı olduğunu anlamaya çalışmadan, peşin hüküm vererek,7 İsrailoğulları’ndan olan adama yardım edeyim derken, Mısırlı bir adamın ölümüne sebep olmuştur.
Kıssanın bağlamını da göz önünde tutarsak “bulaşık bir Yahudi” olduğu anlaşılan fail, Musa Nebi’ye “gavs” muamelesi yapmış, ondan istiğâsede bulunmuştur.8 Musa (a), kendisine gavs muamelesi yapan bu ırkçı Yahudi’nin tuzağına düşmüştür. Ve bu istiğâse talebi, kasıt taşımasa da bir cinayetle sonuçlanmıştır. Öznesini ve sonuçlarını da göz önünde tutarsak bu olay bir su-i misaldir. Su-i misal emsal teşkil etmez, yani kötü örnek örnek değildir.
Kur’an’ı hikmetle okuyan hiç kimse bu olayı örnek göstererek “gavs müessesesi” inşa edemez. İlgili ayette, Musa Nebi’nin, cinayetle sonuçlanan bu olay için, “Bu, şeytanın işidir. O, gerçekten apaçık bir saptırıcı düşmandır.” dediği beyan edilmektedir. Musa Nebi’nin diliyle, kınanan “insan şeytanı”, Musa Nebi’ye gavs muamelesi yapan, onu tuzağa çeken şahıs, bizim için örnek değildir. Dolayısıyla bu olayda kullanılan istiğâse fiili, meşru bir yardım dileme eylemi için delil olamaz.
6) İbnu’l Arabî’nin On İki Gavs Teorisi ve On İki Yunan Tanrısı Arasındaki Benzerlikler
Gavs inancını savunanlar, gökyüzündeki yıldızlar gibi her şeyin kutub ve gavsın etrafında döndüğünü iddia ederler. Çünkü kutub, kök anlamı itibariyle, “değirmenin mili, eksen demiri veya gökyüzünün kuzey yarım küresinde bulunan yıldız” gibi anlamlara gelir.
Kur’an’da geçmeyen gavs kelimesi, şöhretini, Muhyiddin İbnu’l Arabî’ye borçludur. İbnu’l Arabî bir işin erbabı ve ustası olan, herhangi bir nitelik veya yetenek kendisinde en mükemmel şekilde tecelli eden kişilere de kutub nazarıyla bakmış, gavs ismini de kutub teorisinde “en üst rütbe” anlamında kullanmıştır. İbnu’l Arabî’ye göre gavs, velîler zümresinin başkanı, âlemlerin manevi yöneticisidir. Her gavs kutubdur ama her kutub9 gavs değildir. Çünkü gavs, kendisinden istiğâsede bulunulan/yardım istenilen kutba verilen sıfattır.
İbnu’l Arabî’ye göre, her yerleşim birimini Tanrı, kutub ve gavslarla korur. Bu durumda ilahi özelliklere sahip olan kutublar, tanrının yeryüzündeki temsilcileridir. İbnu’l Arabî’ye göre on iki kutub10 havayı, rüzgârı ve diğer olayları Tanrı adına yönetirler. Bu tarife göre kutublar, Tanrı’nın işlerini yürütmesinde aracılık yapan ortaklardır.11
İbnu’l Arabî’deki kutublar ve gavs teorisi, Yunan mitolojilerindeki tanrılara benzemektedir. Mitolojiye göre Olimpos Dağı’nın tepesindeki bulutlardan her şeyi yöneten on iki tanrı12 vardır.13 Ve Olimpos tanrılarının kralı Zeus'tur. Zeus’un özellikleriyle gavsın özelliklerini yan yana koyduğumuzda büyük bir benzerlik vardır. Her ikisi de insan görünümlü (antropomorfist) tanrılardır.
Yunan mitolojilerindeki on iki sayısını Hristiyanlık on iki havari tasavvuruyla taklit etmiştir. Suriye, Irak topraklarında doğan Şia ise asla günah işlemeyen on iki masum imam varsayımıyla Hristiyanlığı taklit etmiştir.
7) On İki Sayısı Kutsal mıdır?
