27 Kasım Çarşamba sabahı muhalif güçlerin Esed rejiminin kontrolü altındaki Halep’e yönelik başlattıkları ve “Saldırganlığı Caydırma” (Rad’ul Udvan) adını verdikleri askerî harekât bölgede büyük bir sarsıntı ve sürprize yol açtı. Aslında harekâtın kendisi sürpriz sayılmazdı çünkü aylardır zaten konuşulmaktaydı ama muhaliflerin bu denli hızlı ilerleyişi ve rejim güçlerinin perişanlığı gerçekten büyük şaşkınlık ve elbette mazlumlar ve muttakiler cephesinde çok büyük bir sevinç dalgası doğurdu.
Uzun yıllardır İdlib’i ve Halep çevresini kontrol eden HTŞ’nin (Heyet-i Tahriru’ş-Şam) önderliğinde başlatılan ve birçok muhalif yapının da destek verdiği bu harekât bölgede yıllardır sürmekte olan rejim yanlısı statükonun parçalanmasını beraberinde getirdi. Mücahid birliklerinin Halep’ten sonra bölgede hızlı ilerleyişi de Suriye halkı ile devrimin destekçileri arasında Şam rejiminin yakın bir zaman içinde çökeceğine dair umudu daha önce görülmemiş ölçüde yükseltti. Şüphesiz Halep’i kaybetmesi tek başına rejimin sonunu getirmeye yetmeyecektir ama aldığı darbenin büyüklüğü ve daha önemlisi beklenmedik niteliği rejimi ciddi manada sarsmış, dostları nezdinde dahi güvenilirliğini kaybetmesine yol açmıştır.
Suni Solunumla Hayata Tutunmaya Çalışan Bir Rejim
Halep gibi büyük bir kentin, Suriye’nin ikinci büyük şehri olan bir merkezin 48 saat dolmadan neredeyse tamamen rejimden kurtarılması gerçekten de beklenmedik bir hadiseydi. 2016’da rejimin, Rusya’nın ve İran’ın çok yoğun bombardımanına rağmen muhalif güçlerin uzun süre direndiği ve sonunda bir anlaşmayla terk etmek zorunda kaldıkları bir şehir olan Halep’te rejim güçlerinin yaşadığı ani çöküş bir yönüyle Esed rejiminin çürümüşlüğünün bir göstergesi oldu.
Gerçekten de mücahidlerin Halep harekâtı, katlettiği sayısız masumun kanları üzerine yükseltilen, emperyal güçlerin desteğiyle adeta suni solunum cihazına bağlı olarak yaşatılan, tepeden tırnağa çürümüş, kokuşmuş Baas rejiminin tükenmişliğini açığa çıkardı. 13 yıllık inanılmaz zulüm manzaralarını, zalim rejimin Suriye halkına yaşattığı dehşeti, adeta acılar denizinde boğulan Suriye halkının çektiklerini düşündüğümüzde şu karşılaştığımız tablodan ötürü Rabbimize ne kadar şükretsek azdır! Rabbu’l-Âlemin’in lütfuyla, keremiyle karşılaştığımız bu manzara bize bir kere daha sabreden, cehdeden ve yalnız Rablerine yönelen müminlerin asla yardımsız bırakılmayacağını göstermiştir.
27 Kasım’da Halep’e yönelik operasyon ile start verilen süreçte tam olarak ne yaşanmıştır? Doğrusu gelişmelerin hızı bu soruya detaylı biçimde cevap vermeyi zorlaştırmaktadır. Mücahidlerin gücü ve operasyon kabiliyeti, buna karşın rejim unsurlarının zayıflığı pek çok yorumcuyu konuyu izah sadedinde harici faktörlere çok fazla ağırlık vermeye itmiştir. Oysa konuyu doğru bir zemine oturtabilmek ve gelecekte nelerle karşılaşılabileceğini yorumlayabilmek için öncelikle dâhilî faktörler üzerinde durmak gerektiği açıktır.
