Kürt Sorunu, Sistem Sorunu ve İslamcı Vizyon
Haksöz Dergisi Sayı: 416-417 Kasım/Aralık 2025

Kürt sorunu, yıllardır sürekli konuştuğumuz bir konu. Cumhurbaşkanımızın 12 Ağustos 2005’te Diyarbakır’da yaptığı ve “Kürt sorununu tanıyorum.” dediği konuşma, adeta Kürt halkının gönlünde taht kurdu. O günden itibaren, Kürt sorununun çözümü konusunda şimdiye kadar hiç görülmemiş bir ufuk açıldı hepimizin önüne.

Erdoğan’ın o günlerde bu konuşmayı yapması, Kürt siyasi hareketinin veya örgütün sistemi çok zorlamasından kaynaklanan bir durum değildi. Bazıları konuyu böyle okumayı tercih etti: Sanki örgüt, silah yoluyla devletin en üst düzeyini temsil eden birine zorla bir şeyi kabul ettirdi. Silahla bir hak elde edildi ve Erdoğan, sanki sistemin bir adamı olarak bunu kabul etmek zorunda kalmış gibi lanse edildi. Bu anlatı, birilerinin hikâyesine, tezine çok yarıyordu.

Oysa biz bu anlatıyı reddediyoruz. Çok açık söylüyorum ki Tayyip Erdoğan o sözleri sistem adına söylemiyordu. Türkiye'deki sistem dışı, hatta sistem muhalifi bir gelenek adına, o geleneğin diliyle, vizyonuyla ve seciyesiyle söylüyordu.

Türkiye'deki İslamcılar Kürt meselesinin ne sebebi ne de paydaşıdırlar. Bilakis, İslamcıların vizyonunda “Kürt sorunu” diye bir şey yoktur. Sorun Kürt sorunu değil, sistem sorunudur.

Şunu kastediyorum: İsrail-Filistin meselesini tartışırken, hepimiz “Filistin sorunu” demeye o kadar alıştırıldık ki bu ifade adeta dilimize yedirildi. Oysa sorun olan Filistin değil, sorun olan İsrail'dir. Anormal olan, bu ülkenin, bu coğrafyanın, bu milletin ve o halkın bağrına bıçak gibi saplanmış olan İsrail’dir.

Dolayısıyla Türkiye'de de bu millete sorun olan şey Kürtlük veya Kürtler değildir. Sorun Kürtlerden kaynaklanmıyor, sorun sistemden kaynaklanıyor. Yani, bir Kürt sorunu değil, bir sistem sorunu, bir Kemalizm sorunu vardır. Kemalizm de yerli bir proje değil, bu ülkenin bağrına ekilmiş bir emperyalizm projesidir.

Topyekûn, global ve paradigmatik anlamda farklı bir yaklaşım sergileyen İslamcılar, Kürt sorununu baştan itibaren çözebilecek bir vizyona ve anlayışa sahiptirler.

Çözüm Süreci ve Milliyetçi Tepkiler

Tayyip Erdoğan göreve geldiğinde, “Ben artık sistemin bir adamıyım, karşımda da koskoca bir sorun gördüm. Nasıl çözeyim? Çözmezsem başımıza daha büyük bela olacaklar. Hadi çözelim, Kürt sorununu da tanıyorum, Kürt kardeşlerimizi de. İnanmasam da kardeşiz, sırtınızı sıvazlayayım, kardeş olalım!” gibi bir motivasyonla hareket etmedi. Biz Müslümanlar gerçekten kardeşiz.

Müslüman kardeşliğinin ötesinde talep edeceğimiz bir şeyimiz yok. Biz, Türk milliyetçiliğinin bu ülkeye ekilmiş hiçbir boyutuna zaten razı değildik ve hâlâ da değiliz. Dolayısıyla bu sorunu doğuran bütün gelişmelerin hepsinden uzağız, biz İslamcılar beriyiz. Biz bu sorunu doğurmadık. Biz çözeceğiz dedik ve çözdük.

