Vahdettin İnce Kimdir?
1961 yılında Van’ın Erciş ilçesine bağlı Dinlence köyünde doğdu. İlkokulu köyünde, ortaokulu Erciş’te, liseyi de Muş İmam-Hatip Lisesinde okudu. 1985 yılında Erzurum Atatürk Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Arap-Fars dilleri ve edebiyatları bölümünden mezun oldu. Arapçadan Türkçeye çok sayıda kitap tercüme eden İnce, hâlihazırda Star gazetesinde yazmakta ve tercüme faaliyetlerine devam etmektedir.
Gazzeli akademisyen Nour Alhila, dergimiz okuyucuları için mütercim ve yazar Vahdettin İnce ile Yahya Sinvar’ı, “Diken ve Karanfil” romanını ve Gazze’yi konuştu.
Nour Alhila: Yahya Sinvar’ın “Diken ve Karanfil” kitabını kendisi şehit olduktan sonra mı öncesinde mi tercüme ettiniz?
Vahdettin İnce: Şehit olmadan önce başladık tercümeye. Ben zaten genel olarak İslam dünyasıyla ilgili kitaplar tercüme ederim. Ya fikir kitapları ya da öne çıkan herhangi bir harekete dair kitaplar tercüme ederim. Bundan önce Seyyid Kutup’un “Fî Zilâli’l-Kur'ân”ını tercüme etmiştik. Başka âlimlerin kitaplarını da tercüme ettim.
Fî Zilâli’l-Kur'ân’ın tercümesi zor olmadı mı?
Zor, çok zor bir kitap; yalnız yapmadım. İki kişi beraber yaptık. Salih Uçan, rahmetli oldu, onunla yaptık. “Diken ve Karanfil”e dönecek olursak: Filistin meselesi zaten her zaman Müslümanların gündemindedir. 7 Ekim olayları sonrası çok büyük bir ızdırap verdi bize, çok büyük dertlendik. Arkadaşlar benden kitabı tercüme etmemi istedikleri zaman, o sırada İbn-i Haldun’un Mukaddime’sini tercüme ediyordum. Ona ara verip “Diken ve Karanfil”i öne aldım. Filistin çok büyük bir mesele bizim için. Siz Gazzeliyim deyince ben duygulandım gerçekten. Çünkü ben Gazze’yi hiç görmediğim halde şimdi avucumun içi gibi biliyorum, çevirdiğim bu kitap sayesinde.
Bir şey yapamıyoruz ne yazık ki. Sadece o mücahidlerin, o yiğitlerin, o fedailerin destanlarını okuyabiliyoruz ve ancak onlara gözyaşı dökebiliyoruz. Efendimizin (s) bir hadisi var, biliyorsunuz. Buyuruyor ki: “Bir kötülük gördüğünüz zaman onu elinizle değiştirin; gücünüz yetmiyorsa dilinizle değiştirin; ona da gücünüz yetmiyorsa kalbinizle buğzedin. Bu da imanın en zayıf noktasıdır.” Bu hadisi şöyle tasnif edebiliriz: Bu kötülüğü, Filistin'de işlenen bu cinayeti, bu soykırımı eliyle değiştirecek olanlar devletlerdir. Müslüman devletler. Diliyle değiştirecek olanlar âlimlerdir, yazarlardır, çizerlerdir. Buğzedecek olanlar da halktır. Benim elimde dilimle değiştirme gibi bir imkân var, onun da etkisinin olmadığını görüyoruz. Fakat eliyle değiştirmesi gerekenler maalesef pek bir şey yapmıyorlar, yapamıyorlar. Uluslararası sistemden korkuyorlar. Ama biz bir şeyler yapmak zorundayız, biz konuşmak zorundayız, biz bunu duyurmak zorundayız. O yiğitlerin emanetleri bizim omuzlarımızdadır. Müslümanlığımız bunu gerektirir. Yoksa kitaplarda çok güzel şeyler yazarız, konuşuruz, çizeriz ama ben bugüne kadar kitaplarda okuduğum fedakâr Müslümanlara, sahabelere dair hikâyelerin benzerini bugün Filistin'de bizzat görüyorum. Hem Filistin halkının o muhteşem azminde hem mücahidlerin direnişinde. Bugün Gazze’de dünyanın hangi milleti olsaydı İsrail’in yaptığı bu katliamlar karşısında şimdiye kadar elli kere teslim olmuştu. Ama maşallah Filistinlilerden tek bir olumsuz laf duymadık. 