Zafere Giden Yol: Kararlılık ve Kuşatıcılık
Bu noktada üzerinde en çok durulması, dikkat edilmesi gereken husus mücahidlerin kararlılığıdır. En son yaşanan yoğun çatışma ortamı olarak 2020 savaşından bu yana geçen sürecin mücahidler tarafından çok iyi değerlendirildiği anlaşılmaktadır. Bu süreçte rejim unsurları adeta çürümeye yüz tutmuşken bilhassa İdlib ve çevresinde kontrolü elinde bulunduran HTŞ çok iyi bir hazırlık evresi geçirmiş ve her açıdan kendisini çok geliştirmiştir.
Öte yandan önceki süreçte yaşanan ihtilaf, iç çatışma ve ayrışma olgusundan farklı olarak HTŞ özgürleştirilen alanların geniş bir kesiminde örgütsel birliği sağlamış, birbirinden bağımsız güç merkezlerinin oluşumuna ve önceki dönemlerde çokça karşılaşıldığı şekilde bunların biteviye iktidar kavgasına girişmelerine izin vermeyerek merkezî bir güç olarak öne çıkmıştır. Daha önemlisi de bunu yaparken dar örgütsel perspektifini dayatmak ve hizipçi bir tutum takınmak yerine hoşgörülü ve kuşatıcı bir yaklaşım geliştirmek suretiyle toparlayıcı bir hareket görünümü kazanmıştır.
Zaten sahada düşman karşısında sıkı duruşuyla ağır bedeller ödemiş, rüştünü ispat etmiş bir hareket olarak geniş kesimlerin sempatisini elde etmenin yanında HTŞ farklı koşullara ilişkin esnek siyaset üretme yeteneğini de geliştirerek değişen ortamlara adapte olabilme özelliği de kazanmıştır. Üstelik de bunu İslami çizgisinden, kimliğinden, sabitelerinden taviz vermeyerek yapmayı da başarmıştır. Önceki dönemlerde kimi mücahid grupların sergiledikleri sert ve kırılgan tutumlara nazaran hareketin geliştirdiği bu kabiliyetin devamlılık ve temsil noktasında belirleyici bir rol oynadığı açıktır. Bu sayede çok farklı ihtiyaçlar ve taleplere sahip kitlelerin yaşadığı, alabildiğine zorluklarla iç içe ve sıkışık bir coğrafyada ve birbirleriyle çatışan güçlerin etkili olmaya çalıştıkları bir alanda etkin bir konumda varlığını sürdürmeye, daha önemlisi gücünü artırmaya muvaffak olmuştur.
Kenetlenmiş Safların Önemi
HTŞ’nin başarısıyla birlikte son süreçte karşılaşılan zafer görüntüsünün altında yatan en önemli faktör olarak mücahid gruplar arasında birliğin sağlanmasını mutlaka zikretmek gerekir. Suriye sahasının başından itibaren en büyük sorunlarından biri olan, hatta doğrudan en ağır, en yaralayıcı, zaman zaman ölümcül bir hastalık sayılabilecek ayrışma ve iç çatışma olgusunun üstesinden gelinebilmiş olması çok belirleyici bir husustur. Bir kısmı sembolik mahiyette olsa da irili ufaklı tüm muhalif yapıların askerî harekâta destek vermeleri, Halep operasyonunda birlikte hareket etmeleri özlenen bir tablo ortaya çıkarmıştır. Bu halin somut neticesi sahada askerî başarı şeklinde meyvelerini verirken halka da itimat ve moral telkin etmiştir.
Rejim unsurları açısından ise tablo tamamıyla karanlıktır. Esed ordusu savaşma kabiliyetini kaybetmiş, hantal ve çürük bir yapı görünümündedir. Halep operasyonu aylardır beklenen bir şey olmasına rağmen rejim güçlerinin gafil avlanmış olmaları mücahidlerin başarısı yanında rejimin moral motivasyon açısından çok zayıf bir pozisyona düştüğünü, mücahidlerin kararlılığına karşın alabildiğine mütereddit bir ruh hali içinde olduklarını ortaya koymaktadır.
