UCM Kararı Siyonist Çetenin Katliamcı Kimliğinin Tescillenmesidir!
Haksöz Dergisi Sayı: 405

Uluslararası Ceza Mahkemesinin (UCM) ön duruşma dairesinin 20 Kasım 2024 tarihinde verdiği karar Gazze’de yürüttüğü vahşet yüzünden dünya halklarının vicdanında çoktan mahkûm edilmiş İsrail’in uluslararası hukuk düzenince de suçlu ilan edilmesine kapı araladı. UCM Başsavcısı Kerim Han’ın tutuklama talebine üç kişilik mahkeme heyeti olumlu cevap verdi ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ve Netanyahu’nun yakın zamanda görevden aldığı Savunma Bakanı Yoav Gallant hakkında yakalama kararı çıkarıldı.

Aylardır şahit olduğumuz bunca vahşetten sonra hâlâ dünyada bir uluslararası hukuk düzeninin mevcudiyetinden söz edilip edilemeyeceği elbette tartışılır ama Siyonist vahşetin artık hiçbir zeminde görmezden gelinemediğinin bir göstergesi olarak bu kararın önem arz ettiği açıktır. Nitekim mahkemenin verdiği yakalama kararının Siyonist şefler ve ABD tarafından şiddetle eleştirilmesi bu durumun bir göstergesi olmuştur.

Yakalama kararının bazı çevrelerde erken ve yanlış değerlendirmelere sebep olduğu görülmektedir. Bu karar mahkemenin nihai hükmünü verdiği ve yargılamanın neticelendiği anlamına gelmiyor. Henüz yargılama safahatı devam ediyor, mahkemenin son aşamada şu an görülenden farklı bir hüküm açıklama ihtimali de mevcut elbette ama tedbir mahiyetinde de olsa Netanyahu ve Gallant hakkında yakalama kararı verilmesi mahkemenin suçlamaları ciddiye aldığını ve sanıklar hakkında kuvvetli suç delilleri bulunduğu kanaatine sahip olduğunu gösteriyor.

Kararın uluslararası platformda meydana getirdiği şaşkınlık görüntüsü ise şüphesiz daha da çarpıcı bir manzara teşkil ediyor. Öyle ki pek çok Batılı liderin dayanışma ve destek mesajları verdiği, kapısında sıraya girdiği, hürmetle kucakladığı bir isim söz konusu. Hatta Amerikan Kongresinde misafir edilip konuşturulmuş ve dakikalarca ayakta alkışlanmış bu kişinin azılı bir katil olarak hakkında uluslararası mahkeme tarafından yakalama kararının çıkartılmış olmasının zalimler cephesinde yol açtığı sarsıntı gerçekten de görülmeye değer bir tablo sunuyor.

UCM Nedir, Yetkisi Ne Kadardır?

Kararın değerlendirilmesine geçmeden önce mahkemenin yapısına ilişkin bazı hususlara değinmekte fayda var. Öncelikle her ikisi de Hollanda’nın Lahey şehrinde kurulu bulunan iki mahkemenin, UCM ile Uluslararası Adalet Divanının (UAD) zaman zaman karıştırıldığına dikkat çekelim. UAD BM’ye bağlı olarak faaliyet gösteren bir yargı kurumudur ve devletlerarası ihtilaflara bakar. Güney Afrika Cumhuriyeti’nin İsrail aleyhine açtığı ve Türkiye’nin içinde bulunduğu bazı ülkelerin de bilahare müdahillik talebinde bulundukları soykırım davası halen UAD gündemindedir.

UCM ise 1998 tarihli Roma Statüsü adlı belgeyi BM üyesi bazı devletlerin onaylamasıyla kurulan ve insanlık suçları işlemekle suçlanan bireyleri yargılama yetkisi verilen bir mahkemedir. Şu an itibariyle 124 ülke UCM’nin yargı yetkisini kabul etmiş, buna karşı ABD, İsrail, Rusya, Çin, Hindistan gibi ülkeler ise bunu reddetmiştir. Türkiye de UCM’nin yargı yetkisini kabul etmeyen ülkeler arasındadır.

UCM kendi başına yaptırım uygulayabilecek bir kudrete sahip değildir; almış olduğu kararı tatbik edebilmek için bir kolluk gücü yoktur. Mahkemenin verdiği bir kararın uygulamaya konulabilmesi ancak üye devletlerin iş birliği yapmalarıyla mümkündür. İsrail’in de UCM’nin yetkisini tanımadığı bilinmektedir. Bu durumda söz konusu kararın nasıl bir etkisinin olacağı tartışılmaktadır.