7’den 70'e herkes bütün övgüleri hak ediyor. Yahya Sinvar'ın yaşadıkları, kahramanlığı, onun arkadaşları, diğer mücahitler, o kadınlar, o çocuklar, o yaşlılar... Onlar canlarını verirken, kanları dökülürken, tüm zulümleri yaşarken şahsen ben burada sadece konuşuyor olmaktan utanıyorum. Sadece konuşuyoruz çünkü başka bir şey gelmiyor elimizden ve bu da utanç verici bir şeydir. Ama buna rağmen Yahya Sinvar'ı tanıyoruz; Gazze’yi artık böyle sokaklarıyla, Selahaddin caddesiyle, Ömer Muhtar caddesiyle, Senafur’la, Tuffah’la, Derci’yle, mülteci kamplarıyla biliyoruz. Şehir gözlerimin önünde canlanıyor. Şimdi biliyorum ki her yeri yıktılar, yok ettiler. Ama eninde sonunda zafer mücahidlerin olacak. Bundan hiç şüphemiz yok. Eninde sonunda gasıp Yahudiler kaybedecekler. Çünkü zulüm hiçbir zaman ebedi değildir, payidar olmaz. Zulümle kendi sonlarını getiriyorlar, bundan sonra İsrail’in bir varlık göstermesi mümkün değil. Dünyada gidecek yerleri yok; nereye giderlerse tepkiyle karşılaşıyorlar, nereye giderlerse insanlar onları kovuyorlar. Yani sadece Müslümanlar değil; Hristiyanlar, Batılılar, Kanadalılar, Amerikalılar, İspanyollar bunları görmek istemiyorlar. Siz katilsiniz, çocuk katillerisiniz diyorlar. Bundan önce onların bir bahanesi vardı: Efendim biz holokostta şöyle katledildik, eziyet gördük! Şimdi o sermayelerini de tükettiler.
Romana adını veren diken ve karanfil ne anlama geliyor?
Bir şey hiçbir zaman sadece göründüğünden ibaret değildir. Eşyanın bir ötesi vardır. Bu Kur’ân-ı Kerim’in bize öğrettiği bir kriterdir. Yahya Sinvar da bu kitabında bunu söylüyor. Yani Filistin tarihinde zulüm var, eziyet var, bombalar var, sokağa çıkma yasakları var, zindan var, müebbet hapisler var, bir sürü şeyler var. Bunlar dikendir, bunlar oranın dikeni ama güller de dikensiz olmaz. Bir gül, bir karanfil, yani Filistin bir güzeli, bir mesajı temsil ediyor. Biz bu diken kısmını temsil ediyoruz, bu acıyı biz çekiyoruz; gelecek nesillere güzel, özgür bir vatan bırakacağız, anlamına geliyor. Biliyorsunuz, Kur’ân bize Musa’nın (a.s.) bir kıssası vasıtasıyla eşyaya baktığımız zaman sadece görüntüsüne takılmamamızı, onun ötesine bakmamızı telkin ediyor: Hızır’la karşılaşma. Bindikleri gemiyi deliyor; kendilerine yemek vermeyen adamların yıkılmış duvarlarını onarıyor ya da sebepsiz yere bir çocuğu öldürüyor. Bütün bunlar, hikâyenin sonunda anlıyoruz ki çok hayırlı bir şeye vesile oluyor. Filistin’le ilgili kimi insanlar şöyle diyor: Böyle yapmasalardı daha iyi olmaz mıydı? Öyle değil işte. Her işin sonunda karanfil gibi bir güzellik ortaya çıkacaktır. Bu mesajları veriyor kitap. Sıradan bir roman değildir Diken ve Karanfil.