Sayılar ne uğursuzdur ne de kutsaldır. Hele hele sayılar üzerine bir din inşa edip (on dokuz rakamıyla ilgili yanlış örnekte olduğu gibi) onu bir silah gibi kullanarak sağa sola ateş etmek Kur’an ahlakına uygun değildir. On iki rakamı Kur’an’da dört ayette beş defa geçmektedir.14 Bu ayetlerin içeriğine ve konu bağlamlarına baktığımızda, sayıların bir kutsallığının da ya da uğursuzluğunun olmadığını görmekteyiz.
Acaba on ikinin seçilip ayetlerde kullanılmasının hikmeti nedir? Allah en doğrusunu bilir, belki de bu rakamın eski Yunan mitolojilerinde ve geçmiş kültürlerde bir efsaneye dönüştürülmüş olması nedeniyle on iki rakamının tezkiyesi, temize çıkarılması amacına matuf olabilir. Ateşin Kur’an’daki kullanımları üzerinden bir karşılaştırma yapalım: Şeytan ateşten yaratılmıştır. Ancak ateş kutsal ya da uğursuz değil, Allah’ın ayetidir.15 On iki rakamı da ne uğursuzdur ne de kutsaldır.
B) İstiâne ve İstiğâse Arasındaki Benzerlikler
“Yalnız sana kulluk ederiz ve yalnız senden yardım dileriz.” (Fatiha, 1/5)
Ayette açıkça beyan edildiği gibi istiâne Allah’tan başkasından dilenmez. İnsanın yardım dilemesi, ilahi özellikler taşıyan, kendisinden üstün, aşkın bir varlıktan olabilir. Evrende Allah’tan başka ilah olmadığı için, tüm dualar gibi istianenin de tek muhatabı, âlemlerin rabbi Yüce Allah’tır.
A-v-n kök harflerinden lafızlar Kur’an’da on ayette, on bir defa16 kullanılmıştır. Bu ayetlerin bir kısmı, insanların birbirlerinden istedikleri masum yardımları anlatmakta, bir kısmı ise Yüce Allah ile istiâne ilişkisinin nasıl olması gerektiğini beyan etmektedir.
Ayetlerin içeriğine baktığımızda a-v-n kökünden lafızların Kur’an’da dört şekilde kullanıldığını görmekteyiz. Bunlardan biri hariç17 diğerleri yardım, yardımlaşma, yardım isteme ve yardım dilemeyle ilgilidir.
1) Sadece Yüce Allah’tan Yardım Dilemek
İstif’al kalıbından istiâne, dört ayette18 sadece Allah’tan dilenebilecek yardımları beyan edecek şekilde kullanılmaktadır. Yardım dilenecek, yardımına sığınılacak mutlak güvenilir olan tek makam Allah’ın makamıdır. Fatiha’da dua dilinde gelen ve yardım dilenecek mutlak güvenilir kudretin sadece Yüce Allah’a ait olduğu gerçeği, üç ayette daha tekrar edilmiştir:
“(Ey müminler!) Sabır ve namazla yardım dileyin: Bu, tam bir sığınma duygusu içinde yürekten Allah’a yönelenler dışında herkes için zor bir iştir.” (Bakara, 2/45)
“(Ey iman edenler!) Sabır ve namazla (Allah’tan) yardım dileyin. Şüphesiz Allah, sabredenlerle beraberdir.” (Bakara, 2/153)
“Musa kendi halkına: Yardım için Allah’a sığının ve sabırlı olun, dedi. Bilin ki bütün bir yeryüzü Allah’a aittir. Onu, kullarından dilediğine miras bırakır. Gelecek Allah’a karşı sorumluluk bilincine sahip olanlarındır!” (A’raf, 7/128)
2) Yardımına Sığınılacak Tek Güç Yüce Allah’tır
İki ayette geçen el-Müsteân Kur’an’da sadece Yüce Allah’a nispet edilmiştir. Çünkü el-Müsteân, yardımına sığınılacak tek güç, tek makamdır:
“Gömleğinin üzerinde sahte bir kan ile (Yusuf’un kanlı gömleğiyle) gelmişlerdi. (Yakup onlara) şöyle demişti: Hayır! [Nefis]leriniz sizi (kötü) bir işe sürüklemiş. Artık (bana düşen) güzelce sabretmektir. Anlattığınız şeyler karşısında, el-Müsteân olan/yardımına sığınılacak olan Allah’tır.” (Yusuf, 12/18)
“Peygamber şöyle dedi: Rabbim! Adaletinle hükmünü ver. Rabbimiz rahmândır. Asılsız iddialarınıza karşı yardımına sığınılacak da yalnız O’dur.” (Enbiya, 21/112)
3) Zülkarneyn’in İstediği Yardım
Birbirine muhtaç olarak yaratılmış olan insanların karşılıklı olarak ihtiyaç gidermek maksadıyla birbirlerinden yardım istemelerini yasaklayan bir ayet yoktur. Her yardım isteği şirk değildir. Örneğin, Zülkarneyn’in set yapmak için halktan istediği destek, masum bir yardım talebidir.19 Ancak bunu istiânedeki yardım dilemeyle karıştırmamak gerekir.
