Tam 20 aydır Gazze’den yansıyan manzaralarla adeta yüreğimiz kavruluyor. Şahit olduğumuz hadiselerin korkunçluğu karşısında nutkumuz tutuluyor, iştahımız kaçıyor, en sevdiklerimizle dahi muhabbet zor geliyor. Sıkça içe kapanıyor ve kendimizi aciz, güçsüz ve çaresiz hissediyoruz. Tüm bunlar garipsenecek şeyler değil, bilakis normal hallerdir. Gerçekten de şu temaşa ettiğimiz manzaralar, kardeşlerimize reva görülen zalimlikler karşısında, bırakalım iman ehli olmayı, bir nebze vicdan hissi taşıyan, merhamet duyguları ölmemiş her insanın derin bir rahatsızlık duyması, acı hissetmesi gayet anlaşılabilir bir durumdur.
Hiç şüphesiz Gazze hadisesinin dehşeti karşısında acı duymak, sonuç alıcı bir şey yapamamaktan ötürü hüzünlenmek asla garip, şaşırtıcı, anlamsız bir hal değildir. Bilakis tüm bu zalimlikler dizisi karşısında hiçbir şey olmamış gibi hayatını sürdürenlerin, acı hissetmeyenlerin halidir anormal olan; asıl sorun bunlardadır. Bu hal içinde olanlar gerçekten tedaviye muhtaç kimselerdir. Rabbimize hamd edelim ki insan olduğumuzu bize hatırlatan, iman nimetinin farkını bize yaşatan bir derdimiz, bir davamız, bizi acı duymaya sevk eden bir bilincimiz var. Allah Teâlâ bizi müminlerin, mazlumların, kardeşlerimizin yaşadıkları acılar, sıkıntılar, zulümler karşısında duyarsızlaşan, kalbi katılaşmış, taşlaşmışlar zümresinden eylemesin!
Duyarlılık İle Karamsarlık Farklı Şeylerdir!
Tam burada dikkatli olmak ve ayrım yapmak gerekiyor. Mazlumların, masumların, kardeşlerimizin acılarını paylaşmak ve onların feryadını giderecek etkili adımlar atamamanın verdiği sıkıntıyı içimizde hissetmek doğaldır ama çaresizlik duygularına kapılmak, hüzne boğulmak, acziyet duygularının beslediği karamsar bir halet-i ruhiyeye kapılmak doğru değildir. Bu durum imanımıza, akidemize, akıl ve ruh sağlığımıza zarar verir. Bizi hayırlı, bereketli çabalardan uzaklaştırıp acziyet ve yenilmişlik duygularına sürükler. Son kertede bizi eyleme değil, atalete sevk eder.
Oysa Allah’ın dinine şahitlik, İslam davasını yüceltmek için mücadele her durumda mutlaka kararlılık ister, cesaret ister, gayret ister. Bunların olabilmesi ise moral ve motivasyonumuzun yüksek olmasını, Rabbu’l-Âlemin’e güvenmeyi, kafirlerin ve zalimlerin gücünü ve yapabileceklerini ise asla abartmamayı gerektirir.
Müminlere karamsarlık, bezginlik, yılgınlık yakışmaz. Rabbu’l-Âlemin’in rahmetine, nusretine güvenmek, iyimser olmak, azimli olmak yakışır. Karamsarlık Müslümanın sıfatı olamayacağı iddiası ile de bağdaşmaz. Çünkü gaybe iman etmek, Rahman ve Rahim olan Allah’ın kulu olduğunu bilmek kişiyi zayıflık, sınırlılık, çaresizlik duvarlarının ötesine taşır, en zorlu anlarda dahi güven ve itminana sevk eder.
Mutlak Güç ve Kudret Sahibi Olan Yalnızca Rabbimizdir!
