Allah Teâlâ’dan Gerektiği Gibi İttika Etmek
Haksöz Dergisi Sayı: 405

Rabbimiz Âl-İ İmran suresinin 101 ve 102. ayetlerinde müminleri şöyle uyarıyor: “Allah'ın ayetleri size okunuyorken ve O'nun elçisi de içinizdeyken nasıl oluyor da inkâr ediyorsunuz? Kim Allah'a sımsıkı tutunursa artık elbette o, dosdoğru olan bir yola iletilmiştir. Ey iman edenler! Allah'a karşı gelmekten nasıl sakınmak gerekiyorsa öylece sakının ve siz ancak Müslümanlar olarak ölün.

Şüphesiz en temel sorunumuz, sıkıntımız, en zorlu imtihanımız imanın içselleştirilmesi, inandığımızı söylediğimiz ilkelerin söz, beyan olmaktan öteye geçip hayatımızda mücessem hale gelmesidir. Bir mümin için en büyük felaket ise hayatı yönlendirmesi, şekillendirmesi gereken ilkelerin hayat karşısında eğilip bükülür duruma düşmesidir.

Dinin, inancın dönüştüren değil dönüşen durumuna düşmesi, kendisine uyulan değil uyarlanan haline gelmesi köklü bir sapma halidir. Maalesef insanların pek çoğunun inançlarıyla amelleri arasında, daha doğrusu inandıklarını beyan ettikleri ile pratikleri arasında bir mesafe mevcuttur, daha ötesi uyumsuzluklar, bariz çelişkiler vardır. Bu uyumsuzluk, çelişki ise genelde “şartların gerektirmesi” iddiasıyla mazur gösterilmeye çalışılır.

Oysa emrolundukları gibi dosdoğru olmakla yükümlü Müslümanlar açısından bu izah çabası yetersiz ve anlamsızdır. Akidenin yönlendirdiği bir hayattan hayatın yönlendirdiği bir akideye doğru geçiş kuşkusuz bir sapmadır, temel ilkelerden uzaklaşmadır, ciddi bir savrulmadır. Modern hayat tarzının kuşatıcı karakteri ile daha fazla belirginleşen, yaygınlaşan bu zaaf hali çok daha dikkatli olmayı, her an teyakkuzda olmayı gerektirir.

Teyakkuzda olmak ise sürekli biçimde kendimizi muhasebeye tâbi tutmak, nefsimizle hesaplaşmak, zaaflarımıza yenik düşmemek için dikkatli ve tedbirli olmak demektir. Bunun için yaptıklarımızı da kalbimizi de düzenli biçimde kontrol etmek; zaafların, yanlışların, günahların bünyemizde yerleşik hale gelmemesi için daha fazla gayret sarfetmek ve uyanık olmak zorunludur. Şüphesiz hayatımızın her anında gerektiği gibi Rabbimize ittika etme çabası içinde olmak şiarımız olmalıdır.

Hayatımızı Ne Yönlendiriyor?

Her zaman kendimize “Hayatımızı yönlendiren, belirleyen şey nedir?” sorusunu sormak durumundayız. Acaba gündelik hayat pratiğimizi şekillendiren uğraşlar; peşinde koştuğumuz işler; asli gündemimizi, ilişkilerimizi, özlemlerimizi belirleyen şeyler gerçekten de öncelememiz gereken uğraşlar mıdır?

Maalesef genelde insanlar çok da düşünmeden bir şeylerin peşinde sürüklenmekte, sorgulamaksızın bir hayat temposu tutturup rutin hale gelmiş birtakım meşguliyetlerini hayatın asli hedefi şeklinde algılamaktadırlar.

