Kürt Meselesine İslami ve İnsani Bir Yaklaşım
Haksöz Dergisi Sayı: 416-417 Kasım/Aralık 2025

Giriş

Adalet ve kardeşlik, birlikte yaşamanın hem hukuki hem ahlaki iki temel sütunudur. Bir çift ayakkabının aynı bedene hizmet etmesi gibi, bu iki ilke de toplumun bütünlüğünü ve uyumunu birlikte taşır. Adalet, herkesin hakkını teslim eden bir ölçüdür; kardeşlik ise bu ölçüyü merhamet, empati ve aidiyetle ısıtan ruhtur. Barış, işte bu iki ilkenin kesişiminde anlam bulur: gücün hukuka bağlandığı, özgürlüklerin güvence altına alındığı ve insan onurunun korunduğu bir düzen. Bu nedenle adalet, kardeşlik ve barış birbirinden koparılamaz; biri eksildiğinde diğerleri sakatlanır. Türkiye’de “Kürt meselesi” diye konuştuğumuz olgu, sadece bir güvenlik başlığı değil; bir adalet ve kardeşlik imtihanıdır. Bu metin, İslam’ın adalet (adl), merhamet (rahmet), eman (güven) ve kul hakkı duyarlılığını merkeze alarak meseleyi tarihsel tecrübe, güncel siyaset ve toplumsal ihtiyaçlar eşliğinde, insani ve kuşatıcı bir dille tartışmayı amaçlamaktadır.

Tarihsel Arka Plan ve Hafızanın Yükü

Modern ulus-devlet inşasının dünya ölçeğinde oluşturduğu kimlik siyaseti, Türkiye’de de 20. yüzyılın başından itibaren homojen bir “Türk ulusu” hedefi üzerinden şekillendi. Cumhuriyet’in kurucu kadroları, laik, pozitivist ve Batıcı bir modernleşme tahayyülünü resmî ideolojinin merkezine yerleştirirken, Osmanlı’nın çok-etnisiteli mirasının taşıdığı çoğulluk, yeni düzende daralan bir çerçevenin içine sığdırılmak istendi. Bu çabanın kaçınılmaz sonucu, Kürt kimliğinin ya görünmez kılınması ya da asimilasyon politikalarıyla eritilmeye çalışılması oldu. 1920’lerden itibaren yaşanan ayaklanmalar ve merkezileşme siyaseti, devlet-toplum ilişkilerinde derin bir gerilim üretti. Cumhuriyet’in kurucu söyleminde “şaki, eşkıya, terörist” olarak kodlanan Kürtlerin isyanları, aslında tekil bir düzen bozumu değil; merkezileşme ve tek kimlik altında homojenleşme süreçlerine itirazın tarihsel izleriydi. Nitekim bu kategorik inkârın kökleri, Cumhuriyet’ten de önceye, İttihat ve Terakki dönemine kadar uzanır. Burada şekillenen güvenlikçi akıl, sonraki dönemlerde şiddetle iç içe geçerek toplumsal hafızayı taşlaştırdı.

12 Eylül 1980 darbesi, zaten kırılgan olan sivil alanı dağıttı. Meclis kapatıldı, siyasi partiler yasaklandı, liderler tutuklandı; 650 bin kişi gözaltına alındı, yaklaşık 1 milyon 683 bin kişi fişlendi, on binlerce dernek kapatıldı ve yüz binlerce insanın pasaportuna el konuldu. Bugün Esed dönemi Saydnaya Cezaevi’nin toplumu biçme ve terbiye etme aracı olarak kullanılması dün Diyarbakır Cezaevi’nin misyonu ile aynı yere tekabül eder. Bu dönemin yarattığı iklim, sadece Kürt meselesini değil, Türkiye’nin bütün siyasal ve toplumsal damarlarını daralttı. 1984’ten itibaren silahlı çatışmanın yükselişi, 1990’larda OHAL rejimi ile birleşerek zorunlu göçleri, köy boşaltmalarını ve insan kayıplarını beraberinde getirdi. Üç bini aşkın köy boşaltıldı; milyonlarca insan, önce bölge illerinin merkezlerine, ardından ülkenin batısına göç etmek zorunda kaldı. İstanbul, “dünyadaki en büyük Kürt şehri” diye anılacak bir demografik görünüme kavuştu. 1990’lı yıllarda ülke nüfusunun yaklaşık yüzde 4,8’ine, Kürt nüfusun ise yaklaşık yüzde 23’üne tekabül eden ölçekte bir zorunlu göç dalgası yaşandı; 2–2,5 milyon aralığında insan yerinden edildi. Bu sadece mekânsal bir yer değişimi değildi; eğitim, istihdam, sağlık ve toplumsal sermaye alanlarında kuşaklar boyu sürecek eşitsizliklerin de tohumuydu.