Biz Allah Teâlâ’dan başka güç ve kudret sahibi tanımıyoruz. Hayatın imtihan olduğuna, Rabbimizin günleri aramızda döndürdüğüne ve Allah Teâlâ’nın emrinde galip olduğuna iman ediyoruz. Aziz ver Celil olan Rabbimiz temizi pisten mutlaka ayıracağını bildirmiş, iman edip sâlih amel işleyenleri yeryüzünde hükümran kılacağını vadetmiştir:
“Allah sizden inanıp sâlih amel işleyenlere vadetmiştir. Onlardan öncekileri nasıl hükümran kıldıysa onları da yeryüzünde hükümran kılacak ve kendileri için seçip beğendiği dinlerini kendilerine sağlamlaştıracak ve korkularının ardından kendilerini tam bir güvene erdirecektir.” (Nur, 24/55)
Resulullah’ın (s) ve ashabının kısa hayatlarında bizzat şahitlik ettikleri Rabbimizin bu vaadi inanıyoruz ki Resul’ün yolundan giden bütün müminler için kıyamete kadar geçerlidir. Allah Teâlâ bizleri, kardeşlerimizi, ilay-ı kelimetullah için yeryüzünün dört bir yanında mücadele eden mücahidleri kendileriyle, elleriyle, dilleriyle dinini hâkim kıldığı sâlihler zümresinden eylesin.
Karamsarlık Yılgınlığı Besler!
Karamsarlık, kötümserlik yaşanmış ve yaşanmakta olan gelişmelere ve geleceğe ilişkin olumsuz yaklaşım geliştirme, umutsuz olma halidir. İnsanın değerlendirmelerinde, tahminlerinde ve tahlillerinde menfi fikir ve yaklaşımın baskın hale gelmesi, bakış açısı itibariyle umutlu olma, hayır görme yerine olumsuzluklar üzerinde yoğunlaşma haline tekabül eder. Kişiyi çevresine, ilişkili olduğu insanlara, dünyaya, mücadeleye ve neticede kendine karşı güvensizliğe, ümitsizliğe yönelten ve bir müddet sonra enerjisini, çabasını anlamsızlaştıran hastalıklı bir ruh halidir.
Kayıpların artması, beklentilerin karşılanamaması, ödenen bedellerin ağırlaşması ve geleceğin daha zorlu geçeceğinin görülmesi gibi durumlarda karamsarlık artar. Kabul etmek gerekir ki Gazze’de yaşanan korkunç manzaralar hepimizi az ya da çok, kimimizi zaman zaman kimimizi sürekli biçimde bu tür duygulara sevk etmiştir. Siyonist vahşetin adeta dizginsizleşmesi karşısında bu zalimliği durdurmaya yetecek çapta bir adım atılamaması da bu duyguları yoğunlaştırmaktadır.
Bu noktada duygularımızı kontrol etmeli, gelişmeleri karamsar, yılgın bir ruh haliyle okumaktan, değerlendirmekten kaçınmalıyız. Bizi daha fazla acziyete, çaresizliğe sürükleyecek tespitlere değil, azmimizi artıracak, müminlere güvenimizi çoğaltacak değerlendirmelere yönelmeliyiz.
Şüphesiz böylesi devasa bir vahşet ve sınırsız zalimlik karşısında bu tür olumsuz duygulara kapılmak anlaşılabilir bir haldir, insan fıtratına yabancı değildir. Şartların zorluğu ve güç yetirememe duygusu, karşılaşılan zorlukların aşılamayacağı zannı insanları her zaman olumsuz düşüncelere, karamsarlık duygusuna iter, hatta devamında teslimiyete kadar sürükleyebilir. Hele dünya hayatıyla sınırlı bir âlem tasavvuruna sahip olanlar açısından durum mutlak bir kayıp olarak algılanır, tam bir hüsran hali oluşturur.