Oysa bunlar çoğunlukla hakiki manada insanı felaha götürecek, ahiretine fayda sağlayacak çabalar olmayıp gündelik hayatın dayattığı, Kur’an-ı Kerim’in tanımlamasıyla oyun ve eğlence misali uğraşlar olabilmektedir. “Dünya hayatı oyun ve eğlenceden başka bir şey değildir. Ahiret hayatı ise muttakiler için daha hayırlıdır. Aklınızı kullanmıyor musunuz?” (En’am, 6/32)

Bu tarz ortamlardan, hiç farkında olmadan bizi savurup götürebilecek bu tür rüzgârlardan, işleyişlerden, akıntılardan etkilenmemek için teyakkuzda olmaya mecburuz. Rabbimiz bize felaha ermek için ne yapmamız gerektiğini bildirmiştir: “Ey iman edenler, sabredin ve sabırda yarışın, (sınırlarda) nöbetleşin. Allah'tan korkun. Umulur ki kurtulursunuz.” (Âl-i İmran, 3/200)

Ribat etmek, murabıt olmak, yani cihadın asli unsurlarından biri olan sınırları muhafaza etmek müminlerin vazifesidir. Cahiliye zihniyetinin ve pratiğinin her yandan saldırıya geçtiği ortamlarda sınırların korunması yani hududullaha riayet ise daha da öncelikli bir vazifedir.

Hepimizi Bekleyen Tehlike: İbadetlerimizin Rutinleşmesi

Salih niyet sıradan amelleri ibadete dönüştürür. Ama niyette bir zaaf söz konusuysa ibadetler âdetleşir. Dolayısıyla Rabbu’l-Âlemin’e yakınlaştırmaz, bizi tezkiye etmez, arındırmaz. İbadetlerimizin ritüele dönüşmemesi, ihlas ile takva ile sürdürülmesi ise bilincimizi diri tutup tutamadığımıza, eylemlerimizi tutarsızlıklardan ve düzensizlikten arındırıp arındıramadığımıza bağlıdır.

Bu yüzden her zaman kendimize soralım, kalbimizi yoklayalım, yapıp etmelerimizin mahiyetini gözden geçirelim: Namazlarımız, infaklarımız, müminlerle münasebetlerimiz, zulme karşı tavrımızı yansıtan eylemlerimiz olması gerektiği gibi mümin samimiyetini, ciddiyetini yansıtıyor mu? Amellerimizi riyadan, kibirden, gösterişten uzak biçimde Allah Teâlâ’ya ibadet bilinciyle ifa edebiliyor muyuz? Çabalarımız bizi daha muhlis, daha muttaki bir zemine taşıyor mu?

İşte Gazze için sıkça bir araya geliyoruz. Kardeşlerimizle yan yana yürüyor; haykırıyor, konuşuyor, dinliyor, tefekkür ediyoruz. Ama yine de sormak, üzerinde durmak durumundayız: Acaba gerçekten de bu eylemlerimiz, duyarlılığımız, sahiplenme düzeyimiz, öfkemiz ve coşkumuz Gazze’de Siyonist vahşetin korkunçluğuna ve İslami direnişin asaletine uygun bir biçimde mi gelişiyor?

Yaptıklarımızı yeterli görmekten Allah’a sığınırız. Hayır, bu ağır imtihan karşısında “ne yapsak az” bilinciyle hareket etmeli ve daha iyisini, daha fazlasını gerçekleştirmek için gayret göstermeliyiz. Çünkü zerre miktarı hayrın da şerrin de karşılığının görüleceği bir güne iman ediyoruz. (Zilzal, 99/7-8)

Bu doğrultuda gayretlerimizi artırmak, zaaflarımızı, noksanlarımızı gidermek için çalışmalıyız. Hiç şüphesiz küresel manada küfrün, zulmün, ifsadın yaygınlaştığı, adeta öğütücü bir atmosfere dönüştüğü bir ortamı soluyoruz. İnsanların birbirine hakkı ve sabrı değil, dünyevi hedefler peşinde ömür tüketmeyi tavsiye ettiği, neredeyse marufun nehyedilip münkerin yaygınlaştırıldığı bir ortamda hem çevremizle hem de kendimizle daha fazla meşgul olmak, hayır üretmek için daha çok koşturmak şiarımız olmalıdır.

Sebat Etmek ve Dik Durmak

İnsanların gözlerimizin önünde nasıl yuvarlanıp gittiklerine, nasıl savrulduklarına şahitlik ediyoruz. Hele ki haktan sonra bâtıla düşenlerin, küfre meyledenlerin acınası hallerini ibretle izliyoruz. Bu bağlamda örneğin bu ülkenin yaklaşık yüz yıldır kapıldığı ilhad dalgasının en çirkin, en korkunç örnekleriyle her 10 Kasım vesilesiyle tekrar tekrar karşılaşıyoruz.