2000’li yıllarla birlikte Avrupa Birliği süreci demokratikleşme taleplerinin görünürlüğünü artırdı. 2002’de iktidara gelen AK Parti, muhafazakâr-demokrat bir söylemle Kemalist hegemonyaya alternatif bir siyasal proje sundu; bu bağlamda Kürt meselesinde yeni bir yaklaşım beklentisi doğdu. 2009–2013 arasında “Demokratik Açılım” ve “Çözüm Süreci” başlıklarıyla TRT Kurdi’nin açılması, dil ve yayıncılık alanındaki bir kısım kısıtlamaların gevşetilmesi ve dolaylı müzakerelerin yürütülmesi gibi adımlar atıldı. 2013 Gezi Parkı kalkışması ve 2015 sonrası gelişmelerle birlikte süreç akamete uğradı; 2016’daki darbe girişimi ve OHAL dönemi, güvenlikçi refleksleri yeniden güçlendirdi. Yine de bu tecrübe, diyalog zeminlerinin önemini, şeffaflık ve sürekliliğin zorunluluğunu ve toplumsal sahiplenme olmadan kalıcı barışın kurulamayacağını öğretti.

Kürt Meselesini Dar Coğrafi Bir Bakışla Çözmek Mümkün mü?

Kürt meselesine İslam coğrafyasından izole bir bakışla yaklaşmak eksik kalır. Kullandığımız kavramların yerli olması kadar evrensel vicdana da hitap etmesi gerekir. Bugün İslam coğrafyasının içinden geçtiği gerilim, 19. yüzyıldan bu yana süregelen bir tartışmanın mirasıdır: Bu tartışma Batıcı modernleşmenin tek tipleştirici basıncı ile bin yılı aşkın bir İslami gelenek ve ıslah çizgisi arasındaki gerilim olarak tanımlanabilir. Bizim açımızdan yönetenin etnisitesinden ziyade, İslami ve aynı zamanda insani bir perspektife sahip olup olmaması asıldır. Seyyid Kutub’un, “Beyaz İngilizler gitti, esmer İngilizler geldi.” ifadesi, dış sömürünün yerli seküler hegemonyalar eliyle içeride yeniden üretilebileceğine dair önemli bir uyarıdır. Bugün toplumsal yarılma çoğu kez etnisiteler üzerinden değil; seküler hâkim paradigma ile yerli aidiyetler -çoğu zaman da İslami kadrolar- arasındaki gerilim üzerinden şekillenmektedir. Afganistan’dan Bangladeş’e, Suriye’den Gazze’ye ve Türkiye’ye uzanan hattaki çatışmaların zemininde, bu zihniyetler arası ayrışma belirgin biçimde görünür durumdadır.