Oysa gaybe iman kişiyi farklı bir akıl yürütmeye, başka bir hesapla hareket etmeye yöneltir. Müslümanın ufku, bakış açısı, feraseti ve idraki sözü edilen sınırları aşmak zorundadır. Çünkü iman edenler materyalist bir mantıkla değil, Rahman ve Rahim olanın her şeye kâdir ve asıl galip olduğu bilinciyle hareket ederler. Ve yine O’nun muradının asla matematiksel hesaplarla ölçülüp biçilebilecek bir sınırlamaya tâbi olmadığını bilirler.
Vahşileştikleri İçin Kazanmıyorlar, Kazanamadıkları İçin Vahşileşiyorlar!
Karşımıza şöyle bir tablo çıkıyor: Soykırım acımasızca sürüyor. Açlıktan ölüm sınırında Gazze. Küresel güçler kısmen Siyonist çeteyi eleştirmeye başlamışsa da işgal ve katliamın durması için somut ve etkili bir adım atmıyorlar. Müslümanlar ise etkisiz eleman hükmünde. Soykırımı durduracak, zalimi engelleyecek adımlar bizden çok uzak gözüküyor. Şimdi bu tabloya bakıp karamsar olmamak mümkün mü?
Evet, mümkün! Siyonistlerin iki seneye yaklaşan katliamlarını güçlü olduklarından ziyade çaresizliklerinin bir yansıması olarak görmek pekâlâ mümkün. Nitekim icra ettikleri tüm bu vahşet tablolarına, 6 değil tam 600 günü aşan kesintisiz yıkım, tahribat ve katliam suçlarına rağmen direnişi bitiremediler, halka boyun eğdiremediler. Bu yüzden herhangi bir somut amaç, ulaşabilecekleri bir hedef olmaksızın sadece bombalıyor, yakıyor, yıkıyor, katlediyorlar. Ve katlettikçe de yalnızlaşıyor, tüm yeryüzünde tepkilerin hedefi haline geliyorlar.
Bunun uzun süreli bir mücadele olduğunu akıldan çıkartmamalıyız. Bu mücadele 7 Ekim 2023’te başlamadı, hatta Filistin’in işgaliyle de başlamadı. Kıyamete kadar süren bir mücadele bu ve Allah’ın izniyle nesilden nesile taşınacak.
Değerlendirmelerimiz Yılgınlığı Değil, Direniş Ruhunu Güçlendirmeli!
Her birimiz eşimizin, dostumuzun, çevremizde hassasiyet sahibi insanların “Ne olacak Gazze’nin hali? Bu vahşet nasıl bitecek, bu zulüm ne zaman son bulacak?” şeklindeki sorularıyla sıkça karşılaşıyoruz. Bunlar genelde can sıkıntısını yansıtan, çaresizlik duyguları içeren sorular oluyor.
Elbette kardeşlerimizin maruz kaldığı bu vahşetin bir an önce son bulması hepimizin dileğidir, duamızdır, çabamızdır ama “yorulduk, bittik” manasına gelen yaklaşımlar, acziyet duygularını pekiştiren söylemler hiçbir şekilde bize fayda vermez. Bizi daha istikrarlı ve mukavim kılmaz. Bu yüzden elbette zulmün teşhiri ve en geniş manada karşı tavır alınması, zalimlerin ve işbirlikçilerinin lanetlenmesi için Siyonist çetenin mazlum kardeşlerimize yaşattığı dehşeti mutlaka gündemleştirmeli ama asıl olarak direnişin gücüne, izzetine, heybetine odaklanmalıyız. Karşılaştığımız sıkıntılardan, zorluklardan ötürü yılgınlığa kapı aralayan yaklaşımları terk etmeli ve sabrı, sebatı öne çıkarmalıyız. Bize gereken de yakışan da budur.
