“And olsun biz insanı şerefli kıldık. Onları karada ve denizde taşıdık. Kendilerini en güzel ve temiz şeylerden rızıklandırdık ve onları yarattıklarımızın birçoğundan üstün kıldık.” (İsra, 70)
İnsan yaratılış ve kulluk serüvenine Yaradan’ın verdiği şerefli olma haliyle başladı. Kuru balçıktan yaratılan insanı onurlu ve şerefli kılan şey Rabbine secdesiydi. İman ve teslimiyet Âdem’i şerefli ve izzetli kılarken Rabbin emrine teslim olmama ve kendinden daha zayıf gördüğü insan karşısında takındığı kibir ve ilahi emre itaatsizlik ateşten yaratılmış İblis’in cennetten kovulmasına sebebiyet verdi. Çünkü varlığın kabulünün ve kıymet görmesinin ön şartıydı yaratan rabbe iman ve teslimiyet. Allah üstünlüğün ne ateşten ne topraktan ne de nurdan olduğunu gösterdi. Şeytanın düştüğü bu yanılgı onu cennetten çıkarırken bu öfkeyle insanı ve insanın doğru yolda olma çabasını kendine düşman belledi. Düştüğü zelil durumun kırılan onur ve haysiyetinin müsebbibinin isyanı ve itaatsizliği olduğu gerçeğini görüp nedamet getirmek yerine isyanını daha da ileri götürüp insanoğluyla kıyamete dek sürecek bir savaşın içine girdi. İnsanoğluysa şerefli olma halini muhafazada bazen başarılı oldu (eşref-i mahlûkat) bazen de nefsine ve şeytana uyup zillete düştü.
Yaratıldığımız ilk günden bu yana insan olma şerefini muhafaza etme ve kulluğumuzu layıkıyla yapma sorumluluğumuz her türlü insani görev ve sorumluluklarımızın ötesindedir.
Bu yazının çıkış noktasını oluşturan ‘haysiyet’ kavramı da bu fikirlerin ve bu duruşun en güzel şekilde şahitliğini yapan Gazze halkının şanlı direnişinin ruhta bıraktığı duygular neticesinde şekillendi.
“Kim izzet isterse bilmeli ki izzet tamamıyla Allah’a aittir. Güzel sözler O’na yükselir, rızasına uygun iş ve davranışları da O yüceltir. Sinsi ve kötülük taslayanlar için çetin bir azap vardır ve onların tuzakları alt üst olur.” (Fatır, 10)
Arapçada geniş bir semantik alan içinde yer alan haysiyet, şeref, vakar, erdem, kerem ve irfan gibi kavramların ana aksını ‘izzet’ kavramı oluşturuyor. İnsanın ne’liğini anlatan tüm bu kavramlar insanın varlık alanına çıkıştaki ahlaki donanım kavramlarındandır. İnsanın metalaşıp onur ve haysiyetinin vahşice çiğnenmeye çalışıldığı, insani değer ve yargıların dünyevi menfaat ve çıkarlara peşkeş çekildiği, zulüm, işkence ve zorbalığın dünyanın gözlerin önünde aleni yapıldığı zamanlardan geçiyoruz. Sömürgeciliğin ve emperyalizmin türlü biçimlerde dünyanın mazlum halklarına musallat olduğu, zulüm ve küfrün tek millet olup insanlık onur ve haysiyetinin en rezil şekilde çiğnendiğine şahit oluyoruz.
Batılı Paradigmanın Hüsranı
Modern döneme kadar insanlar, tanrının merkezde olduğu ilahi bir zemin üzerinden dünyayla ilişki kurarken Aydınlanma’yla merkeze insan yerleştirilmiş ve ilahi olanla bağ koparılmıştır. Tanrının otoritesinden çıkmakla kalmayıp tanrıyla savaşa giren yeni insan için artık tek bir değer vardır: yeryüzünün hâkimi olmak. O sebeptendir ki moderniteyle birlikte tarihte görülmediği kadar savaş ve kıyım gerçekleşmiştir. Osmanlı Devleti’nin fiilen dağılmasıyla İslam coğrafyası, önce sömürgeleştirilerek zayıf ve güçsüz bırakılmış, ardından ulus devletlere bölünerek ümmet olma halini yitirmiş yörünge ve kukla rejimler haline dönmüştür. Sömürgeleştirdiği topraklarda insanlık onur ve haysiyetini yok edecek her tür uygulamayı meşrulaştırıp kendi dışında kalan her şeyi kölesi haline getiren Batı dünyası, Amerika’dan Afrika’ya, Uzakdoğu’dan Ortadoğu’ya aklın sınırlarını zorlayan insanlık dışı uygulamalar sebebiyle yüzü yerden kalkmaması gerektiği halde hâlâ insan hakları yargıları dağıtabilmektedir. Tüm bu şedit uygulamalara rağmen İslam’ın dinamik ve güçlü çağrısı emperyalist dünyanın her daim korkulu rüyası olmuştur. Dünyada birçok coğrafyada tecrübe ettiği haysiyet kırma eylem ve becerilerini Müslüman coğrafyalarda da denemeye kalkışmış ama umduğunu bulamayıp yenilgiye uğramıştır.
