Beşir ve nezir sıfatlarını taşıyan bir peygamberin ümmeti olarak her bir Müslüman; bazen doğal bir refleksle bazen de planlı ve programlı bir şekilde davet ve tebliğ faaliyetlerine iştirak eder. Bildiğiniz üzere hikâyeler, her ne kadar belli bir noktadan sonra bitiyor olsa da davet ve tebliğ faaliyeti bitmek nedir bilmeyen bir hikâyedir. Üstelik hepimiz bu hikâyenin bir parçası olarak duruyoruz. Fakat bu hikâyenin neresinde durduğumuz sorusunun cevabı yine her birimizin özelinde saklıdır.
Dünyanın neresinde olursanız olun, herhangi birine peygamber denilince aklınıza ne gelir diye bir soru sorduğunuzda, her bir kişinin tahayyülünde hemen hemen aynı imaj canlanır: Allah tarafından görevlendirilmiş tebliğci. Peygamberler, tebliğ görevini ifa ederken pek çok sıkıntılarla ve olumsuzluklarla karşı karşıya kalmışlar ama hiçbir zaman şartlardan şikâyet edip yakınarak davalarından vazgeçmemiş, görevlerini ihmal etmemişlerdir. Bu yüzden şartlar ne olursa olsun, muhataplar kim olursa olsun biz Müslümanlar için beraber yaşadığımız her ferde İslâm’ı tebliğ etmek gibi bir sorumluluk vardır. Her birimiz bu görevi yapmakla mükellefiz.
Ne var ki günümüzdeki tebliğcilerin bu sorumluluğu yerine getirmelerindeki o eski azim ve heyecanlarında ciddi bir soğuma oluşmaya başlamış durumda. İslami tebliğin insanlar üzerindeki etkisi ve yankıları açısından da aynı şeyleri söyleyebiliriz. Müslüman tebliğcilere dair sözlerin, malumun ilamı ve eskinin tekrarı gibi algılandığı bir sosyal zeminde; tebliğciler ve onların mesajlarının ne gibi bir cazibe yarattığı hususu, tartışılmayı hak eden konulardan biri olagelmiştir. Duruma genel olarak baktığımızda, “Müslümanların, dünya halklarına yaşamsal örneklikler bakımından ne gibi bir mesajı vardır?” sorusunu da ekleyebiliriz.
Günümüz dünyasında geldiğimiz nokta itibariyle şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki artık İslami tebliğ çalışmaları sadece bilimsel bilgi ve ideolojik kalıplarla yürütülemez. Hem yürütülse bile bir ayağının aksak kalacağı hususu, kaçınılmaz bir gerçek olarak karşımızda durmaktadır. Bilgi elbette bu süreçlerde önemli bir yer işgal etmektedir ama duygusu, heyecanı ve pratiği olmayan kupkuru bir dinin sürekliliğini sağlamak oldukça zor olsa gerek. Bundan dolayıdır ki bu dini görünür kılmak, tabiri caiz ise ete kemiğe büründürmek suretiyle toplumsal yaşamda dolaşıma sokmak, önemli bir ihtiyaç olarak karşımızda durmaktadır. Nitekim her din, doğal olarak kendi geleneğini ve kültürel yaşam kalıplarını üreterek ve dahi bu vesileyle kendisine de bir süreklilik sağlayarak bugünlere gelebilmektedir. İslam dini de kaynağını Kur’an ve Sünnet’ten almış olan geleneksel/kültürel formlar sayesinde, toplumu hem duygusal hem de sosyal davranış kalıplarıyla kuşatarak bugünlere gelmiştir. Bu kültürel sistem aynı zamanda nesiller boyunca bir kuşaktan diğerine aktarılmaktadır. Sorun şu ki bugün gelenek ve dolayısıyla nasla iltisaklı söz konusu kültürel formlar, modernizme yenik düşmüş bir vaziyette görünüyor.
İslam dinini, toplumda yerleşik kılma adına, Müslümanların ürettiği ve kaynağını naslardan alan; kültürel formlara ve yine hayatımızda zemin bulmuş İslami geleneğe tekrar canlılık kazandırmak zorundayız. Dikkat edilecek olursa bireyler, kitaplardan ziyade toplumdan öğrenir. Daha doğrusu; toplumdaki inanç, tutum ve davranış biçimlerini kendisi için birer doğal öğretmen olarak beller. Bu formların içinde davranış kalıplarından günlük konuşma kalıplarına kadar birçok forma rastlayabiliriz. Ayrıca düşünce biçimleri, âdâb-ı muaşeret kuralları, sanat, mimari, müzik, folklor, düğün ve sportif faaliyetler, hikâyeler, masallar, semboller, kahramanlar, yemekler, yeme içme biçimleri, törenler, hem beğenme hem de kınama biçimlerini sayabiliriz.
Geleneksel Formların İşlevi
İslam toplumunun önemli bir çoğunluğu, manevi kültürün içerisinde yer alan inanç, tutum ve davranışlara ait kalıplarla ilgili refleks geliştirirken, bunun arkasındaki İslami kaynağa dair bilgiye sahip olmayabilmektedir. Her ne kadar durum böyle olsa da birey, ortaya koyduğu davranış veya düşünsel yaklaşımıyla dolaylı yollardan naslara yine de bağlanmış olmaktadır.
