Genç Kürt Âlim Süleyman el-Halebî ve Sömürgecinin Kalbine Saplanan Hançer
Fransız sömürgeciliği, 18. ve 19. yüzyıllarda “bilimsel antropoloji” adı altında yüzlerce insanın kafatasını topladı. Bu sözde bilim, kendi dışındaki halkları “medeniyet seviyesine göre” sınıflandırma iddiasındaydı. Bugün Paris’in merkezinde, “Musée de l’Homme” adlı müzenin loş salonları tam da bu iskeletlerle doludur. Bunlardan birinde, cam bir vitrinin içinde, bir kafatası ve bu kafatasını tanımlayan bir etiket durur:
“Fanatique religieux — Soliman el-Haléby (1800).” Fanatik dinci Süleyman el-Halebî (1800)
Süleyman el-Halebi için yazılmış bu tanımlama, aslında bütün bir sömürgeci zihniyetin özetidir. Tarih boyunca “medeniyet” getirme iddiasıyla işlenen zulümlerin, bilimsel cilalarla nasıl meşrulaştırıldığının en dramatik hâlidir bu vitrinlerde sergilenenler.
Peki kimdir Süleyman el Halebî? Batı’nın kendine medeniyet misyonu (!) biçtiği bir yüzyılda boğazına kadar işlediği zulümlerin karşısında inancı için direnen bir Müslüman talebe. İnancı için kendini feda eden bu asil genç, iki yüzyıl bilim vitrininin soğuk ışıkları altında “öteki” olarak sergilenmiştir. Bu vitrin, bir kemik kalıntısını değil, sömürgeciliğin en derin çelişkisini gösterir: Bir yanda insanlık, eşitlik ve ilerleme nutukları; öte yanda imanıyla direnen bir mazlumun kafatasını teşhir edecek kadar kibirli ve azgın bir zihniyet.
Aslında camın ardında duran sessiz iskelet, hâlâ feryat eden bir özgürlük ve adalet çağrısının yankısını ve bir direnişin güçlü elini temsil eder. Her yıl binlerce ziyaretçi bu salonlardan geçerken, kimisi bilmeden bakıp geçer, kimisi merakla eğilir. Ama çok azı bilir ki bu kafatası bir suçluya değil, sömürgecilere direnen bir fedaiye aittir. Fransız sömürgeciliğinin karanlık belleğindeki bu vitrin aslında tarihin derinlerinden yükselen bir gizli şifredir: “İnancı için sınır tanımaz bir fedainin, tarihin seyrini değiştiren eyleminin tüm nesillere ve çağlara fısıltısı.”
Süleyman el-Halebî’yi tanımak için evvela onun yaşam seyrini değiştirecek döneme gitmek gerekir.
Fransızların Mısır’ı İşgali (1798–1801)
18. yüzyılın sonu, Avrupa’da yükselen milliyetçi ve sömürgeci dürtülerin Doğu dünyasına yöneldiği yeni bir döneme işaret ediyordu. Fransız Devrimi’nin ardından askerî lider olarak hızla yükselen Napolyon Bonapart, Avrupa kıtasında aradığı siyasi ve sembolik meşruiyetin bir kısmını “Doğu’nun kapısını aralayarak” elde etmeyi planladı. Napolyon bu hedefle 19 Mayıs 1798 tarihinde Toulon Limanı’ndan hareket ederek yeni bir sömürgecilik anlayışının taşıyıcısı sıfatıyla, yanında otuz bin askerden, mühendislerden, bilginlerden ve ressamlardan oluşan bir Fransız donanmasıyla Mısır’a doğru bir sefer başlattı.
Fransa Bakanlar Konseyi Başkanı Jules Ferry’nin, “Üstün ırkların, aşağı ırkları medenileştirme görevi vardır.” söylemi, Fransa’nın hem Afrika’daki hem de Asya’daki işgallerin temel ideolojik dayanağı oldu. Napolyon’un yanında Jean-Baptiste Kléber, Reynier ve Menou gibi yakından tanıdığı generallerin yanı sıra 167 kişiden oluşan bilim ve sanat adamı kurulu heyeti bulunmaktaydı. Bilim adamlarının beraberinde 287 ciltten oluşan bir kütüphane ile Fransızca, Arapça ve Yunanca baskı yapabilen iki tane matbaa makinesi de mevcuttu.