İkinci ayette geçen yardımın konusu ise Resulullah’a (s) yönelik bir töhmeti, vahyin kaynağının Yüce Allah olmadığına ilişkin varsayımları içermektedir.20 Bu ayette geçen yardım fiili istif’al kalıbıyla gelen istiâne değildir.
4) Yardımlaşmak
“Sizi Mescid-i Harâm’dan alıkoyanlara karşı öfkeniz, saldırganlık yapmanıza yol açmasın. Erdemi ve ilahi sorumluluk bilincini geliştirmede birbirinizle yardımlaşın, kötülüğü ve düşmanlığı artırmada değil; Allah’a karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun. Ve unutmayın ki Allah’ın intikamı çetindir!” (Maide, 5/2)
Sözün Özü
Her ne kadar, hakkında bazı kitaplarda uzun uzadıya açıklamalar bulunulsa da gavs kültürünün Kur’an’la, İslam’la bir ilgisi yoktur. Hatta Yunan mitolojisinin Müslüman coğrafyalardaki kültürlere tercümesinden başka bir şey değildir.
Allah’tan başkasından istiânede ve istiğâsede bulunmak doğru değildir. Yüce Allah’ın el-Müsteân ismi vardır ama Gavs diye bir ismi, sıfatı yoktur. Gavs denilen ve yardımına sığınılan kişilerle ilgili varsayımların İslam’la bir ilgisi yoktur. Bu konudaki iddialar, hayal ürünü varsayımlardır.
Yardımına sığınılabilecek, güvenilir tek güç el-Müsteân olan Yüce Allah’tır. İstiâne ve istiğâse bir dua formudur, bu nedenle yaratılandan değil her şeyi yaratan Yüce Allah’tan istenmelidir.
“Gerçek dua yalnızca O’nadır. O’nun peşi sıra dua ettikleri varlıklar onlara asla cevap veremezler. (Onların durumu, kendisi) ona ulaşamamışken ağzına ulaşsın diye iki avucunu suya uzatan kimse gibidir. Kâfirlerin yalvarması şaşkınlıkta olmaktan başka bir şey değildir.” (Ra’d, 13/14)
1- Muhyiddîn Muhammed b. Alî b. Muhammed el-Arabî et-Tâî el-Hâtimî tasavvuf kültürü üzerinde büyük etkileri bulunan sûfî müelliftir. Muhyiddin İbnu’l Arabî, M.S. 1165’te İspanya/Endülüs şehirlerinden Mursiye’de doğdu. M.S.1240’ta Şam’da öldü. Batı kültürü ile doğu kültürünü vahdet-i vücûd felsefesi ekseninde birleştirmiştir. İslam’ın kavramlarını kullanarak Batı’nın pagan kültürünü “Müslüman mahallesi”ne taşımıştır.
2- Allah Resulü (s), hayatı boyunca en az iki defa “gerçek şekli ve hüviyeti içinde” vahiy meleği ile karşılaşmıştır. Birincisi ilk vahiy esnasında, ikincisi ise İsra-Mi’rac esnasında. Daha geniş olarak bkz. Necm, 53/5-18; Tekvir, 81/23.