Tayyip Erdoğan’ın “Kürt sorununu tanıyorum.” dediği 2005 yılından itibaren, yaklaşık 10 yıllık bir süreç yaşandı. İçinde barış süreci, açılım süreci, demokratikleşme süreci ve çözüm süreci vardı. Tayyip Erdoğan bu çözüm sürecinde ne kadar çok sorunu çözmeye yaklaştıysa karşıdan o kadar büyük bir tepki gördü.

Kürt siyasetini temsil ettiğini söyleyen insanlar çok daha büyük bir tepki gösterdiler. “Sen bu sorunu nasıl çözersin?” yaklaşımı içindeydiler. Hepimiz buna şahidiz.

Örneğin, Tayyip Erdoğan bu sorunu çözüyor diye, Kürt milliyetçisi siyasi hareketler bu durumu ne teşvik ne de takdir ettiler. “Ne güzel, çözecekmiş bu sorunu. Gidelim, bir diyalog kuralım. Biz de elimizden geleni yapalım, aslolan üzüm yemek değil mi? Hadi beraber yiyelim.” demediler. Sorunu çözene düşmanlık yaptılar.

Selahattin Demirtaş’ın, başkanlık meselesinde “Seni başkan yaptırmayacağız!” diye meydan okumasını hepimiz hatırlıyoruz. Neden? Senin niye düşmanın Tayyip Erdoğan? Tayyip Erdoğan, şimdiye kadar Kürt halkının maruz kaldığı tüm sorunları çözmek iddiasıyla ve çözüm anlayışıyla hareket etmiş, kimsenin kat edemediği mesafeyi kat etmiş bir siyasi liderdi. Elini taşın altına koymuş, yetmemiş, “Baldıran zehri içerim.” deme pahasına hareket etmişti. Gerçekten de o kudrette ve o değerde bir işi üstlenmişti. Sen niye ona düşmanlık yapıyorsun? Birazcık işin ucundan tut, işi kolaylaştır.

Dikkat ederseniz çözüm sürecine yaklaşıldığı süreçte silahlı mücadeleler, saldırılar, çatışmalar ve şiddet gündemi daha fazla artıyordu. Tayyip Erdoğan’ın eli sürekli olarak zayıflatılıyordu.

Buna rağmen Erdoğan caymadı. Vaktinde bu iş için gerekli olan bütün yasal değişiklikleri yaptı. Devletin paradigmasını değiştirdi. Devletin paradigması sadece Kürtlerle ilgili meselelerde değil, Alevilerle ilgili meselelerde de değişti. Türkiye’de Alevi ismi hiçbir resmî söylemde geçmezdi; şimdi Alevi diye bir şey var. Bu bir tanınma politikasıdır. Kabul edelim veya etmeyelim, hoşunuza gitsin veya gitmesin (ki benim açıkçası etnik kimlik üzerinden siyaset yapılması hoşuma gitmiyor), insanlar bazen bu şekilde tanınmak istiyor. Bazısı “Kürt olarak bilinmek istiyorum.” diyor, öbürü “Arap olarak bilinmek istiyorum.” Ben bu tarz bir siyasete zerre prim vermem. Ama böyle bir vaka da var. Bu talepler meşru taleplerdir. İnsanlar bu şekilde kimlikle bilinmek istiyorlarsa eyvallah. Dünya böyle bir dünya.

Kimliklerin İcadı ve Milliyetçilik

Daha önce de belirttiğim gibi, sorun Kürt sorunu değil, sistem sorunudur. Bu meselenin tarihsel kökenine inelim: kimlikler meselesi. Kimlikler tercih edilen şeylerdir. “Sen kimsin?”

Benim için Müslüman kimliğim her şeyin ötesindedir. Ben Allah’ın kuluyum ve Allah’a kulluğum, beni bütün insanlarla birleştiren ortak zemindir. Diğer insanlara değer vermemi gerektiren şey de benim Allah’a kulluğum ve diğer insanların da Allah’a kulluğudur. Niye ortak zeminden yola çıkmayalım da bizi sürekli ayrıştıran şeyler üzerinden bir kimlik kuralım?