Mısır, o dönemde Osmanlı Devleti’ne bağlı bir eyaletti. Ancak Mısır valileri (özellikle Memlûk kökenli yönetici sınıf) merkezî otoriteden oldukça bağımsız hareket ediyordu.
Napolyon, bundan da istifade edip Mısır’ı ele geçirerek Osmanlı’yı arka cepheden vurmak, Doğu Akdeniz’de stratejik bir üs kurmak, Osmanlı toprakları üzerinde Fransız etkisini artırmak istiyordu.
Diğer taraftan Fransa ile İngiltere, dünya ticaret yolları üzerinde küresel bir rekabet içindeydi. İngiltere’nin en büyük gücü, Hindistan’daki sömürgesiydi. Napolyon, Mısır’ı ele geçirerek İngiltere’nin Hindistan’a giden ticaret ve ikmal hattını kesmek, Akdeniz’den Kızıldeniz’e geçişi kontrol altına almak, Hindistan’a kara üzerinden (Suriye, Basra Körfezi hattı) ulaşmak istiyordu. Bu plan sayesinde, Fransa’yı yeniden büyük bir denizaşırı imparatorluk haline getirmeyi hedefliyordu.
Fransız ordusu İskenderiye’ye ulaştığında şehir neredeyse direnç göstermeden düştü. Bu ilk işgal, Napolyon’a Kahire’ye ilerleme fırsatı sundu. Ancak Mısır’ın iç bölgeleri, özellikle kırsal alanlar, işgal kuvvetlerine karşı daha sert ve örgütlü bir direniş sergiledi.
Napolyon’un Mısır seferinin en dikkat çekici dönüm noktalarından biri, 21 Temmuz 1798’de Nil’in batı kıyısında, Kahire yakınlarındaki Gize’de gerçekleşen Piramitler Muharebesi oldu. Bu muharebe, aslında askerî bir çatışmadan öte, modern ve geleneksel savaş stratejilerinin karşılaşması olarak tarihe geçmiştir. Memlûkler, kahramanca ve cesurca Mısır’ı savundular. Ancak Fransızların topçu ateşi ve modern teçhizat ve taktikleriyle kısa sürede çözülmeye başladılar. Birkaç saat süren çatışmanın sonunda Memlûkler büyük kayıplar vererek geri çekilmek zorunda kaldılar. Yenilgi kaçınılmazdı.
Zaferi elde eden Napolyon, askerlerine dönerek tarihe geçecek ünlü sözünü söyledi:
“Askerler! Şu piramitlerin tepesinden kırk asırlık tarih size bakıyor!” Bu söz, Batı’nın Doğu’ya bakışını özetler nitelikteydi: Sömürgecilik sadece Doğu’nun maddi servetini değil tarihini de ele geçirme üzerine kuruluydu.
Mısır halkı, Fransızların kente girişini taşlarla, beddualarla ve lanetlerle karşıladı. Napolyon, hemen ardından Arapça bir bildiri yayımladı; sözde “İslam’a dost” görünmeye çalışıyor, “Ben de Allah’a inanırım, Müslümanlara adalet getirmeye geldim!” diyordu. Bildiri tam olarak şu satırlara yer veriyordu:
“Kahire halkı! Size, dininizi yok etmeye geldiğimi söyleyecekler. Bu bir yalandır; inanmayın. Onlara deyin ki ben sizin haklarınızı iade etmeye, zorbalara ceza vermeye geldim; Allah’a, Peygamber’ine ve Kur’an’a Memlûklerden daha fazla saygı duyuyorum.”1
Napolyon, kendisini İskender-i Zülkarneyn’e benzetiyordu. Doğu’ya sefer düzenleyerek hem askerî hem mistik bir fetih gerçekleştirmek istiyordu. Kendi ifadesiyle, “Roma imparatorları gibi Doğu’dan yükselen bir yıldız” olmayı hayal ediyordu. Bu yüzden Mısır seferi onun için sadece siyasi değil, kişisel bir iktidar rüyasıydı.