Düşülen vahim halleri acı içinde temaşa ediyoruz. Maalesef resmî törenler, günler, anma etkinlikleri vesilesiyle sürekli tekrarlanan bu müfsid tiyatro her defasında bizi biraz daha hayrete düşürüyor, biraz daha buğza, nefrete sevk ediyor.

On yıllarca Kur’an ile hemhal olmuş, Müslüman mahallesinde yaşamış, gayret etmiş şahısların dehşet verici tutumlarına şahit olmak gerçekten çok acı, çok ibretlik manzaralar ortaya çıkarıyor. Adeta imandan sonra küfre talip olmak, iman limanını terk edip şirk denizinde kulaç atmak türünden bir çılgınlıkla, açık bir zalimlikle karşı karşıya gelmekteyiz.

Siyasilerden akademisyenlere, yazarlardan gazetecilere, sivil toplum kuruluşlarına kadar pek çoklarının akıl almaz bir tutumla zalimlere selam durduğunu; adeta küfürde, zulümde hayır ve ihsan arar duruma düştüğünü görüyoruz.

Oysa Allah Azze ve Celle Tevbe suresi 12. ayette “fe katilu eimmetel kufri” buyurmakta; küfrün önderlerini tazim etmemizi değil, onlarla savaşmamızı emretmektedir. Bin bir türlü teville, demagojiyle, yalanla sergilenen bu saçmalığın, tutarsızlığın, akılsızlığın izahı yoktur. Ortada tevil kaldırmayan bir sapma söz konusudur. Ve daha kötüsü de sapanlar saptırmaya gayret etmektedirler.

Rabbu’l-Âlemin Âl-i İmran suresinin 106. ayetinde şöyle buyuruyor: “O gün bazı yüzler ağarır, bazı yüzler kararır. Yüzleri kararanlara, ‘İmanınızdan sonra inkâr ettiniz, öyle mi? Öyle ise inkâr etmenize karşılık azabı tadın.’ denilir.”

Bu manzaraları görünce çok daha özenle, samimiyetle, gayretle Rabbimizden ayaklarımızı sabit kılmasını, kalplerimizi eğriltmemesini niyaz ediyoruz. “Rabbimiz, bizi hidayete erdirdikten sonra kalplerimizi kaydırma ve katından bize bir rahmet bağışla. Şüphesiz, bağışı en çok olan sensin sen.” (Âl-i İmran, 3/8)

Neden Bu Kadar Çürüme?

Burada düşünmek lazım: Aacaba bu insanları savuran, bu şekilde vahye, hakikate, ilme, hikmete düşmanca tavra sevk eden amiller nelerdir? Nasıl oluyor da bu kadar basitleşebiliyor, çirkinleşebiliyor, bu kadar zalimleşebiliyorlar? Müstakim olmak, dik durmak, küfre, şirke kalbimizin, zihnimizin bütün kapılarını sıkı sıkıya kapatmak bazıları için neden bu kadar zor oluyor?

Şüphesiz bu vahim hal bazı zaafların, bazı duyarsızlıkların neticesidir. Kader değildir, kendi kendine ortaya çıkmamıştır. Birileri bir şeyleri yanlış yapmış, duruşunu bozmuş, hedefini şaşırmış, Allah Teâlâ da onları saptırmıştır. Kibre kapılan, izzeti Allah ve Resul’ünün yanında, müminlerin safında aramak yerine kâfirlerin zemininde, alkışlarında, oylarında arayanların, aklını kullanmayanların üzerine Allah Azze ve Celle pislik yağdırmıştır.

Bu durum Rabbu’l-Âlemin ile irtibatını azaltan, müminlerle kardeşliğini zayıflatan, biz olmaktan çıkıp ben demeye başlayan; yazıp okurken, yer içerken, alıp satarken, hatta vaz-ü nasihatte bulunurken yani hayatın her alanında, her anında Allah Teâlâ’nın rızası dışında birtakım rıza arayışına giren herkesi bekleyen yakın bir tehlikedir. Asla hafife alamayız; bize uğramaz, bizi etkilemez diyemeyiz.