Mücahidler açısından yakalanan avantajlı ortamın ne kadar sürdürülebileceği, rejim saflarında ortaya çıkan çözülmenin nereye kadar gideceği şimdilik net olmamakla beraber gelişmeler ülke genelinde 2011’de devrimin başladığı günleri hatırlatan bir iyimserliğe kapı aralamıştır. Doğrusu yaşanan bunca acıdan, sıkıntıdan sonra yükselen bu umut havası cesaret vericidir. Eğer muhalif saflarda zafer sarhoşluğuyla ciddi hatalar yapılmazsa ki mevcut veriler bu konuda çok dikkatli ve ölçülü olunduğuna işaret etmektedir, Allah’ın izniyle devrim yürüyüşünün önceki süreçten önemli dersler çıkarılmak suretiyle daha bilinçli adımlarla sürdürüleceği anlaşılmaktadır.
Çöküş Teorileri, Çözülme İtirafları
Mücahidlerin Halep hamlesini yorumlarken Esed rejiminin destekçilerinin son dönemde farklı cephelerde uğradıkları yıpranmışlık olgusunun bu sonucun ortaya çıkmasında çok müessir olduğu hususu sıklıkla dillendiriliyor. Elbette Rusya, İran ve İran’ın uzantılarının 2016 ve sonraki sürece nazaran bugün için daha güç bir durumda oldukları açıktır. Ukrayna savaşıyla Rusya’nın bir hayli yıprandığı, Hizbullah’ın ise Lübnan’a yönelik İsrail saldırganlığından ötürü çok kan kaybettiği, bu yüzden Suriye cephesine eskisi kadar yüklenemedikleri söylenebilir.
Ne var ki Rusya da Hizbullah da güç kaybetmedikleri, bahsi geçen savaşlardan güçlü çıktıkları iddiasındadırlar. İran zaten hiçbir biçimde zayıflık içinde olmadığını, bilakis her geçen gün caydırıcılığının arttığını ileri sürmektedir. Dolayısıyla Esed rejiminin Halep ve çevresinde yaşadığı ani çöküşü destekçilerinin içinde bulundukları duruma bağlamak en başta o destekçi güçlerin iddialarıyla çelişen bir durumdur.
Kaldı ki bugüne kadar Suriye üzerine tartışma söz konusu olduğunda rejim savunucuları ısrarla dış desteğin çok belirleyici olmadığını, rejimin ayakta kalmasında asıl faktörün Suriye’nin kendi iç dinamiklerinden kaynaklandığını, Esed’in halk tabanının ileri sürüldüğü gibi dar olmayıp Suriye toplumunun geniş kesimlerine dayandığını iddia etmiyorlar mıydı?
Hatta bu söylemin devamı babında, muhaliflerin dış destekli marjinal oluşumlar olduğu, Esed’in ise Sünni’si, Alevi’si Suriye halkının çoğunluğunun onayıyla, desteğiyle iktidarını sürdürdüğünü söylemiyorlar mıydı? Yine bu tezden hareketle Esed rejiminin tüm dünya tarafından kabullenildiği, artık inat etmekten vazgeçerek Türkiye’nin de muhaliflere desteğini sonlandırıp rejimin gücünü ve meşruiyetini kabullenmesi gerektiği ısrarla vurgulanmıyor muydu?
İlginç değil mi? Gelinen noktada rejimden umut kesilmiş, iş yine Rusya’nın hava gücüne, Irak’tan taşınacak Haşdi Şa‘bi unsurlarına vs. bağlanmış durumda. Önceki süreçte olduğu gibi rejimin ayakta kalabilmesinin yolunun yine Rusya’nın havadan yağdıracağı bombalardan, İran tarafından ülkeye doluşturulacak Şii milislerin katliamlarından geçtiği kabullenilmiş gibidir.
Suriye halkının vahşi bir diktatörlük tarafından tahakküm altında tutulmasını Filistin davasına rejimin verdiği destek üzerinden haklı çıkartma, kabullendirme söylemi de aynı şekilde utanç vericidir. Bu söylem on yıllardır işgalci, işkenceci Siyonist çeteye karşı hak ve adalet değerlerini yücelten bir mücadele veren Filistin halkına da zulümdür.