Bir önceki nesle örneklik teşkil etmesi açısından yaşlı halamın, yetim olan komşusu ile ilgili olarak tutum, inanç ve duyuşları dikkat çekicidir. Yetim komşularının bir çayını bile içmekten imtina edecek kadar aşırı hassasiyet geliştiren halamın, ayet ve hadis bilgisi şöyle dursun okuma yazması bile yoktu. Fakat toplumda cari olan yetim konulu kültürel formların öğretisine uygun olacak bir şekilde davranışlar ortaya koyuyordu. Böylece dolaylı olarak İslami kaynaklarla yani naslarla1 bağlantı kurmuş oluyordu. Yine hesap gününde Mahkeme-i Kübra’da2 herkesin eline tutuşturulacak dosyalarda dünya yaşamına dair iyilik ve kötülüğün hardal tanesi kadar dahi olsa yazılmış olacağına dair inanç; kişileri, sosyal ilişkilerini ‘kul hakkı’ temelinde geliştirmeye doğru yönelttiğini biliyoruz. Fakat toplumun önemli bir kısmı bu konudaki İslami kaynaklara vakıf olmadığı halde; mazlum kişilerin ahının zulmedenin yanına kalmayacağına ve dahi bu dünyada bela, ahirette ise ceza olarak karşılık bulacağına inanarak dolaylı yoldan bu kaynaklara bağlanmış olur.
Anne ve babaya gösterilen hürmet, yaşlanmanın bir değer olarak toplumda bir terfiye tekabül etmesi, yaşlı anne ve babanın bakımevlerine terk edilmesinin toplum tarafından kınamaya tâbi tutulması gibi kaynağını nastan3 almış ve kendi geleneğini oluşturup toplumun ruhuna sinmiş kültürel yaşam biçimlerini de bu minvaldeki örneklere ekleyebiliriz. Günümüz modern toplumunda tıpkı asansördeki insanların ayakuçlarına bakakalarak kendilerini mahremiyetlerinin dar alanlarına hapsetmelerine karşın adeta bir ilaç gibi söylenmiş olan: “Selamı aranızda yayınız.”4 sözü, Peygamberimizin (s) dilinden yükselerek geleneğin kodları içerisine yerleşmiştir. Böylelikle selamlaşma ile yakınlaşmanın ilk adımı atılmış ve uyandırılan güven duygusuyla huzur iklimine bir kanal açılmış olmaktadır ki bu davranış formunun sevap kazanmaya dönük olan boyutunu da ayrıca hatırlamak gerekmektedir.
Bir kamyonun üzerinde yazılı duran ‘maşallah’ ibaresine bile baktığımızda; arka planında, İslam medeniyetine ait bir referansın bulunduğunu rahatlıkla sezebilmekteyiz. İşte bunun gibi ister büyük olsun isterse küçük olsun, kültürel/geleneksel davranış formlarının topluma dönük yüzünde her daim bir mesaj vardır. Bu da bireysel yahut örgütlü davet ve tebliğ çalışmalarının yanında farklı bir boyutta cereyan eden katalizörlere işaret etmektedir. Bidat ve hurafelerle bezeli geleneksel formların varlığı bizlerde birer endişe yaratıyor olsa da bu durumların, rasyonel bir yaklaşımla sahih ve sarih kaynaklarımızın süzgecinden geçirilerek ayıklanması gayet mümkün gözükmektedir.
Varlıkla ilişkiyi düzenleyen ve mihverinde, Allah’ın yasalarına saygı ve yaratılmışlara merhamet barındıran birtakım kaide, ölçü ve norm şeklinde gözüken geleneksel formların, bir toplumda cari kılınıyor olmasının yüklendiği misyona dikkat çekmiş olduk. Bununla birlikte murad-ı ilahiyi topluma ulaştırma yolunda, Müslümanlığını karakteriyle destekleyen ve güzel örnekliğiyle de cazibe oluşturan kişilerin bu konudaki başat rolüne ne zaman dikkat çeksek yeridir.
1- Yetimlerle ilgili ayetler: Nisa, 2-3, 6, 8, 10; Bakara, 220; İnsan, 8.
Resulullah: “Ben ve yetimi kollayıp gözetleyen kimse cennette şöyle beraber bulunacağız.” buyurdu ve işaret parmağıyla orta parmağını biraz açarak işaret etti. (Bkz. Buhari, ‘Talak’, 25)
2- Kâria, 6-9; Enbiya, 47; Saffat, 24; Sad, 53; Hâkka, 18 vb. ayetlerin yanı sıra şu hadislere bakılabilir: Müslim, ‘Birr’, 60; Tirmizi, ‘Kıyamet’, 2/2420.
3- İsrâ, 23; Ankebut, 8; Lokman, 14; Ahkaf, 15.
4- Müslim, ‘İman’, 93; Tirmizi, ‘İsti ’zan’, 1; Ebu Davud, ‘Edep’, 1; İbn Mace, ‘Mukaddime’, 6, ‘Edep’, 11.