Doğal olarak Netanyahu ve Gallant’ın tutuklanabilmesi için ya İsrail yargısının bu kişileri gözaltına alıp UCM’ye göndermesi ya da bu katillerin seyahat etikleri ülkelerden biri tarafından yakalanıp Hollanda’da da bulunan UCM’ye teslim edilmesi gerekir ki bu iki senaryo da şu an için muhtemel değildir. Bu durumda beklenen gelişme daha önce mahkemenin Rusya lideri hakkında verdiği karara binaen Putin’in hareket serbestisinin kısıtlanması örneğinde görüldüğü üzere Siyonist katillerin hareket alanlarının da daralması olacaktır. Netanyahu ve Gallant bu kararla birlikte UCM’nin yargı yetkisini kabul etmiş pek çok ülkeye gitmeye cesaret edemeyeceklerdir.

UCM Kararının Artıları ve Eksileri

Hiç kuşkusuz Gazze’de 14 aydır icra edilen Siyonist vahşetin boyutları düşünüldüğünde UCM’nin kararı çok geç kalmış ve yetersiz bir karardır. Ama öte yandan Siyonist katillerin başta ABD olmak üzere, pek çok Avrupa ülkesinden gördüğü inanılmaz destek, soykırıma karşı dünyanın sergilediği acziyet, sessizlik, umursamazlık göz önüne alındığında kararın önemli bir kazanım, ileri doğru atılmış büyük bir adım olduğu söylenebilir.

Gerçekten de Filistin halkına karşı işlenen insanlık suçlarına karşı cari küresel sistemin üstlendiği suç ortaklığı hesaba katıldığında UCM Başsavcısının Siyonist şefler hakkında tutuklama talebinde bulunması ve mahkemenin de bu talebe olumlu karşılık vermesi ne görmezden gelinebilir ne de küçümsenebilir. Tam on dört aydır katile katil, soykırıma soykırım denilmesinin engellenmeye, zulme karşı tepkilerin küresel bir baskı mekanizmasıyla sistematik biçimde susturulmaya çalışıldığı bir vasatta Siyonist çete şeflerinin insanlık suçlarından yargılanmayı hak ettiklerinin vurgulanması şüphesiz iyi bir gelişmedir. Mamafih bu durum yaşanan bir dizi haksızlığı, adaletsizliği, çifte standardı görmezden gelmeyi de elbette gerektirmez.

Şöyle ki UCM’nin kararı genel manada çok geç alınmış bir karardır. İçeriği itibariyle yetersizdir. Ayrıca katiller ile kurbanları eşitleyen bir tutum içermesi boyutuyla haksızlıklar içermektedir.

Neden Bu Kadar Geç Kalındı?

Öncelikle yapılanın katliam ve katillerin de katil olduğunun tespitinin 14 ay sürmesini anlamak mümkün değildir. Tamam mahkeme işleyişinin birtakım belgeler, değerlendirmeler içermesi ve bunların da belki günler ya da haftalar içinde sonuçlandırılmaması belki mazur görülebilir ama sürecin aylara yayılması kesinlikle kabul edilemez. Nitekim Ukrayna’nın işgali sürecinde aynı mahkemenin Putin hakkında bir ayda karar vermiş olması buradaki çelişkiyi bariz biçimde ortaya koymaktadır. İster istemez bu durum söz konusu yargı mekanizmasının Batı’nın düşmanlarına başka, müttefiklerine başka bir hukuk anlayışıyla davrandığını göstermektedir.

Tüm dünyanın ekranlarda canlı biçimde izlediği bir soykırıma dair suçlamaların bu kadar ağır bir prosedür izlenerek ele alınması kesinlikle normal görülemez. UAD’da olduğu gibi UCM’de de yargılama süreçleri başından itibaren çok ağır yürütülmüştür. En son Başsavcı Kerim Han’ın 20 Mayıs’ta tutuklama talebinde bulunmasının üzerinden bir altı ay daha geçmiştir. Bu zaman zarfında binlerce insan daha katledilmiş, İsrail Lübnan’a saldırmış, BM’ye ait bir kurumu, UNRWA’yı terörist ilan edip çalışmalarını durdurmuştur. Mısır-Gazze sınırındaki Selahaddin Koridoru olarak da adlandırılan Filadelfiya Koridoru’nu işgal edip Refah Kapısını tamamen kapatarak muhasaraya çok daha vahşi bir mahiyet kazandırmış ve Gazze halkını bir yandan bombalarla katlederken, diğer yandan açlık ve susuzluk yüzünden ölüme mahkûm etmiştir.