Bunu da soracaktım. Siz kitabı roman olarak mı görüyorsunuz, belgesel mi yoksa bir tarih mi?
Kitabın üzerinde “er-rivaye” (roman) yazısını görünce, dedim herhalde Yahya Sinvar hapisteyken Filistin üzerine bir kurgu yaptı, bir hayal kurdu ve bir roman yazdı. Öyle düşündüm ama çıplak gerçek, sadece gerçek; hatta yakıcı bir gerçekle karşılaştım. O kadar yakıcı ki normalde böyle metinler bana çok kolay gelir. Günde 5-10 sayfa tercüme edebilirim rahatlıkla ama bu kitabın bazı sayfalarını 5-10 gün tercüme edemedim. Mesela şöyle bir hikâyesi var: Teyzesi geliyor el-Halil’den. Diyor ki: “Bize meyve getirmişti, meyvelerden biri elmaydı ama çok güzel bir elmaydı, bizim şimdiye kadar yediklerimiz gibi değildi. Şeftali olduğunu çok sonraları öğrendim.” Şimdi ben orada ağladım, tercüme edemedim. Durdum, ağladım. Hanım geldi, ne oldu, dedi. Ailece üzüldük. Yayıncıyı aradım, “Ya sen beni mahvettin, bu kitabı yapamıyorum!” dedim. Zannetti ki dili ağır geliyor bana, o yüzden yapamıyorum. Dedim ki o değil, bu adam kalbimi parçaladı. Hani öldürülmelerini, şunları bunları biliyoruz, zaten her gün görüyoruz ama böyle bir yokluk... Bütün bunlara rağmen, akıl almaz bir iman, bir tevekkül... Ben kendime mümin demekle iftihar ediyorum; müminim, Müslümanım. Övünerek söylüyorum ama utandım kitapta anlatılanları, yaşananları görünce. Mümin böyle olur yani. Gerçekten o diken sadece diken değil, o ateştir. Keşke ateşle karanfil deseydi diyesim geliyor. Kitabın başka yerlerinde de çok üzüldüm. Biliyorsunuz, olay bir ailenin etrafında dönüyor; bir anne var, çocukları var, baba şehit düşmüş veya kaybolmuş, hakkında bilgi sahibi değiller. Kardeşlerden biri el-Fetih’e bağlı, “Fethavi” diyorlar; İbrahim ise Hamsavi’dir, Hamas mensubu. Bir amca çocukları var; Hasan. O da Halk Kurtuluş Cephesinden. Böyle tartışıyorlar zaman zaman. Feda eylemleri başlayınca “Ya siz İsrail'in öfkesini çekeceksiniz, dünyayı başımıza yıkacak!” demeye getiriyorlar. Hamaslı da diyor ki; yani sanki şimdiye kadar farklı bir şey mi yapıyordu? Zaten her zaman bunu yapıyordu. Biz de böyle yaparak onlara karşı duruyoruz. Ama bir şey daha söylüyor Yahya Sinvar, kitabın kahramanı İbrahim’in diliyle: “Eğer İsrail biraz daha ileri giderse Arap âlemi, İslam âlemi dünyayı onun başına yıkar.” Ben öylece durdum, dedim ki keşke imkânım olsaydı, Yahya Sinvar'ın elinden tutabilseydim, deseydim, burada dur, bildiğin gibi değil; yani bu âlem böyle dünyayı İsrail’in başına yıkacak gibi hiç görünmüyor. Çok hüzün verici bir olay bu, çok dramatik bir hadise. Bu bakımdan bir roman, bir edebî zevk, hayal ürünü bir klasik Rus romanında, şurada burada aradığını bulamazsın ama o romanların hiçbirinin veremeyeceği bir hakikati bulursun. Böyle ateş gibi avuçlarında tutarsın yani; gerçek böyle olur. Bir tane yalan yok, bir tane hilaf-i hakikat yok, bir tane hayal ürünü anlatım yok. Ya bir insan o kadar sabredebilir mi? Evet, ediyor, bakın Gazze. Bir insan bu kadar direnebilir mi? Evet, direnir, buyurun size Gazze. Bir insan bu kadar mümin/muvahhid olabilir mi? Olabiliyor bu çağda, alın size Gazze. Yani dünyanın bütün nimetlerini ayaklarının altına serdiler. Trump her şeyi veriyordu; burayı turizm cenneti yapalım, sizi Mısır’a gönderelim, Ürdün’e gönderelim, herkes size baksın; onlar reddediyorlar. O özgürlüklerinden, o imanlarından taviz vermiyorlar; dolayısıyla bir asr-ı saadet Müslümanının nasıl olduğunu bize bunlar gösterdi ve bu roman da onu dile getiriyor.