Filistin davasını zulmü, diktatörlüğü meşrulaştırma aracı olarak kullanma mantığı Gazze’de on dört aydır sürmekte olan soykırım üzerinden de devam ediyor. Rejimin, Halep operasyonunu, İsrail ve ABD’nin kendisine karşı başlattığı bir operasyon şeklinde sunma gayreti hiçbir tutarlılık içermeyen kaba bir istismar çabasıdır. Yanı başındaki Lübnan’da devam eden savaşa müdahil olmayan, daha ötesi yaklaşık 60 yıldır işgal altında bulunan kendi ülkesinin bir parçası Golan için harekete geçmeyen, hatta Siyonistlerin sayısız saldırısını aciz ve zelil bir biçimde izlemekle yetinen bu rejim Halep için tehditler yağdırmakta, müttefiklerini yardıma çağırmaktadır.
Varsayalım ki Halep İsrail ile iş birliği yapan güçlerin saldırısına uğramış olsun, peki bu rejim neden doğrudan Siyonistlerin işgali altında olan Golan’a değil de Halep’e cephe açıyor? Suriye halkına karşı gösterdiği şecaati, sertliği, şiddeti neden Siyonist işgalcilerden esirgiyor? Siyonistlerin şamar oğluna çevirdiği bu kokuşmuş rejim savaş uçaklarıyla İdlib’de hastaneleri bombalamayı biliyor da neden Siyonistler karşısında süt dökmüş kediye dönüşüyor? Yine sormadan geçmeyelim, tüm bu gerçeklik ayan beyan ortadayken bu zelil diktatörlük rejimi bazılarının gözünde nasıl bu kadar sevimli bir konuma bürünebiliyor? Burada adalet ve insanlık değerlerinin değil, ideolojik fanatizmin belirleyici olduğu açıkça görülmüyor mu?
Esed Rejimi Meşruiyetini Nereden Alıyor?
Öncelikle yıllardır bu çürümüş rejimi, tüm dünyanın emperyalist güçlerinin ve bölgedeki işbirlikçi rejimlerin kendisine karşı birleşip üzerine çullandığı mazlum ve kahraman bir güç, bilek güreşinde rakibini yenmiş, halkın desteğine sahip meşru bir yönetim olarak pazarlayan söylemin ne kadar boş ve tutarsız olduğunun altını çizelim. Gerçekten de yıllardır televizyon ekranlarında, siyaset meydanlarında, gazete köşelerinde bu seviyesiz propagandayı papağan gibi tekrarlayan Esedsever çevrelerde zerre miktarı ahlak da akıl da mevcut değil. Türkiye’de solcu, Kemalist, ulusalcı muhalefet çevrelerinin tümünün üzerinde mutabık kaldıkları bu propagandif söylemin aynı zamanda Erdoğan’a karşı sistematik bir yıpratma savaşı olarak da dillendirildiği malum.
Malum çevrelerin yıllardır hiç durmadan Esed rejimi hakkında bunca güçlülük, meşruiyet propagandası yapıp şimdi de hiç utanmadan düştüğü zilleti “ama tabiî ki Ukrayna’da ve Lübnan’da yaşanan savaşlar yüzünden Esed rejimine yeterli destek verilemediği” gerekçesine bağlamaları ibretlik bir durum oluşturmaktadır. Oysa aynı çevreler bölgesel meselelere ilişkin olarak Esed rejimiyle diyalog ve iş birliği dayatmasında bulunanlara “Bu rejimle hiçbir konuda diyaloga, görüşmeye gerek yok, zaten Rusya ve İran ile görüşülüyor, kukla bir rejimle ne görüşülecek?” denildiğinde, “Hiç öyle şey olur mu, Esed savaşı kazandı ve istikrarı tesis etti.” demekteydiler. İşte Esed rejiminin mücahidler karşısında uğradığı hezimet bu samimiyetsiz, tutarsız, ikiyüzlü söylemi de açığa çıkarmış oldu.
PKK Tehdidi Rejimin Katliamcı Kimliğini Örtmemeli!
Tam bu noktada Erdoğan iktidarının son yıllarda ısrarla dillendirdiği rejimle diyalog çağrılarının da ne kadar gereksiz ve anlamsız olduğunun anlaşıldığını sanıyoruz. Eğer bu tutum politik bir manevra idiyse belki mazur görülebilir ama değilse gerçekten çok büyük bir basiretsizlik örneği sayılmayı hak eder. Türkiye gibi bölgede etkin konumda bulunan bir ülkenin bu kadar çürümüş, tükenmiş bir rejimi ısrarla muhatap alma çabasına girişmesi, bugüne kadar izlediği politikayı tartışmaya açması, muhaliflerinin eline kendisine karşı kullanacakları büyük bir koz vermesi anlaşılabilir bir siyaset olmamıştır.