Soykırım Tespiti İçin Daha Ne Yaşanması Gerekiyor?

Karar, içeriği itibariyle de yetersizdir. Mahkeme tutuklamaya gerekçe olarak Netanyahu ve Gallant’ın “bir savaş yöntemi olarak aç bırakma, savaş suçu ve insanlığa karşı işlenen cinayet, zulüm ve diğer insanlık dışı eylemler” dolayısıyla cezai sorumluluk taşıdıklarına dair makul gerekçeler bulunduğuna karar verdi. Bu iki ismin, “sivil halka yönelik kasten saldırıyı yönetme, gerekçesiz olarak insani yardım operasyonlarını kısıtlama, sivil nüfusun yok edilmesine yol açacak şekilde Gazze’ye gıda, su, elektrik, yakıt ve tıbbi malzeme girmesini engelleme” suçunu işlediklerine dair kuvvetli deliller bulunduğuna hükmeden mahkeme ne ilginçtir ki soykırım suçlaması için yeterli delil bulunmadığına kanaat getirdi ve “insanlığa karşı imha suçunun tüm unsurlarının karşılandığı” suçlamasına katılmadı.

İnsan ister istemez soruyor: Eğer Gazze’de 14 aydır karşılaşılan korkunç manzaralar bir soykırım tablosu değilse soykırım nedir? Acaba yapılanı soykırım saymak için daha ne bekleniyor, Gazze’de herkesin ölmesi mi? Bunca vahşet, sistematik katliam, küçücük bir alana yağdırılan on binlerce ton bomba, yaralıların tedaviye ulaşmasının engellenmesi, esirlere işkence, tüm halkın açlığa mahkûm edilmesi, tehcire tâbi tutulması vs. Daha ne olması gerekiyor?

Uluslararası hukukta soykırım (genocide) ulusal, etnik, ırksal ya da dinî bir grubu tümden ya da kısmen yok etmeye yönelik eylem şeklinde tanımlanıyor. Yine 1948 tarihli Soykırımı Önleme ve Soykırım Suçlarını Cezalandırma Sözleşmesi de şu fiilleri soykırım suçu olarak kabul ediyor: (a) bir gruba mensup insanların topluca öldürülmesi; (b) ciddi fiziksel veya zihinsel tahribata sebebiyet; (c) bir grubun yok edilmesine yol açacak şekilde sağlıksız hayat koşullarının dayatılması; (d) propagandanın engellenmesi; (e) çocukların zorla ailelerinden koparılması.

Tanım açık! Tam on dört aydır Gazze’de yaşananlar da ortada. Buna rağmen hâlâ birilerinin İsrail’in yaptıklarını soykırım olarak tanımlamaya yanaşmaması hukuki bir titizliğin değil olsa olsa siyasi bir tarafgirliğin sonucudur.

İşgale Karşı Mücadele Suç mu?

UCM kararının en bariz haksızlık, tutarsızlık içeren kısmı ise Netanyahu ve Gallant ile birlikte Hamas liderleri İsmail Heniyye, Yahya Sinvar ve İzzeddin el-Kassam Komutanı Muhammed Dayf hakkında da tutuklama kararı içermesidir. Heniyye ve Sinvar’ın şehit olmaları, İsrail’in temmuz ayında Nuseyrat’taki bir saldırıda öldürdüğünü iddia ettiği Dayf’ın da akıbetinin belirsizliğini koruyor olması nedeniyle kararın bu yönü pratikte bir anlam taşımamaktadır. Zaten küresel sistem nezdinde terörist sıfatıyla anılması dolayısıyla Hamas ve Filistinli liderler hakkında bu tür suçlamaların dillendirilmesi sürpriz olmamıştır. Ne var ki Gazze’de hunharca icra edilen bunca zalimlikten sonra bile hâlâ Hamas aleyhine suçlamalarda bulunulmasının ne hukuki ne ahlaki bir zemini vardır.