Biliyoruz ki iman yılgınlığı yasaklar. Karşılaştığımız zorluklara, hatta imkânsızlıklara bir başka pencereden de bakmayı bize emreder. Rabbu’l-Âlemin bizim netice itibariyle talip olduğumuz şeyin düşmanlarımızın asla ulaşamayacakları çok büyük bir mükâfat olduğunu hatırlatarak bizi kayıplarımızı abartmamamız konusunda uyarmıştır: “Düşman topluluğunu izlemekte gevşeklik göstermeyin. Eğer siz acı duyuyorsanız kuşkusuz onlar da sizin acı duyduğunuz gibi acı duyuyorlar. Üstelik siz Allah'tan onların ümit edemeyecekleri şeyleri umuyorsunuz. Allah hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.” (Nisa, 4/104)
Allah Teâlâ’ya hamd olsun ki bize yaşattıkları tüm vahşete rağmen zalimler dünyevi planda da bir kazanç elde edememişler, kendileri ve gelecek nesilleri için dünden daha güvenli, daha huzurlu bir ortam sağlayamamışlardır. Bilakis daha zayıf, daha kırılgan ve tüm yeryüzü genelinde daha sevimsiz hale gelmişler, hatta nefret odağına dönüşmüşlerdir. İcra ettikleri korkunç zulümlere, vahşice işledikleri suçlara rağmen kazanma umutları artmamakta, tam tersine giderek azalmaktadır. Zaten saldırılarını da bu yüzden artırmakta, her geçen gün biraz daha vahşileşmekte, canavarlaşmaktadırlar. Ama vahşileşmeleri, zulümlerinin giderek daha bir dizginsizleşmesi Allah’ın izniyle ömürlerini uzatmayacak, ancak kısaltacaktır.
Şurası kesindir ki güçlü, azılı bir düşmana karşı verilen savaşta kararlı ve dayanıklı olmak şarttır. Sürekli biçimde zayıflıklarımızdan, güçsüzlüğümüzden şikâyet etmek yerine güç dengesindeki orantısızlığa rağmen müminlerin iradelerinin belirleyiciliğini esas almalıyız. Bunu öne çıkartmalıyız. Savaşın sadece Filistin topraklarında süregelen bir mücadele olmayıp küresel bir kavga olduğu bilinciyle her mevziyi tahkim etmeye yönelmeliyiz. Bunun için de mutlaka iyimserliğimizi korumalıyız. Çünkü biliyoruz ki iyimserlik kararlılığı besler, kararlılık da zafere götürür.
Zulüm Manzaraları Öfkemizi, Öfkemiz Gayretimizi Artırmalı!
Şöyle bir hata da yapılıyor: Sanki sürekli biçimde Gazze hadisesi üzerine kafa yormak, sorular sormak, endişe izhar etmek, tasalanmak daha bir duyarlılık göstergesi gibi algılanıyor. Hayır, eğer bu yaklaşım tarzı karamsarlığı, yılgınlığı besliyorsa faydasızdır. Sıkça duyuyoruz, pek çok kardeşimiz giderek daha yoğun bir can sıkıntısıyla, bezgin ve umutsuz bir ruh haliyle “Çok üzgünüm, yemek yiyemiyorum, çocuğumu bile sevemiyorum!” diyor.
Allah razı olsun, Müslümanın derdiyle dertlenmek elbette güzeldir, değerlidir ama bu dertlenme seni içe kapanmaya sevk ediyorsa, depresyona itiyorsa, ruh sağlığını bozuyorsa bunun ne manası var? Bu yakınmaların, hüzünlenmelerin, üzülmelerin davaya, mücadeleye ne katkısı var?
Biz arabesk bir ruh haliyle ağlamak ve ağlaşmaktan öte bir şeyler yapmakla mükellefiz. Elimizden geldiğince bu mücadeleye katkı sağlamaya mecburuz. Eğer dertlenmen, tasalanman, Gazze için hüzünlenmen, gözyaşı dökmen seni zalimlere karşı daha direngen, daha öfkeli, daha kararlı kılıyorsa tamam ama atalete sevk ediyorsa, çaresizlik duygularının yoğunlaşmasını getiriyor ve yılgınlığa, çökkünlüğe sürüklüyorsa bu asla hayırlı bir tutum değildir. Olsa olsa düşmana hizmettir.