Ancak, belli özelliklerinize bir saldırı yapıldığı zaman, insanlar o yanlarını hatırlarlar ve onu kimlik haline getirirler. Amin Maalouf’un meşhur analizi şöyledir: Bir yanınıza çok saldırı yapılırsa o yanınızı daha çok hatırlarsınız ve bunu kimlik haline getirirsiniz, dayanışma içerisine girersiniz. Sosyolojide grup dayanışması, gruba yönelik bir saldırı olduğu zaman ortaya çıkar.

Binaenaleyh Kürt dilini yasaklarsanız Kürt dayanışmasını artırırsınız. Bu, çok açık bir şey. Kürtler, “Bize hakaret ediliyor.” derler ve hakaret edilen yerde insanlar bir dayanışma içerisine girerler, kimliklerini bunun üzerinden kurmaya bir yatkınlık hissederler.

19. yüzyılda milliyetçilik cereyanlarının başladığı dönemlerde birçok kimlik icat edildi. Fransız kimliği, Alman kimliği... Ulus devlet kimliği büyük ölçüde okullar aracılığıyla insanlara benimsetildi. İnsanlar Fransız olmayı öğrendiler, devlet insanlara Fransız olmayı öğretti.

Avrupa’da bu ulusal kimlikler, 20-25 tane ulus devlet kimliği oluşmadan önce var olan binlerce kimliği birleştirici bir unsur olarak başarılı oldu. Ancak iş Osmanlı’ya geldiği zaman, zaten bir birlik (Osmanlı birliği) vardı ve oraya ekilen etnik kimlikler Osmanlı’yı birleştirmeye dönük değil, bölmeye yönelik kimlikler haline geldi. Arnavutlara “Siz Arnavut’sunuz.”, Araplara “Siz Arap’sınız.”, Türklere “Siz Türk’sünüz.”, Kürtlere “Siz Kürt’sünüz.” denildi. Bu durum, Osmanlı harcını parçalayan bir yapı oluşturdu. Avrupa’da birleştirici işlevi olan ulusal kimlikler, Osmanlı’nın harcını çözen bir etki yaptı.

Türkçülüğün İcadı ve Asimilasyon

19. yüzyılın sonlarında Jön Türk hareketi ve İttihat ve Terakki içerisindeki Türk milliyetçisi unsurlar, bir Türk milliyetçiliği akımı başlattılar. Türklük diye yeni bir kimlik icat ettiler.

Bu fikirle şunu yaymaya başladılar: “Bizim ne işimiz var Arap çöllerinde?” Arap karşıtlığı yavaş yavaş oluşmaya başladı. İttihat ve Terakki’nin temel fikri masumdu ("İttihat", Allah da bize birlik olmayı emrediyor.) ama içinde bir Türk milliyetçisi unsuru oluştu ve bu unsur, Arap karşıtlığı üretmeye, Türklük üzerine yoğunlaşmaya başladı. Bu da Arap milliyetçiliğini tetikledi.

Ziya Paşa'nın meşhur Endülüs kitabı, bu projenin bir parçasıdır. O kitapta, Endülüs'te 700 senelik hüküm süren Müslümanların nasıl bir yıl içinde yok edildiği anlatılır. Genç Osmanlılar arasında şu korku pompalanıyordu: “Bizim de bu topraklardan silinme tehlikemiz var. Buna karşı bir şey yapmalıyız. Küçülelim. Bu kadar büyük bir imparatorluğu bize yedirmezler.” Jön Türkler ve İttihatçılar, daha baştan yenilgiyi ve çekilmeyi kabul etmişlerdi.

“Endülüs’tekilerin başına gelenler bizim de başımıza gelmesin. Tarih tekerrür etmesin diye biz Arap çöllerini ve yayıldığımız bütün bu alanları bırakalım. Bir Türkiye devleti olarak, Oğuzların, Orta Asya’dan gelip kurdukları bir Anadolu ülkesi olarak Anadolu’da kalalım ve burayı Türk devleti haline getirelim. Diğer yerlerden vazgeçelim.”