Muhtemelen UCM Başsavcısı küresel sistemin sahiplerine bir nebze hoş görünmek ve kendisine yöneltilebilecek suçlamaları savuşturmak için bir dengeleme yoluna gitmiş ve anti- Semitik bir dürtüyle ya da Hamas sempatizanlığıyla hareket etmediğini, aynı şekilde 7 Ekim’de gerçekleştirilen Aksa Tufanı operasyonunu görmezden gelmediğini ispatlama çabası içerisine girmiştir. Şüphesiz bu tutum işgal ile işgale karşı direnişi, katil ile kurbanı eşitlemeye yönelik bir haksızlıktır.

Peki Ne Değişecek?

İçeriğine ilişkin zikredilen tüm bu zaaf ve çelişkilerden ayrı olarak kararın uygulanabilirliğiyle ilgili zorluk ve belirsizlikler doğal olarak UCM kararının faydasına dair şüpheleri artırmaktadır. Bu yüzden bilhassa Gazze’nin acısını yüreğinde derinden hisseden çevreler açısından bu karar, yaşanan soykırımı durdurmaya yönelik olmayan çeşitli siyasi beyanlar gibi, herhangi bir sonuç doğurması beklenmeyen, etkisiz, göstermelik bir çıkış olarak algılanmaktadır.

Doğrusu gözlerimizin önünde cereyan eden vahşetin korkunçluğu ve buna tepki olarak ortaya konulanlarınsa cılızlığı düşünüldüğünde bu yaklaşım tarzının haksız olduğu pek söylenemez. Gerçekten de soykırım acımasız bir biçimde adeta dörtnala devam ederken somut eyleme dönüşmeyen her türlü çıkışın, beyanın, kararın şüphe ile karşılanması, bir umut doğurmaması tabiidir. Mamafih bu tür gelişmelerin mevcut konjonktür içinde değerlendirilmesi ve sadece şu an için ne getirdiği değil, önümüzdeki süreçte neleri doğurmaya aday olduğu da göz önünde bulundurulması gereklidir.

Bu perspektiften bakıldığında öncelikle Siyonist çete yanlısı Batı dünyası içinde bir çatlama yaşanması önemli bir gelişmedir. UCM kararını şiddetle eleştiren ABD’nin tutumuna karşın Avrupalı ülkelerin bu konuda farklı bir tavır sergilemek zorunda kalmaları önemli bir gelişmedir. Siyonist barbarlığa her şeyiyle açık destek olmuş, her yolla suç ortaklığı yapmış Almanya, İngiltere, Fransa, Hollanda gibi ülkelerin kararla birlikte zor duruma düşmeleri basit bir hadise değildir. Altına imza attıkları belgeler ile Siyonist çeteye karşı yıllardır besleyip büyüttükleri platonik aşk çatışmış, ısrarla görmezden geldikleri gerçeklerle yüz yüze gelmişlerdir.

Mesele sadece Netanyahu adlı katilin şahsıyla da sınırlı değildir. 7 Ekim’den bu yana İsrail’e toz kondurmayan, her vesileyle İsrail’in kendisini koruma hakkından dem vurarak katliamı perdelemeye kalkışan bu devletlerin liderlerinin bu saatten sonra tescilli bir savaş suçlusunun yönettiği bir ülkeyle ilişkilerini hiçbir şey olmamış gibi sürdürebilmeleri de kolay olmayacaktır. Katliamcı bir çete liderinin yönettiği bir ülkeye askerî, mali, siyasi destek vermenin maliyeti kaçınılmaz biçimde artacaktır.

Son Sözü Direniş İradesi Söyleyecek!

Siyonist saldırganlığı ister askerî ister siyasi ister mali düzlemde zayıflatma, geriletme potansiyeli taşıyan her türlü gelişmeyi olumlu, mazlumların lehine bir adım, bir kazanım olarak görüyoruz. Bu perspektiften bakıldığında UCM kararının Siyonist ittifak içinde yol açtığı ayrışma ve ihtilaf açısından iyi bir gelişme olduğu açıktır. Küresel zalimler cephesinde derinleşen her türlü ihtilaf, ortaya çıkan her türlü çekişme mazlumların lehinedir.

Bununla birlikte son sözü şu veya bu uluslararası zeminde şekillenen yaklaşımların, siyasi ya da hukuki düzlemde alınan kararların değil sahada kendisini büyüten, geliştiren direniş iradesinin söyleyeceği tartışmasızdır. Rabbimizden başta Gazze’nin direngen evlatları olmak üzere çok ağır bir imtihandan geçmekte olan tüm Filistin halkına ve Siyonizm’e karşı direnişinde bir bütün olarak İslam ümmetine güç ve sabır vermesini niyaz ediyoruz.

Rıdvan Kaya Arşivi