Napolyon, bu rüyasını gerçekleştirmek için Mısır halkına yayımladığı ilk bildirilerde kendini “İslam’a dost” gibi göstermiş, hatta “Ben de Müslümanım.” ifadesini kullanmıştır. Ancak bu bir stratejiydi: Halkı yatıştırmak, ulemanın direnişini kırmak ve işgali meşrulaştırmak istiyordu.
Muharebenin sonuçları sadece askerî değildi. Piramitler Muharebesi, psikolojik bir etki de yarattı. Memlûkler, Napolyon’un ordusunun disiplin ve teknolojik üstünlüğünü gördüler. Bu çöküşle Kahire’ye yaklaşan Fransız birlikleri kontrolü daha kolay sağlamış oldu. Ancak, halkın ve ulemanın öfkesi karşısında Fransızlar için bu zafer, işgalin devamı açısından yalnızca geçici bir başarıydı.
Fransız işgaline karşı en güçlü tepkilerden biri, Kahire halkının ve el-Ezher ulemasının önderliğinde ortaya çıkan ayaklanmalar olmuştu. Ekim 1798’deki büyük Kahire Ayaklanması, işgalin halk üzerindeki etkisini ve dinî liderliğin direnişteki rolünü açık biçimde gösterdi. El-Ezher’de medrese avlularında toplanan şeyhler, halkı moral ve manevî açıdan destekleyerek işgalcilere karşı direniş çağrıları yaptılar. Ezher’in dinî otoritesi, sadece manevi rehberlik sağlamakla kalmadı, aynı zamanda toplumsal dayanışmayı örgütlemede de kilit rol oynadı.
Ekim ayının son günlerinde, bir Fransız askerinin el-Ezher yakınlarında bir kadına hakaret etmesi, zaten içten içe kaynayan öfkenin alevlenmesine vesile oldu. Halk, “Allahu Ekber!” nidalarıyla sokaklara döküldü. Ulema, cihad çağrısı yaptı. Medrese talebeleri, esnaf ve köylü omuz omuza vererek bu çağrıya icabet ettiler. El-Ezher Camii, artık sadece bir medrese değil, ayaklanmanın merkeziydi. Avlularında salâ ve tekbirler yankılanıyordu. Direnişçiler, ellerinde ne varsa Fransız askerlerine karşı koyarken, minberden yükselen cihada teşvik eden her kelime, bir mermi kadar etkiliydi.
Napolyon, isyanı acımasızca bastırdı. Yüzlerce kişi idam edildi. El-Ezher Medresesi kapatıldı. Ulema tutuklandı. Halk sindirilmeye ve korkutulmaya çalışıldı.
Napolyon, sonrasında tam bir sömürgeci mantığıyla işleri yürütmeye başladı. Merkezde ve eyaletlerde divanlar oluşturarak ulema arasından buralara atamalar yaptı. Kahire’de 10 şeyhin katılımıyla oluşan ve devlet işlerine bakan bir divan kuruldu. Divanlar Fransızlar ile Müslümanlar arasında köprü vazifesi görmekle beraber kontrol Fransızlarda idi ve onların istediği şekilde kararlar alınmaktaydı.
Bir süre sonra, burada umduğunu bulamayan Bonapart, yarım kalan işleri yakın adamlarından General Jean-Baptiste Kléber’e bırakarak Fransa’daki sorunlarla meşgul olmak üzere ülkesine geri döndü.
Vekil General Kléber “Doğu Ordusu” komutanı sıfatıyla mali, askerî ve siyasi zorlukları gidermek için uğraştı. Bazı askerî ve siyasi projeleri hayata geçirdi. Haziran 1800’de iç ve dış cepheyi tahkim etti. Antik Mısır’ın Güneş Kenti sayılan mevkide Osmanlılara karşı galip geldi. Ancak halkın sömürgecilere karşı giderek artan öfke selini yatıştırmak yerine baskı ve zulümle hâkimiyet kurmaya çalıştı. Kléber’in bu baskıcı politikaları ikinci bir ayaklanmayı tetikledi. Bu ayaklanmada da birçok âlim katledildi. Kléber’in artık halkın sabrını zorladığı bir dönemdi. Şehrin çarşılarında Fransız askerleri halka hakaret ediyor, kadınların mahrem alanlarına tecavüz ediyor, halktan zorla mal topluyordu. Mısır halkının Fransızlara karşı öfkesi yerini büyük bir direniş ruhuna dönüştürdü. Bu ruh, el-Ezher’in bağrından yetişmiş fakat Mısırlı olmayan genç Kürt âlim Süleyman el-Halebî’nin eylemine sebep olmuştu. Bu eylem tarihin seyrini değiştirecek bir mütevazı talebenin isminin tarihin sessiz sayfaları içinde yer almasına, bedeninin yüzyıllarca sömürgecilerin başkentinde sergilenmesine neden olacaktı.