3- Enfal, 8/9; Kehf, 18/29; Ahkaf, 46/17.
4- Enfal, 8/9; Kehf, 18/29; Kasas, 28/15; Ahkaf, 46/17.
6- “Onlardan birine ölüm gelince; ‘Rabbim, beni terk ettiğim dünyaya geri çevir, belki yapmayıp noksan bıraktığımı tamamlar, iyi işler yaparım.’ der. Hayır, bu onun kendi sözüdür. Diriltilecekleri güne kadar arkalarında [geriye dönmekten alıkoyan] bir engel (berzah) vardır.” (Mü’minun, 23/99-100) Ayrıca bkz. En’am 7/27-28; Secde 32/12-14; Ahzab, 65-68.
7- Resulullah (s) asabiyeti şöyle tarif etmiştir: “Haksız oldukları bir konuda insanın kendi halkına/kabilesine arka çıkmasıdır.” (Ebu Davud, ‘Edeb’, 112)
Yine bir başka hadiste, Resulullah (s) kabilevî asabiyet yüzünden kavgaya girip ölenin durumunu “cahiliye ölümü” şeklinde açıklamıştır. (Sahih-i Müslim, ‘İmâre’, 57; Sünen-i Nesâî, ‘Taḥrîm’, 28; Sünen-i İbnu Mâce, ‘Fiten’, 7; Ahmed b. Hanbel, Müsned, 2/306, 488)
8- Kıssanın bağlamı için bkz. Kasas, 28/15-22.
9- Kutub, vahdet-i vücûd felsefesine göre, velîler zümresinin başkanı veya” insan-ı kâmil” anlamında bir terimdir.
10- İbnu’l Arabî’ye göre peygamberlerden oluşan önceki kutubların sayısı 313, sonrakilerin sayısı ise 12’dir. (TDV İslam Ansiklopedisi, ‘Kutub’ maddesi)
On iki sayısının Yunan tanrılarının sayısı ile aynı olması ilginç bir tevafuktur. Bu tevafuk İbnu’l Arabî’nin varsayımlarının özgün olmadığını göstermektedir. Tarsuslu Pavlus tarafından inşa edilen Hristiyanlıkta havarilerin sayısının on iki olması da ilginçtir. Pavlus, Tarsuslu olmasından dolayı iki kültürün etkisi altındaydı. Bunlar Yunan efsaneleri ve kökeninden dolayı Yahudi kültürüdür.
On iki havari Matta’ya göre şunlardır: Petrus adıyla bilinen Simun, onun kardeşi Andreya, Zebedi'nin oğulları Yakup ve Yuhanna, Filipus ve Bartalmay, Tomas ve vergi görevlisi Matta, Alfay oğlu Yakup ve Taday, Yurtsever Simun ve İsa'yı sonradan ele veren Yahuda İskariyot. (Bkz. Matta, 10/2-4)
11- İbnu’l Arabî’nin yaptığı şey, bize göre bir tercüme faaliyetidir. Çünkü kutubların görevleriyle Yunan nitolojisindeki tanrıların görevleri birbirine çok benzemektedir. İbnu’l Arabî’ye göre, on iki kutubdan yedisine “iklim kutubları”, beşine “velayet kutubları” denir. İklim kutublarının her biri bir iklimi kontrol eder. Diğer velîler velâyet kutublarından feyiz alır.
Bâyezîd-i Bistâmî, Şiblî ve Abdülkādir-i Geylânî’nin bu dereceye ulaştığına inanılır. Bu teoriye göre, ferdâniyyet mertebesinde mekân söz konusu olmaz, kutubları halk göremez, fakat derecesi yüksek olan kutublar alt makamlardaki kutubları bilirler.
İbnu’l Arabî her biri bir iklimde bulunan yedi kutba “abdal”, yine her biri bir yönde bulunan dört kutba “evtâd” adını verir. Ona göre her yerleşim biriminin mutlaka bir kutbu vardır. Allah bu beldeyi o kutub vasıtasıyla korur.
Daha geniş bilgi için bkz. TDV Ansiklopedisi ‘Gavs’ maddesi.