Bu vazgeçme fikri, 19. yüzyılın sonunda ve 20. yüzyılın başlarındaki bütün Jön Türk ve İttihatçıların kafasında vardı. Bu kafa yapısı, 1918'deki hezimete yol açtı; Filistin topraklarından, ardından Suriye topraklarından, bütün Hicaz bölgesinden ve bütün Kuzey Afrika'dan bir anda feragat etmemize sebep oldu.

Kurduğumuz bu devletin tarihinde bu feragatten bahsedilmez. Biz neyle büyüdük? “Memleketimizin bir karış toprağını bile vermeyiz, bir karış toprak için kıyamet koparırız, şehit oluruz!” diyen bir zihniyetle büyüdük. Oysa biz aslında savaşmadık, feragat ettik, kaybedip çekildik. Olay sadece bundan ibaret. Bizi Türklüğe razı ettiler ve Türklüğü yeniden icat ettiler.

Türklüğü savunan, Türk milliyetçiliğinin en önemli isimlerinden biri Mois Cohen’dir. Mois Cohen bir Yahudi’dir. Onun arkasındaki daha büyük güç, Polonyalı veya Romanyalı bir Yahudi olan Parvus Efendi'dir. Parvus Efendi hem Türk milliyetçiliğini inşa ediyor; teorik temellerini, mitolojilerini, efsanelerini ve dilini çalışıyor hem de aynı zamanda Rusya’ya çalışıyordu. Lenin’i Berlin’den trene bindirip Moskova’ya gönderen adam Parvus Efendi’dir.

Manşetlik bir cümleyle söyleyeyim: Evet, Türkiye’de sistem sorunu diyoruz ya, Kürt sorunu diye bir şey yok. Sistem sorununun en büyük mağduru Kürtler değil, Türklerdir. Türklüğü yok ettiler, Türklük adına bir şey bırakmadılar. Türklüğü değiştirdiler, asimile ettiler, dilini değiştirdiler.

Elhamdülillah, biz Kürtler hâlâ dilimizi konuşuyoruz. Dile bir şey olmadı. Şimdi ona da benzer yoldan gitmeye çalışan Kemalist Kürtçülük diye bir şey müdahale ediyor. Türklüğün başına ne getirdilerse o da aynı şeyi Kürtlerin başına getirmeye çalışıyor: yeni bir Kürt dili, yeni bir Kürt kimliği, Kürtlüğün yeni bir icadı.

1923 sonrası öyle bir Türklük icat edildi ki hâlâ geçerli olan o Türklük, gerçek Türklükle zerre kadar alâkası olmayan bir şeydir. O, Türklük değil, gavurluktur. Gavurluğu bize Türklük diye yutturdular. İslam’dan soyutlanmış bir Türklük olamaz, tıpkı İslam’dan soyutlanmış bir Kürtlük olamayacağı gibi. Ama bunu yaptılar bize.

Osmanlı dili, Arap dili, Fars dili, hatta Kürt dili; hepsi birbiriyle kaynaşmış dillerdi. Osmanlı’nın içerisindeki Arapça kelimelerinin sayısı neredeyse yarı yarıyaydı. Şimdi onları ‘öz Türkçe’ ve İslam’dan soyutlanmış bir kimlik adına öyle bir hale çevirdiler ki bambaşka bir dil oluşturdular. Hedefleri de açıktı. Bugün artık belgelere daha rahat ulaşılabiliyor. O belgelerin nihai amacı, Türkleri İslam’dan uzaklaştırmaktı. Türk tarihini yazarken bile şöyle bir tarih yazdılar ve insanları buna inandırdılar: “Türkler Orta Asya’dan kuraklıktan dolayı geldiler.” Türkçü tarihçi Zeki Velidi Togan bile Türk Tarih Kongresi’nde “Bu ne saçmalık? Tarihin hiçbir döneminde kaydedilmiş böyle bir kuraklık yok.” demiştir. Ama Afet İnan gibi isimler, “Eğer göçebe oldukları için geldiler dersek Türklere göçebelik yakıştırmış oluruz. Göçebelik de ayıp bir şeydir, ilkel bir kültürdür.” diyerek buna itiraz etmiştir.