Kürt Köyünden Ezher Medresesine Sömürgecilere Karşı Direnişin Öyküsü
Fransız kaynaklarına göre el-Ezher mezunu genç bir din adamı olan Süleyman, Kürt Evs Qubar (Kubar) ailesinin evladı olarak Afrin sınırları içinde kalan Kukan köyünde 1777 yılında dünyaya geldi. Ailesi, topluluk içinde saygın bir konuma sahip, İslami değerlere ve medrese eğitimine önem veren bir aileydi. Babası ve çevresi, Süleyman’ın eğitimine erken yaşta özen göstermiş, onu İslami ilimlerle tanıştırmış ve hem Kur’an hem de Arap dili eğitimi almasını sağlamıştı. Küçük yaşlardan itibaren gösterdiği zekâ ve gayret, onu hem medrese eğitimine hem de ilerideki toplumsal sorumluluklara hazırlar nitelikteydi.
Genç yaşta Kürt medreselerinde temel dinî ve akademik eğitimini tamamlayan Süleyman, daha ileri bir ilim arayışıyla ailesinin de teşvikiyle Mısır’a yöneldi ve Ezher Üniversitesinde öğrenime başladı. Süleyman, dönemin tanınmış din âlimlerinden Şeyh Ahmed Şarkavi’den dersler aldı. Şarkavi ile aralarında kuvvetli bir bağ oluşmuştu; Şarkavi, Fransızlara asla teslim olmayı kabul etmeyen bir duruş sergiliyordu. O Kahire’de direniş hareketinin fitilini ateşleyen ilk kişiydi. Süleyman, bu medreselerde fıkıh, hadis, dil ve mantık dersleri alırken toplumun içine karışıyor halkın nabzını gözlemliyordu.
Fransızlara karşı ilk ayaklanmalar sonrasında el-Ezher’den altı din adamına idam cezası verildi; bunlardan biri de Süleyman’ın hocası Ahmed Şarkavi idi. Şarkavi idam edildi. İşgalciler, bu cezalarla direnişin umutlarını kırmayı amaçlıyordu. Aksine Ezher’de bazı Kürt talebelerin de olduğu öğrenciler, direnişe destek için harekete geçtiler. Bunlardan biri de Halepli Süleyman’dı. Ayaklanmanın bastırılmasının ardından bazı direnişçiler gizlendi bazıları ise bilinmeyen yerlere çekildi. Süleyman da Mısır’ı terk ederek memleketi Kukan köyüne geri döndü. Bu sırada Halep’te, Osmanlı istihbarat subayı Ahmed Ağa ile tanıştı. Ahmed Ağa, İbrahim Beg’in emri altında bulunan yeniçeri ağalarından biriydi. Süleyman’a nasihatte bulunarak Fransız sömürgeciliğine karşı cihad farizasını yerine getirmek üzere Mısır’a dönmesini telkin etti. Ahmed Ağa, ayrıca Fransız general Jean-Baptiste Kléber’in öldürülme fermanını kendisine iletti. Bu işte kendisinin görev almasını istedi. Teklifi kabul eden Süleyman, Mısır’a dönmek üzere yola çıktı. Güzergâhı üzerindeki Mescid-i Aksa’da namaz kıldı. El-Halil ve Gazze’yi de ziyaret eden Süleyman, Ahmed Ağa’dan aldığı mektubu Osmanlı Yeniçeri istihbarat görevlisi Yasin Ağa’ya teslim etti. Mektup, Kléber’e nasıl tuzak kurulup öldürüleceğine dair ayrıntılı bilgiler içeriyordu.