Hani bazen bir roman okursun, bambaşka bir dünyanın içine girersin, romanı bitirince gerçek dünya sana biraz tuhaf gelir. Ben bunun tersini yaşadım. Bir hayal dünyasından gerçek dünyaya dönmedim; gerçek dünyadan bir hayal dünyasına döndüm tercümeyi bitirirken. Orası gerçekti, orası çıplaktı ve ben hayalî dünyaya geldim. Burası yalan, uydurma, insanlar bomboş işlerle uğraşıyor. Yani normal romanlarda hayal dünyasından gerçek dünyaya geliyorsun; tam tersine ben tercüme yaparken hakikat dünyasından bir yalan dünyaya döndüm; bu yaşadığımız hayatın bir yalan olduğunu bizzat gözlemledim.
Siz Yahya Sinvar'ı hangi şahsiyette gördünüz, hangi sahnelerde gördünüz onun karakterini?
“Filistin Sinema Günleri” diye bir etkinlik düzenlemişti Siirt Üniversitesi, beni de çağırmışlardı konuşmacı olarak. Konuştuğum sırada roman yayınlanmıştı. Bir arkadaş, dışarı çıktı ve suratı düşmüş olarak döndü. Hayırdır dedik toplantının içinde, Yahya Sinvar'ı şehit etmişler galiba, diye cevap verdi. Sonra sordu soruşturdu; gerçekmiş. Şehit düştüğü anları gösterdi. Ben orada dedim ki: Tam ona yakışan bir şehadet. Yaşadığı gibi öldü, şehit oldu. Dik durdu. Hele o elindeki asayı fırlatması, o bizim hepimizin yüzüne atılmış bir tokattır. Hiçbir değeriniz yok, insanlığınız yok, Müslümanlığınız yok, Araplığınız yok, Batılıların demokrasileri beş para etmez. Dünyalık bütün o laflar boş; yani Batı medeniyeti, Batı’nın özgürlükçülüğü falan hepsi boş. Arapların hamaseti, Müslümanların imanı hepsi boş. Elindeki asayı aslında hepimizin suratına atıyor. Dik duran bir adam, dik yaşayan bir adam ve dik ölen bir adam. Karakteri böyle. Bu abartı değil; onu anlatmaya kelimeler yetmiyor. Öyle bir duruşu var ki... Ben adını sadece duyuyordum, gazetelerden, şuradan buradan okuyordum. Fakat kitaptan sonra dikkat ettim; satır satır yazdıklarının aynısını yaşayan bir adam. Seyyid Kutup’un bir sözü var. Diyor ki: “Kalem sahipleri çok şey yapabilirler ama bir şartla: Yazdıklarının uğruna ölmeyi göze alabilirlerse.” Eğer yazdıklarının uğruna ölmeyi göze alırlarsa o yazdıkları cansız kelimeler kuş olup uçarlar, gerekli gönüllere gidip konarlar. Yani çok beliğ konuşmalar yapabiliriz; çok edebî, çok fesahat, çok belagat olabilir ama o sözlerin gereğini yerine getirecek bir duruşumuz yoksa o sözlerin bir anlamı olmaz, havada kalırlar. Ayet-i kerîme de zaten söylüyor: “Güzel söz Allah katına çıkar, onu yükselten de sâlih ameldir.” Eğer güzel bir söz söylersen böyle havada bekler. Ama o sözün gereğini yaptığın zaman Allah katına çıkar. Allah katına çıkması demek insanların gönüllerine de inmesi demektir.