Seküler zeminde yürüyen ve çoğu zaman “özgürlük” sosuyla sunulan söylemlerin, toplumun sosyoekonomik yapısını zayıflatan, İslami ve örfi aidiyetleri dışlayan ve çoğu kez adaletin yerine kimliklerin ayrıcalıklarını ikame eden bir dil ürettiğinin farkındayız. Kürt sorununa bindirilen ideolojik kisveler de bu zemini besleyebiliyor. Son yıllarda meselenin merkezine konan kimi yapılarda, feministlik ya da LGBT gündeminin totalize edici biçimde çerçeveyi belirlediği, buna mukabil Kur’an kursları, imam hatipler, devlet kurumlarında namaz saatlerine riayet, hafızlık merasimleri gibi dinî hayatın ve yerel kültürün görünürlüğünü artıran adımların Kürt ve Türk solu tarafından “Araplaşma” söylemiyle değersizleştirildiği görülüyor. Dün “makbul kişi” profilini Türk ve laik kimlik belirlerken; bugün bölgemizde kimi zihinlerde “makbul kişi” tanımının laik ve Kürt olarak tersinden kurulması, katı bir Kemalizm’in bu kez Kürt coğrafyasına taşınması anlamına gelmez mi? Dinin toplumsal rıza üretmesindeki meşru rolü merkezî yapısının bir sonucu olmasındandır, yoksa toplumsal dindarlığı Kürt sekülarizminin, ritüeli ruhun önüne koyan araçsallaştırıcı yaklaşımıyla karıştırılmamalıdır. İslami perspektif ne dinin araçsallaştırılmasına ne de sekülerliğin hegemonyaya dönüşmesine razıdır; ölçü adalettir, esas kul hakkıdır, hedef emanı yani güveni tesis etmektir.

Türkiye siyasal aklında da çözüm önerileri ele alınırken müesses nizamın kurucu aklı Kemalizm’e itiraz önemli bir aşamayı ifade eder.

Cumhuriyet tarihi boyunca Turgut Özal, Necmettin Erbakan ve Recep Tayyip Erdoğan’ın farklı dönemlerde açtığı imkân pencereleri, çözüm dilinin değişebildiğini gösterdi. Özal’ın “Kürtlerle, dindarlarla ve geçmişle barışmak” çağrısı, dışlayıcı modernleşme hattının dışında kapsayıcı bir ufuk çizdi; ani vefatı kurumsallaşmayı sınırlasa da dili dönüştürmede etki yarattı. Erbakan’ın “Sen ‘Ne mutlu Türk’üm diyene!’ dersen biri kalkıp ‘Ne mutlu Kürt’üm diyene!’ der.” ifadesi ve “ümmet kardeşliği” vurgusu, milliyetçi homojenliğe karşı farklılıkları iman kardeşliği içinde buluşturma çabasıydı; vesayet koşulları yaygınlaşmasını engelledi ve meşruiyet tahayyülünde iz bıraktı. Erdoğan’ın “Kürt sorunu” ifadesini açıkça kullanması ve Demokratik Açılım ve Çözüm Süreci tecrübesi ise diyalog ve müzakerenin, şiddetsiz siyasetin ve güven inşasının mümkün olduğunu gösterdi. Bugün Meclis’te yürüyen çalışmalar ve MHP dâhil farklı siyasal geleneklerin süreçlere dâhiliyeti, milliyetçilik zemininin daha rasyonel ve kapsayıcı bir eksene kayabileceğini düşündürüyor. Bu, ideolojik kapanmaları aşan, aklı ve hukuku önceleyen bir zemindir; kalıcı olabilmesi, şeffaflık, süreklilik ve toplumsal sahiplenmeye bağlıdır.

Ne Yapmalı?

Yol haritasının isabeti, zeminin doğruluğuna bağlıdır. Meclis komisyonları vasıtasıyla her kesimin dinlenmesi, yalnızca teknik bir veri toplama faaliyeti değil; şura ilkesiyle uyumlu bir meşruiyet üretimidir. Kürtçe meselesinde okullarda seçmeli derslerle yetinmek yerine, dilin kamusal alanda görünür kılınması, sağlık, eğitim ve adalet başta olmak üzere devlet kurumlarında Kürtçe iletişimi mümkün kılan bir organizasyonun kurulması gerekir. Kürtçenin akredite edilmesi, tercüman havuzları, çift dilli dokümantasyon, e-Devlet entegrasyonları gibi somut adımlarla desteklenmelidir. Coğrafi yer adlarının makul ölçüde iadesi, partizan bir kazanım olarak değil; halk ile siyasal iktidarın birlikte başardığı bir birlik ve emanet göstergesi olarak ele alınmalıdır.