Yasin Ağa, Süleyman’ı bir deve kervanıyla Mısır’a gönderdi. Yolda bir hançer alması amacıyla kendisine 40 kuruş verdi. Kervan Kahire’ye ulaştığında Süleyman, Ezher Camii içindeki Şamlılara ait revaklarda kaldı ve planını onlarla paylaştı. Ancak kimse onu ciddiye almadı; alanlar da onu vazgeçirmeye çalıştı. Buna rağmen Süleyman, yolundan dönmedi. Korkusuzca kendisine temin edilen hançerle General Kléber’in sarayını bir ay boyunca gözetledi.
14 Haziran 1800’de Özbekler Gölü olarak bilinen mahalleye yönelen Süleyman, burada Fransızlara ait bahçeye dilenci kılığında girip yıkık bir duvarın arkasına saklandı. Aynı gün, Kléber’in elçilik binasındaki bahçede tek başına yürüdüğü anı yakaladı. General, köşkünde sabah kahvaltısını yaparken, kimse bu genç ve zayıf görünen dilenciden şüphelenmiyordu.
Süleyman bir rivayete göre dilenir gibi generale yaklaştığında, Kléber âdet olduğu üzere biraz para karşılığında el-Halebî'ye öpmesi için elini uzattı. Bunun yerine el-Halebî onu yakaladı ve karnından, kalbinden, sol kolundan ve sağ yanağından dört kez hançerle bıçakladı. Napolyon’un halefi Fransız general oracıkta öldü. Süleyman, Mısır topraklarındaki Fransız sömürgeciliğinin en büyük komutanına suikast düzenlediğinde 23 yaşındaydı. Kléber'in baş mühendisi generali savunmaya çalıştıysa da o da bıçaklardan nasibini aldı. Ancak yaraları ölümcül değildi. El-Halebî sarayın bahçelerinde saklandı. Burada kendisini arayan ve hançeri bulan Fransız askerleri tarafından yakalandı. Tutuklandı ve işkence gördü. Hançeri tutan sağ eli tümüyle yakıldı. Yine de Şeyh eş-Şarkavi'yle veya direniş hareketleriyle herhangi bir bağlantısı olduğunu reddetti. Yargılandı ve kazığa oturtularak ölüm cezasına çarptırıldı. Vücudu kazığa geçirilmesine rağmen, dört saat süren bu işkenceyi Kur’an ayetleri okuyarak geçirdi. Bir askerin bu işkenceye katlanamayıp kendisine su vermesinden sonra Süleyman can verdi.
O dönem Fransız ordusunda görev yapan ünlü cerrah Dr. Dominique-Jean Larrey, işkenceden sonra el-Halebî’nin sağlık durumunu inceleyen hekimler arasındaydı. Larrey, daha sonra kaleme aldığı raporlarında el-Halebî’nin ruh hâline dair şaşkınlık içeren satırlarla şunları kaydetti:
“Genç adamın davranışlarında en küçük bir pişmanlık emaresi yoktu. Bedeni zayıf, yaraları derindi, fakat bakışları dimdik ve kararlıydı. Onu muayene ederken, gözlerinde ne korku ne de suçluluk sezdim; sanki vazifesini tamamlamış olmanın huzuru içindeydi.”
Larrey’nin bu gözlemi, el-Halebî’nin psikolojik direncinin ve imanî duruşunun Fransız subayları üzerinde bıraktığı etkiyi gösterir. Bir sömürgeci hekimin bakış açısından bile gizlenemeyen bu kararlılık, el-Halebî’nin eylemini bir intikam hareketi değil, adalet adına üstlenilmiş bir misyon olarak gördüğünü ortaya koyar.
Larrey, başka bir yerde de onun teslimiyetini şu ifadeyle betimler:
“Ölüm hükmünü duysa bile sükûnetini kaybetmedi. Cezasının ne olacağını bilmesine rağmen yüzündeki ifade sabitti. Kendisiyle konuştuğumda, ‘Ben zalime karşı çıktım, Allah’tan başka kimseden korkmam.’ demekle yetindi.”