Bütün kavimler, tarihlerinin belli bir döneminde ilkel bir hayat yaşamışlardır. Bunda utanılacak ne olabilir ki? Ama yok. Türklük öyle bir Türklük değil. Türkler tarih sahnesine ilk girdikleri andan itibaren medeni bir toplum olarak girmişler! Saçma sapan, çocukların bile inanamayacağı bir şey bu. Bununla Türklüğü yüceltmiş olmuyorsunuz; mitolojikleştirmiş, hayattan, tarihten ve realiteden koparmış oluyorsunuz.

Bilhassa İslam öncesi Türklüğe odaklanılıyor ve deniyor ki: “Avrupa’ya giden ari ırk var ya, saf Avrupalı ırk, onlar da Türk’tü aslında.” Düşünsenize, biz Batılılaşıyoruz ya, Batılılaşırken bir komplekse girmiş oluyoruz. Daha iki gün önce savaştığımız adamlara, “Biz onların soyundan geliyoruz.” dememek için, “Onlar bizim soyumuzdan geliyorlar.” diyerek işin içinden çıkmış oluyoruz.

Türklük icat edildiği zaman asimile edilmiş oldu. Şu anda karşımızda asimile edilmiş bir Türklük var. Yani biz Kürtler olarak asimilasyondan çok korkuyoruz ama korkmayın. Şu anda bizim muhatap olduğumuz mevzu, Türklerle Kürtler arasında cereyan eden bir hadise olarak görülemez. Mevzu şu ki burada bin yıldır birlikte yaşayan topluluklar, 100-130 yıldır korkunç bir zehre maruz kaldılar ve o zehir hâlâ bizi etkiliyor.

Biz hâlâ kendi kimliğimizi korumaya çalışıyoruz. Bir kimlik aramamıza gerek yok, biz Müslümanız. Bu kimlik bize yetiyor. Elbette ki İslam kimliğiyle biz, bu sorunu çözebilecek liyakate, potansiyele ve güce sahip tek hareketiz. Bu sorunu sadece İslamcı hareket çözebilir. Ve AK Parti'nin içerisinde bir şekilde kalmış olan İslamcılığın bakiyesi neyse o çözdü bu meseleyi.

Çözülmüş Bir Sorun: Kürt Sorunu Yoktur!

O yüzden Tayyip Erdoğan, “Kürt sorunu çözülmüştür, Kürt sorunu yoktur.” dedi. “Kürt sorunu yoktur.” derken birileri, “İşte inkâr noktasına geldi.” dedi. Ya niye Kürt'ü hep sorunla ifade ediyorsun ki? Adam, “Kürt sorunu yok” diyor, “Kürt yok” demiyor. Kürt sorunu denilen şeyi çözdük diyor. Göğsünü gere gere “Ben çözdüm.” diyor. Hakikaten de çözdü.

Dil meselesinin üzerindeki baskı hafifledi. Şimdi mesela, anadilde eğitim tartışmaları yapılabiliyor. Olur veya olmaz, bilmiyoruz. Ama şu anda bu tartışılabiliyor. Niye? Çünkü zaten okullarda seçmeli ders olarak Kürtçe şu anda var. Numan Kurtulmuş’a gösterilen tepki saçma bir tepkiydi. Kim, niye öyle bir tepki göstersin? O tepkiyi gösterenler, cahilliklerinden ve nasıl bir dünyaya varmış olduklarından habersizler. Değil Numan Kurtulmuş, Devlet Bahçeli bile Kürtçe konuşma yapabiliyor artık.