12 Eylül’ün artığı olan vesayet düzeneklerini tasfiye etme cesaretini göstermiş bir iktidar pratiği, bugün aynı kararlılığı, sivil siyaseti güçlendirmede ve düşünsel çoğulculuğu güvence altına almada göstermelidir. DEM Partisi ve varyantlarının, dağdan emir alan ve Kürtleri emperyal projelere lejyoner kılma riski barındıran çizgiden sıyrılarak sivil, yerli ve makul bir siyasal dil inşa etmeleri elzemdir. Bölgede “Kürt Siyasal Hareketi” gibi kutsallık atfeden etiketlerden uzak durulmalıdır çünkü Kürt toplumu tek bir çizgiden ibaret değildir. Milliyetçi damarlar, İslami yapılar, geleneksel otoriteler, seküler aktörler, sivil örgütler; hepsi meşru öznelerdir ve hepsinin sivil siyasette, can ve mal güvenliğinden emin biçimde, özgürce yer alması gerekir. Devletin görevi, özgürlük-güvenlik dengesini hak, ölçü ve hukuka uygun biçimde kurmaktır. Bu, farklı zihniyetler arasında sağlıklı bir gerilim hattı kurarak toplumsal rızayı hegemonik baskının aracı olmaktan çıkarır; rızayı, toplumu geliştiren, eleştirel aklı besleyen ve adaleti pekiştiren bir dinamiğe dönüştürür.

Seküler hegemonyanın, “özgürlük” söylemiyle dinî ve örfi aidiyetleri bastırdığı her durumda, toplum yabancılaşır; “dinin ruhu” yerine “ritüel” üzerinden yürüyen araçsallaştırmalar da aynı şekilde güveni çürütür. Bu nedenle çözüm, tüm epistemik anlayışları eşitlik ve haysiyet temelinde, hukuk ve ahlak terazisinde buluşturmaktır. İslami siyaset ahlakının üç ilkesi olan doğruluk, emanet ve adalette sebat burada yol göstericidir. Adalet, hiçbir kimliği kayırmaz; emanet, güç kullanımını sınırlayıp hesap verebilir kılar; doğruluk ise dil ile niyeti, söz ile eylemi birleştirir.

Çözüm: Adaletin Islahı ve Kardeşliğin İnşası

Kürt meselesi, Türkiye’nin siyasal kapasitesini olduğu kadar ahlaki omurgasını da sınar. Tarihsel dışlayıcılıkların ağır yükü, ancak hakikatin ortaya çıkarılması ve mağdurların onarımıyla hafifler. Geçmişle yüzleşme, intikam değil; ıslahı ve emanı tesis etmenin yoludur. Bugün parlamenter zeminde açılan diyalog kanalları, farklı siyasal geleneklerin sürece dâhiliyeti ve kimi aktörlerin silahsızlanmaya dair beyanları, umut vericidir. Bu umudun kalıcı barışa dönüşmesi, adaletin sadece hukuki değil, ekonomik ve kültürel düzeyde de tesis edilmesine bağlıdır. Dilin kamusal güvencesi, sivil siyasetin güçlendirilmesi, zorunlu göçlerin doğurduğu eşitsizliklerin telafisi, yerelde ve tüm Türkiye’de istişarenin işletilmesi ve bütün bunların şeffaf, ölçülü ve hesap verebilir bir mimari içinde yürütülmesi gerekir.

İslami değerler, bu mimarinin ahlaki pusulasıdır. Kalıcı barış, şiddetin susmasıyla değil; adaletin sesiyle, kardeşliğin nefesiyle, güvenin sıcaklığıyla kurulur. Türkiye, adalet ve uhuvveti birlikte taşıyacak bir iradeyi diri tutabildiği ölçüde, geçmişin ağır yükünü hafifletip çoğul, onurlu ve müreffeh bir geleceği mümkün kılacaktır.

Erdal Eker Arşivi
417 Sayı: 416-417 Kasım/Aralık 2025 Sayıya git

Bu Sayıya Ait Makaleler