Bu satırlar, yalnızca bir hekimin klinik gözlemlerinden ibaret değildir; aynı zamanda el-Halebî’nin ruh dünyasının derinliğini, inancının gücünü ve ölüm karşısındaki teslimiyetini göstermektedir. Larrey, onun bedenen kırılmış olduğunu, fakat ruhen hiçbir şekilde çözülmediğini vurgular. Bu noktada bile, Fransız tıp literatürü bile farkında olmadan onun kahramanlığını kayıt altına almıştı.
Kléber’in cesedi kurşun kaplı bir tabuta; Süleyman’ın suikast hançeri ve kemikleri ise başka bir sandığa konulup Paris’e gönderildi. Süleyman el-Halebî’nin iskeleti iki yüzyılı aşkın bir zamandır Paris'teki Musée de l'Homme'da sergileniyor.
Eylemde kullandığı hançer günümüzde Fransa’nın Carcassonne şehrindeki bir müzede muhafaza edilmektedir. Süleyman’ın kafatasının Mısır’a geri getirilmesi konusunda devlet yetkililerinin bilinen bir girişimi bulunmamaktadır.
Sadece Mısırlı mühendis İhsan Muharrem’in, Halebî’nin kalıntılarının ve kafatasının ülkeye geri getirilerek onur içinde gömülmesi için yerel ve uluslararası bir kampanya yürüttüğü bilinmektedir.
Ancak bu girişimin tam karşısında Suriye’de Baas rejimi döneminde kendilerine Abounaddara Kolektifi adını veren Suriyeli film yapımcılarının Fransa Cumhurbaşkanı'na hitaben yazdıkları bir mektubun varlığı da ortaya çıktı. İhanetle malul mektupta Fransa Cumhurbaşkanı’na ahlaksız bir teklifte bulunmuşlardı. “Fanatizmden mahkûm edilen ve cesedi çok uzun süredir Fransa'da ikamet eden bir Suriyeli yurttaşımızı size sormaktan onur duyuyoruz. Fransız yetkililer tarafından yanlışlıkla Suriyeli ilan edilen ve dahası evlat edindiği ülkede mükemmel bir entegrasyon sergileyen bu kişiyi Suriye vatandaşlığından çıkarmanızı ve Fransız vatandaşlığına almanızı rica ediyoruz. Bu, iki ülkenin çıkarınadır.” diye başlayan mektupta Süleyman el-Halebî el-Kürdî’nin doğduğu 1777 tarihinde Halep’in Türk imparatorluğunun bir vilayeti olduğunu belirtip kendisinin el-Ezher’de eğitim gördüğünü hatırlatma gereği duymuşlardı. 16 Haziran 1800'de bir Fransız askerî mahkemesince cinayetten suçlu bulunan bu fanatiğin Türk tebaasından olduğunun altını çizerek Paris'te teşhis edilen anomalisi nedeniyle Suriyeli ilan edildiğini ve bunun Suriyeli imajına zarar verip bölgedeki İslamcıların moral motivasyonuna fazlasıyla etki ettiğini vurgulamışlardı. Sonuç olarak da Suriye vatandaşlığından çıkarılmasını talep ediyorlardı. Fransız Charlie Hebdo’dan farksız bu insanlar mektuplarına el-Halebî’yi elinde kalaşnikofla betimleyen bir resim eklemeyi de ihmal etmemişlerdi.
Abounaddara Kolektifi, gerçekte Süleyman el-Halebî’nin kemiklerinin Suriye’ye iade edilme ihtimalini düşünerek mezarının bir sembole dönüşeceğinden endişe ediyordu.
El Hakikat, Süleyman el-Halebî’nin hayatı, Halepli bir Kürt’ün Ezher’deki eğitim yolculuğunda, imanla yoğrulmuş direnişini şehadetle taçlandıran kahramanlık örneği olarak tarihe geçmiştir. Onun hikâyesi, İslami direnişin, sömürgecilik karşısındaki bireysel kararlılığın ve manevi cesaretin en çarpıcı simgelerinden biri olarak günümüze kadar ulaşmıştır. Onun vitrinde sergilenen iskeleti sömürgecinin gerçek yüzüne ayna tutan iki asırlık sessiz bir direnişin de devamıdır. Ona ve onun gibilerine selam olsun.
1- Correspondance de Napoléon Ier, Tome 5, Paris, 1858, s. 22–23.