12- Yunan mitolojisindeki 12 tanrı ve tanrıçanın görevleri şöyle sıralanmıştır:
Poseidon denizler, depremler ve okyanuslardan; tanrıça Demeter tarım ve bereketten; Hephaistos demircilik ve ateşten; Ares savaş ve yıkımdan; Hermes hırsızlık, yolculuk ve iletişimden; Dionisos şarap, üzüm, eğlence partilerinden; Artemis bakirelik, okçuluk, avcılık gibi konulardan; Zeus gökyüzü ve hava olaylarından sorumludur. Olimpos tanrılarının kralı (kutbu’l-aktâb) tanrıların tanrısı Zeus’tur.
13- Yunan mitolojisindeki tanrıların sayısı hep 12’dir, hiç değişmez. Eğer bir tanrı sistemden çıkarılırsa yerine başka bir tanrı alınır. Örneğin Dionisos (eğlence tanrısı) dâhil olduğunda, Hestia (ocak ve ateş tanrısı) Olimpos Dağı’ndan ayrılmıştır.
14- Bunlardan biri Musa Nebi’nin, on iki grup halinde ümmetiyle birlikte çölde yolculuk ederken su ihtiyacını karşılamak için asasını vurması olayını anlatmak için kullanılmıştır: “Musa (çölde) kavmi için su istemişti de biz ona, değneğinle taşa vur, demiştik. Derhal (taştan) on iki kaynak fışkırdı. Her bölük, içeceği kaynağı bildi. (Onlara:) Allah'ın rızkından yiyin, için, sakın yeryüzünde bozgunculuk etmeyin, dedik.” (Bakara, 2/60)
İkincisi Maide 12. ayette geçmektedir, buradaki konu yine Musa Nebi’nin risalet mücadelesiyle ilgilidir. Yüce Allah İsrailoğulları’nın 12 boyundan birer temsilci seçmesini Musa Nebi’ye bildirmiş ve namaz, zekât ve benzeri konularda dinin uygulanması konusunda misak/söz almasını istemiştir. (Benzer mesajlar Mâide, 70. ayette de tekrar edilmiştir.)
On iki rakamının geçtiği son ayet Tevbe 36. ayettir. Bu ayette Allah katında ayların sayısının on iki olduğu beyan edilmiştir.
15- Rabbimizin Musa Nebi’ye ilk vahiy esnasında ateşin içinden seslenmesi ilginç bir meseldir. Çölde yolunu kaybeden Musa’nın (a) bir yol göstericiye ihtiyaç duyduğu anda, nübüvvetle manevi bir rehberlik imdada yetişmiştir. Bkz. Taha, 20/10-12; Neml, 27/7; Kasas, 28/29. ayetler.
16- A-v-n kök harflerinden lafızlar, yedi ayette fiil olarak, üç ayette isim olarak kullanılmıştır: Fatiha, 1/5; Bakara, 2/45, 68, 153; Maide, 5/2; A’raf, 7/128; Yusuf, 12/18; Kehf, 18/95; Enbiya, 21/112; Furkan, 25/4.
17- İstiâne kökünden “avn” kelimesi, “orta yaşlı” demektir ve sadece bir ayette kullanılmıştır.
18- İstiâne kalıbından dört ayette geçmektedir: Fatiha, 1/5; Bakara, 2/45, 153; A’raf, 7/128.
19- “Bunlar [ona]: ‘Sen ey Zulkarneyn! Yecüc ve Mecüc bu ülkede bozgunculuk yapıyor. Onlarla bizim aramızda bir set inşa etmen şartıyla sana bir vergi verelim mi?’ dediler. (Zülkarneyn) şöyle demişti: Rabbimin beni içinde bulundurduğu kudret daha hayırlıdır. Siz bana kuvvetinizle destek olun da sizinle onlar arasına aşılmaz bir engel yapayım.” (Kehf, 18/94-95)
20- “Üstelik, kâfirler: Bu [Kur’an] doğruyu çarpıtıp yalanı ve sahteyi ortaya çıkaran başka bir topluluğun yardımıyla, onun [kendisinden] uydurduğu bir yalandan başka bir şey değildir, deyip duruyorlar.” (Furkan, 25/4)