“Onlar, müminleri bırakıp kâfirleri dostlar (veliler) edinirler. İzzet ve şerefi onların yanında mı arıyorlar? Oysa şeref tümüyle Allah’a aittir.” (Nisa, 139)
Mümin için izzet ve şerefin Allah’ın yanında olduğu inancı bir iman meselesidir. Ve beraberinde kula sorumluluk yükler. Ahsen-i takvim üzere yaratılmış insan, Rabbinin ona bahşettiği izzet ve şerefle yeryüzüne inmiştir. Bu hasletleri muhafaza için girdiği mücadele sahalarında kazandığı onur, saygı ve kıymetin adıdır ‘haysiyet’. İnsanın başkaları gözündeki değeri değildir. Dağların taşların kabul etmediği ‘emanet’i en güzel şekilde yüklenme sorumluluğu, Rabbimize verdiğimiz ahde sadık kalma gayreti, hata yaptığımız vakitlerde O’na sığınarak ve O’ndan yardım isteyerek kalkma çabasıdır. Paranın, gücün, iktidarların, firavunların, diktatörlerin diz çöktüremediği şeydir haysiyet. Allah’ın verdiği izzet ve şerefi başkası için harcamamadır.
“Mesele onurlu şeylere sahip olmak değil, o onuru hak ettiğinin bilincinde olmaktır.” der Aristoteles. Haysiyet sahibi olmak için insan olma onurunu hak etmek gerekiyor. Ancak Âlemlerin Rabbine kul olan insan gerçek onur ve haysiyete sahip olabilir. “İzzet, Allah’ın, Resul’ünün ve müminlerindir.” (Münafikun, 8) Peygamberimiz (s) insanlığa izzetli olmanın özgür olmakla, güçlü bir kabileye mensup olmakla, zengin olmakla değil mümin olmakla olduğunu gösterdi. Kendisine yapılan her türlü cazip dünyevi teklife “Bir elime Güneş’i bir elime Ay’ı verseniz yine de davamdan vazgeçmem.” diyerek ümmetine izzetli olmanın en güzel örnekliğini gösterdi. Cahiliyenin güçlü zengin ve kendince şerefli müşrik takımı ise kibir ve asabiyelerine sığınarak hidayet yolunu tercih etmedikleri gibi üstelik tebaaları ve hizmetlerindeki kölelerin imanla haysiyet kazanmalarına şahit oldular. Mekkeli müşrikleri korkutan şey zayıf ve güçsüz Bilal Habeşi’nin güneşin altında üzerindeki ağır taşlara rağmen ‘ahad’ diyen gür sesi ve haysiyetli duruşuydu. Sırtını yaslayacak bir gücü olmayan Sümeyye bin Hubbat’ın işkence altında terk etmediği inancıydı. İman sahiplerinin haysiyeti özgürleştirirken diğerlerinin haysiyeti onları cahiliyeye, kabileye, makama ve unvana esir etti.
Haysiyetin Şehri: Gazze
Peygamberlerin ve ümmetlerinin tevhid ve iman mücadelelerinin her bir safhasında karşımıza çıkan bu örnekler dün de bugün de iman sahiplerince dünyanın gözüne sokuluyor. İslam’ın kolunu kanadını Afganistan’da, Tunus’ta, Libya’da, Mısır’da ve Suriye’de kırdığını düşünen Batı dünyası 7 Ekim 2023’ten bu yana karadan, denizden ve havadan kuşatılmış Gazze halkının şanlı direnişi ve haysiyetli duruşu karşısında büyük bir hayal kırıklığı yaşıyor.
Gazze halkı, dünyanın en gelişmiş silahlarına sahip, demir kubbe mucidi Siyonist İsrail ve çetesi karşısında tüm imkânsızlıklarına rağmen haysiyetli duruşları ve onurlu varoluşlarıyla onları bekleyen bir gelecek varsa bunun İslam’la olacağını tüm dünyaya haykırıyorlar. Onları bekleyen bir son varsa da bunun da şehadet olması arzu ve dualarına da hepimizi şahit kılıyorlar.
Gazze intifadası reel siyasetin de köküne dinamit koydu. İzzet ve şerefi sığınmacı psikolojiyle düşmanının himayesinde gören Müslüman coğrafyaların yöneticileri için bu yeni milat neyi ifade eder bilmiyoruz ama yolunu kaybetmiş, kimliğini ve kıblesini şaşırmış, aynı zamanda modern dünyanın buhranlarında yol arayan dünyanın vicdanlı insanları için de bir imkân olduğu gerçeğini göz ardı etmemek lazım.
Gazze direnişi, konfora bulanmış dünya hayatımıza da çomak soktu. Bir çocuğun daha özgürlüğümüzü azaltacağı korkusuyla çocuk sahibi olmayı ikiden öteye taşıyamayan kafa konforlarımızı, doldurduğumuz dolapları, yemeyip attığımız yemekleri, israfla donatılmış evlerimizi, tembellikle yorulan bedenlerimizi, tahammülsüz ilişkilerimizi yeniden sorgulamamıza vesile oldu. Onlar bize nice az toplulukların küfür ordusuna karşı nasıl galip geldiğini yaşayarak gösterdiler. Haysiyetin gücünün toptan tüfekten büyük olduğunu, sâlih amelle inşa edilip tevazuyla süslenen imanın, sadece takva sahiplerini değil vicdan sahibi herkesi hayran bıraktığını gösterdi.
Rabbimiz şehitlerimizin şehadetini kabul etsin; bizlere de bu direnişin aydınlık çağrısında yol bulabilmeyi nasip etsin.
“Ey İman edenler! Size hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah’ın ve Resul’ünün çağrısına uyun ve bilin ki Allah, kişi ile kalbi arasına girer. Yine bilin ki O’nun huzurunda toplanacaksınız.” (Enfal, 24)