Öte yandan Türkiye siyasetinde son yıllarda giderek gelişen ve Suriye mevzuunu küçültüp, daraltıp tüm hadiseyi PKK/PYD sorununa indirgeyen bir bakış açısının anlamsızlığı da bugünkü gelişmelerle birlikte belirginlik kazanmıştır. Şüphesiz PKK/PYD gerek Suriye halkı gerek Türkiye açısından kendisiyle mücadele edilmesi gereken bir tehdittir. ABD gibi emperyalist bir gücün desteğini sonuna kadar arkasına almış, ayrıca tüm emperyalist güçlere taşeronluğa meyyal bu yapının teşkil ettiği tehdidin bertaraf edilmesi için alınacak tedbirlere denilecek bir şey yoktur. Mamafih PKK/PYD tehdidini bertaraf etme adına Esed rejimi gibi bir katliam şebekesini partner konumuna oturtmaya yönelik her türlü söylem PKK/PYD tehdidinden çok daha vahim bir suç ve günah yükü oluşturur.
Zaten Halep operasyonu ile birlikte şahit olunan gelişmeler Esed rejimi ile PKK/PYD unsurlarının ne kadar iç içe geçtiklerini açıkça ortaya koymuştur. Rejimin çekilmek zorunda kaldığı yerlere PKK/PYD güçlerini yerleştirmesi, rejimin çözülmesine paralel olarak PKK/PYD unsurlarının da çözülme sürecine girmeleri aralarındaki iş birliği ve beraberliğin somut kanıtı olmuştur. Burada dikkat çeken hususlardan biri de bir yandan Esed rejimine cömertçe anti-emperyalistlik sıfatlarını yakıştıranların, Esed yönetiminin ABD’ye doğrudan taşeronluk yapan PKK/PYD ile iş birliği içinde olmasında herhangi bir beis görmemeleridir. Sadece rejimin İsrail karşıtı söylemlerinden ötürü onunla mücadele eden mücahidleri ABD’ye ve Siyonistlere hizmet etmekle suçlayanlar, öte yandan mücahidlerin eline geçmesin diye rejimin mevzilerini boşaltıp ABD’ye taşeronluk yapan PKK/PYD’ye alan açmasını görmezden gelebilmektedirler.
Özgürlüğün Bedeli
Bittiği düşünülen, artık hiçbir şekilde kitleleri harekete geçirme ihtimali kalmadığı sanılan Suriye devrimi Halep harekâtı ile birlikte yeniden canlanmış; hem içeride hem diasporada yaşayan Suriyeliler için yeniden bir umut ışığı olmuştur. En azından bunca katliamın, işkencenin, insanlık suçlarının faili bir kadronun hiçbir şey olmamışçasına iktidarını sürdüremeyeceğinin, ancak korku ve endişe ile yaşayabileceğinin anlaşılmış olması adalet açısından güzel bir gelişmedir. Zalim Beşşar rejiminin korkularının daim olması ve en yakın zamanda korktuklarıyla yüz yüze gelmesi temennimizdir, Rabbimizden duamızdır.
Suriye devrimi çok kanlı bir süreçten bugüne gelmiş, halk çok büyük acılara maruz kalmıştır. Anlaşılan o ki daha yaşanacak çok şey ve ödenecek çok bedel vardır. Şüphesiz bu mazlum halkın daha fazla acı yaşaması arzu edilmez, istenmez ama özgürlüğün ve adaletin bedel gerektirdiği de malumdur. Rabbu’l-Âlemin bundan 13 yıl önce sadece kendisine ibadet edebilsinler, başkasına boyun eğmesinler diye yola çıkan, özgürlük ve adalet talebiyle kıyam eden ama çok büyük haksızlıklara, zulümlere maruz kalan, yalnız bırakılan Suriye halkını 27 Kasım’da başlayan yeni süreçte zafere ulaştırsın, izzetli bir hayata eriştirsin!