Hayır, teyakkuzda olmazsak hepimizi bekleyen büyük bir tehlike söz konusudur. Bu yüzden Resulullah’ın (s) şu duası üzerinde çokça durmalı, düşünmeli ve aynı şekilde Rabbimize yalvarmalıyız: “Allah’ım imanı bize sevdir. Kalplerimizi imanla süsle! Küfrü, fıskı ve isyanı bize çirkin göster. Bizi doğruyu bulanlardan kıl!

Kalplerimizin Katılaşması Tehlikesine Karşı Uyanık Olmalıyız!

Allah Teâlâ Hadid suresi 16. ayette müminleri şöyle uyarıyor: “İman edenlerin Allah'ı zikretmekten ve inen haktan dolayı kalplerinin saygı ile ürpermesinin zamanı gelmedi mi? Daha önce kendilerine kitap verilip de üzerinden uzun zaman geçen, böylece kalpleri katılaşanlar gibi olmasınlar. Onlardan birçoğu fasık kimselerdir.

Bu ayetin, bu şiddetli uyarının inzal vakti ile ilgili olarak -Allah Teâlâ kendilerinden razı olsun- ashabın önde gelen isimlerinden çok dikkat çekici iki rivayet aktarılmıştır. Abdullah İbni Mesud’un “Müslüman oluşumuzla bu ayetlerle itab edilişimiz arasında ancak dört sene geçmişti.” dediği rivayet edilirken Abdullah İbni Abbas’tan gelen rivayet ise “Allah Teâlâ müminlerin kalplerindeki gevşemeyi gördü ve Kur’an’ın inmeye başlamasından on üç sene sonra bu uyarıyı yaptı.” şeklindedir.

Her halükârda erken bir zamanda, henüz Mekke dönemi yaşanırken, üstelik müminlerin çok ağır imtihanlardan geçtiği bir dönemde gevşememeleri, kalplerinin katılaşmaması için Rabbu’l-Âlemin’in ashabı uyarması çok çarpıcıdır. İmanın adeta ateşten bir kor olduğu, tutanın elini yaktığı bir ortamda, bunca eziyete, zorluğa katlanarak büyük sıkıntılar çeken, sahip oldukları her şeyi kaybetme pahasına, mallarıyla, sevdikleriyle, canlarıyla imanın bedelini ödeme durumundaki samimi, ihlaslı, muttaki müminlerin “sakın gevşemeyin” şeklinde uyarılmaları ne kadar düşündürücüdür!

İşte tam burada kendimizi sorgulama, hayat akışımızı gözden geçirme, yapıp etmelerimizi takva ölçüsüyle değerlendirme zorunluluğu kendisini hissettiriyor.

Hayatımız kimliğimizle uyumlu mu yoksa dışarıdan bakıldığında bir dizi çelişki mi barındırıyor? Öncelediklerimiz bizi Rabbimize yakınlaştıracak şeyler mi yoksa dünyevi hedeflerin, imkânların, hazzın tatminine yönelik şeyler mi? Eylemlerimiz kulluğumuzun ifasını layıkıyla yansıtıyor mu yoksa öylesine yapılan, rutinleşmiş, idare cihetine matuf pratikler mi? Müminlerle ilişkilerimiz kardeşlik ruhunun, sıcaklığının tezahürü mü yoksa tevazu ve merhametten uzak mekanik bir işleyişin göstergesi mi?

Allah için bu soruları kendimize yöneltelim ve hüsnü kalple cevaplamaya çalışalım. Rabbimiz bizi muhlis ve muttaki kullarından eylesin, hayatı sâlihlerle yaşayıp son nefesimizi ebrar ile berber vermeyi nasip etsin. “Rabbimiz, biz, ‘Rabbinize iman edin!’ diye, imana çağıran bir davetçiyi işittik ve iman ettik. Rabbimiz bizim günahlarımızı bağışla, suçlarımızı ört, iyilerle birlikte canımızı al!” (Âl-i İmran, 3/193)

Rıdvan Kaya Arşivi