Üzüleceğiz elbette her şeyden önce biz insanız, vicdan sahibiyiz ama üzüntümüz bizi içe kapanmaya, pasifizme, yılgınlığa değil, harekete, Allah için gayrete, daha fazla sâlih amele, daha fazla infaka, daha fazla duaya sevk etmeli. Zulmü ve zalimleri daha yoğun, kararlı ve kesintisiz biçimde lanetlemeye yöneltmeli. Bunun yolu ise biteviye zayıflıkları, sıkıntıları gündemleştirmekten değil, karamsarlığı terk edip direngen bir ruh haliyle çaba göstermekten, mücadelede kazanımları öne çıkartmaktan geçer. Düşmanın bunca zamandır inanılmaz bir vahşetle sürdürdüğü zalimliklere rağmen kardeşlerimizin ortaya koyduğu direniş azmini ve kararlılığını layıkıyla kavramaktan, onunla iftihar etmekten geçer.
Tam burada kendimize soralım, bu meseleye dair biz hangi duygular içindeyiz? Şahitlik ettiğimiz süreç kâfirlere, zalimlere karşı öfkemizi artırdı mı, mücadele azmimizi geliştirdi mi? Gelişmeler direnişi, direniş bilincini sahiplenme noktasında bizi daha fazla sorumluluğa, çabaya sevk etti mi? Yoksa insanlığı insanlığından utandıracak boyutta seyreden dehşet manzaraları, kesintisiz zulüm ve soykırım tablosu karşısında acziyet atmosferinin, çaresizlik hislerinin etkisi altına mı girdik?
Şüphesiz ilk tutum müminlere yakışan haldir ve bizi ileriye taşır. Düşmanı ve gücünü elbette hafife almamakla birlikte son sözü direniş iradesinin söyleyeceğine dair güçlü inancı ve bunun beraberinde gelen özgüveni yansıtır. İkinci hal ise edilgenliği, karamsarlığı besleyen, çaresizlik duygularının yoğunlaşmasına yol açan hastalıklı bir tutumdur. Bu zaaflı tutum mücadele kararlılığını öğütür ve yenilgiye, hatta teslimiyete götürür.
Allah’ın İzniyle Biz Kazanacağız!
Biliyoruz ki mümin gerektiği gibi iman ettiğinde her durumda kazanandır, asla kaybeden değildir. Bizler dünyevi anlamda imtihan konusu olan kayıplar ile ahiretteki kazanç karşılaştırıldığında bu tür kayıpların hakikatte bir şey ifade etmediğinin idraki içindeyiz. Dolayısıyla bilhassa bu tür kritik süreçlerde bizi atalete ve yılgınlığa sürükleyecek tespit ve değerlendirmelerden uzaklaşıp azmimizi ve kararlılığımızı besleyecek bir yaklaşım tarzına yönelmeli ve mücadele azmini sürdürebilmek için mutlaka karamsarlıktan kaçınmalıyız.
Biz gaybe iman ediyoruz. Eğer gereği gibi hareket edersek Rabbimizin bizi destekleyeceğini biliyoruz. Bu yüzden ümitsiz olmamalı, asla ümitsizlik aşılamamalı, gerek nefsimizde gerekse de çevremizde ümitsizliği yaygınlaştıran tutumlardan kesinlikle kaçınmalıyız. En zor şartlarda, en aleyhte gözüken durumlarda dahi Resulullah’ın (s) örnekliğini takip ederek “Üzülme, Allah bizimle.” (Tevbe, 9/40) diyebilmeli ve elbette bunu söyleyebilecek bir bilinç, çaba ve eylemlilik içinde olmalıyız. Rabbimiz bizi her durumda hamd eden, sabır ve namazla O’na yönelen, şifayı, yardımı, zaferi O’ndan bekleyenlerden eylesin!