Biz getirdik işi bu noktaya. Biz İslamcılar getirdik. Kürt meselesi gibi birçok mesele karşısında bazı İslamcıların ezik olmasını anlayamıyorum. Bunu sadece biz çözebiliriz. Kürt milliyetçileri çözemezdi, sorunu daha da büyütürlerdi ve nitekim büyüttüler. Ama biz, Allah’tan işin içerisinde daha dirayetli, daha sükûnetli bir siyaset takip ederek ve meseleyi hiç olmazsa kimsenin canı daha fazla acımadan, gerçekten köklerine müracaat ederek bir noktaya getirmiş olduk.

İslamcı model, yeni bir ulus devlet modeli oluşturmak değildir tabiî ki. Ulus devleti aşmaktır. Aslında şu anda buna çalışıyoruz. Ortaya koyduğumuz siyaset zaten biraz öyle bir siyasettir.

Buna rağmen hâlâ aşamadığımız problem, Kemalizm problemidir. Hâlâ çocuklarımız Kemalist bir eğitime maruz kalıyorlar. Bu genel bir problemdir, sadece Kürt meselesiyle ilgili bir problem değildir. Bu, zihinle ilgili bir problemdir; zihnî felç eden bir tarafı var işin.

Düşünün, bütün bir tarihi, mitolojik okumaya davet ediyorsun: tek kahraman, tek kurtarıcı. Her şeyi bir kişi yaptı. Böyle bir tarih yok. Dünyanın hiçbir yerinde böyle bir tarih anlayışı dimağlara yerleştirilmez. Kişiye böyle bir tarih yüklediğin zaman, ona “Sakın düşünme. Düşünmene gerek yok. Okumana gerek yok. Bilmene gerek yok. İnan sadece buna!” demiş oluyorsun. Kemalizm bir afyon haline gelmiş durumda. Bu maalesef bizim hâlâ aşabildiğimiz bir konu değildir. Bu sorun, sistem sorununu doğuran şeydir.

Suriye, Ürdün, Suudi Arabistan gibi devletlerin kuruluşuna karar veren irade, aynı zamanda Türkiye’nin de o ulusalcı sistem içerisinde ortaya çıkmasına karar vermiş olan iradedir. Onun için farklı şeylerin içinde değiliz. Ama şimdi gidişat farklı tabiî.

Dünya çok farklı bir yere doğru gidiyor. Dünyada hiçbir sistem kalıcı değildir. Hiçbir sistem kısıtlamalarıyla, imkânsızlıklarıyla, hapishaneleriyle, zindanlarıyla kalıcı değil. Sistem her zaman gevşer, başka hallere dönüşür. Bugün dünya, yeni imkânları arayabileceğimiz, yeni sistemler inşa edebileceğimiz bir yere doğru gidiyor. Onun için bu arayışı el birliğiyle birlikte yürütmemiz gerekiyor. Ama birbirimizi severek. Birbirimizi sevmek, en önemli sermayemiz olacak bir şeydir.

Biz gerçekten de kardeşiz. Ve bu kardeşlik, elbette ki birbirimizin hukukunu gözetmeyi gerektirir. Kimse kendini öyle iktidarda falan zannetmesin. Bugün kendini iktidarda zanneden insanlar bile birçok şeye hükmedemiyorlar. Çünkü bir halk var. Demokrasilerde kısıtlılık, yöneticinin imkânsızlığından değil, sadece halkın gücünden gelir. Bu halk da her zaman gücünü çok olumlu kullanmıyor. Bazen kısıtlayarak, bazen baskılayarak kullanıyor. Eğer bunu iyi yönetemezseniz, faşistler süreci çok kolay evirebilir maalesef. Eğer bunu iyi yönetemezseniz, rahatlıkla halkın yönetimini, halkın baskısını mazeret göstererek hiçbir açılıma gitmeyebilirsiniz. Tayyip Erdoğan’ın bence farkı bu. Halktaki bu eğilimleri bir yandan yönetiyor, bir yandan da ilkelerden taviz vermeden, ilkeler doğrultusunda bir siyaset takip etmeye çalışıyor. Ama çok radikal olamaz, olamıyor. Kimse de o kadar radikal olamaz. Radikal olabilmeniz için biraz diktatör olmanız lazım. Herkes Tayyip Erdoğan’ın diktatör olduğunu düşünebilir ama değil, olamaz. Olsaydı bunu yapabilirdi ama yapamıyor. Hiç kimse yapamaz.

Geçen katıldığım bir konferansta, biri şunu sordu: “Suriye’de Ahmed eş-Şara ve HTŞ madem çok İslamcılar, karşılarına yeni bir hükümet kurma şansı çıktı. Neden federatif bir yapı kurmuyor da üniter bir yapı kuruyor?” Federatif bir yapının, üniter bir yapıya nazaran daha İslami bir yapı olduğunu sana kim anlatıyor? Hangi ayet söylüyor? Ne böyle bir ayet var ne de İslami anlamda bu daha İslami diyebileceğimiz mutlak bir referans. Buna karar verecek olan şey, genel olarak Müslümanların maslahatıdır. Müslümanlar için bunda nasıl bir yarar var?

Dedi ki: “Osmanlı da federatifti. Bu, daha İslami.” İyi de orada şöyle bir fark var: Osmanlı’da federatif bir yapı vardı ama kontrol Müslümanların elindeydi. Ben illa federatif yapı olmasın demiyorum. Şu anda federatif olmasını kim istiyor? Bu sorunun cevabına ve genel maslahata bakalım. Mesela şu anda Suriye’yi federatif bir yapı olarak inşa edelim: SDG, Fırat’ın doğusunda ayrı bir yapı kursun; Aleviler gitsin Lazkiye’de ayrı bir düzen kursunlar; Dürziler de Güney’de bir devlet kursunlar. Al sana dört parçaya bölünmüş bir Suriye. Kimin projesidir bu proje? Tabiî ki İsrail’in.

Tom Barrack geçenlerde çok net bir şekilde açıkladı: İsrail asla kendi bölgesinde, kendi etrafında güçlü bir Müslüman ülke istemiyor. Birleşik bir Müslüman hükümeti de istemiyor.

Suriye’de Esed, İsrail açısından aslında bir emanetçiydi. Emin bir eldi. Elinde kimyasal silahlar da vardı ama onları hiçbir zaman İsrail’e karşı kullanmayacağına emindi Siyonistler. O kimyasal silahları kullanacağı zaman, kendi halkına karşı kullanacaktı. Nitekim öyle yaptı ve İsrail buna hiç itiraz etmedi.

Ama ne zaman Esed gitti, yerine Ahmed eş-Şara geldi, İsrail, Suriye’nin bütün silah depolarını bombaladı, yok etti. Şimdi İsrail Suriye’de federatif bir yapı olsun, istiyor. Biz de diyoruz ki “Evet, bu, İslam’a daha uygun.” İslam’a daha uygun olan, İsrail’e daha uygun olabilir mi?

Uzun vadede İsrail tehlikesini bertaraf edelim. O zaman gerçekten federatif yapıyı konuşabiliriz. Ama şu an zamanı değil.

Bediüzzaman Said Nursi diyor ya: “Fırtınalı havada insanın yapacağı şey nedir? Önce pencereleri, kapıları falan kapatırsınız.” Sen tam fırtınalı havada, bütün pencereleri açmaya çalışıyorsun. Önce bir fırtına dinsin. İçtihat meselesinde çok güzel bir kıyastır bu.

Kaldı ki bugün Rakka’da, Deyru’z-Zor’da, Fırat’ın doğusunda federatif yapı isteyen Kürtlerin idaresi için Amerika’nın tahsis etmeye çalıştığı yerlerde yaşayanların %85’i Arap. Sen yeni bir Baas rejimi mi kurdun? Nasıl? Seçimle mi kuracağız bu federatif yapıyı? Yoksa birileri tepeden bize oralarda bir şey mi vermiş olacak? Oralara federatif bir otorite, federatif bir yönetim, özgürlük veya otoritesi verecek.

Yasin Aktay Arşivi
417 Sayı: 416-417 Kasım/Aralık 2025 Sayıya git

Bu Sayıya Ait Makaleler