Yahya Sinvar yaşadığı gibi, duruşuyla, ölümüyle yani, “inne salati venusuki vemehyaye vememati” sözündeki gibiydi. Hem namazı hem ibadetleri hem duruşu Allah içindi ve o yüzden büyük bir etki yarattı. Dünya bundan sonra eskisi gibi olmayacak; bu, bir milat: Gazze öncesi ve Gazze sonrası. Siyonistler, Amerikalılar Gazze'nin yenildiğini, yok edildiğini iddia ediyorlar. Tam tersine kendileri büyük bir yenilgi yaşıyorlar. Küçücük bir grup onlara kök söktürdü. Sabah-akşam bombalıyor, sivilleri katlediyorlar ancak. Mücahidler onlara dünyayı dar ediyor. Mücahidler birkaç bin kişi ama şunu gösterdiler: Allah için sabredenler, Allah için direnenler her zaman üstün gelirler. Siyonistlerin, Batılı emperyalistlerin hayatlarındaki en büyük ders oldu bu. Bir kere gerçek kimlikleri ortaya çıkardı; çifte standart yani. Özgürlükçü değiller. Öte yandan Araplar da Arap ve Müslümanlar da Müslüman değiller adeta.
Çok acı bir ifade…
Çok acı tabiî. Ama bu, çıplak hakikat. Bu bizim avuçlarımızda, kucaklarımızda ateş gibi duruyor ve biz bunları dile getirmek zorundayız. Bizim duruşumuz onların duruşunun yanında hiçbir şeydir ama biz safımızı belli ediyoruz; yani biz iyilerle beraberiz, gönlümüz onlarla beraberdir. Ben, Filistin'e düşen bombaları benim evime düşmüş gibi hissediyorum. Ben ölmüş bir Filistinli karşısında evladım ölmüş gibi hissediyorum. Ben Filistinlilere ait yıkılan bir binayı seyrettiğim zaman benim binam, evim yıkılmış gibi hissediyorum. Mescid-i Aksa’nın kapısında Siyonistlerin tekmeleyip yere yuvarladıkları bir Filistinli anneyi gördüğüm zaman annem yerde süründürülüyor gibi görüyorum. Ben o gencecik kızların, o çocukların, o babasız kalan çocukların durumunu gördüğüm zaman neler hissettiğimi biliyorum. Ben şahsen bir Filistinliye bakmak istemiyorum. Batı sistemi bize de zulmetti ama siz Filistinlilerin yanında gerçekten kendi dertlerimizi konuşmaktan utanıyorum. Bizimkisi “diken” değil, “karanfil”dir sizinkinin yanında. Siz müthiş bir milletsiniz. Siz İslam ümmetine sunulmuş bir nimetsiniz. Allah sizi mübarek etsin, Allah size yardım etsin. Siz sıradan insanlar değilsiniz. Sizi Allah seçti, gönderdi diyebilirim. Siz risaletin temsilcilerisiniz. Siz Ali b. Ebu Talib’in, Hamza b. Abdulmuttalib’in, Gazzeli İmam Şafii’nin devamısınız; Selahaddin Eyyubi’nin emanetisiniz. Siz bu değerleri de temsil ediyorsunuz Allah’a şükürler olsun. Bu yüzden bizim için birer nimetsiniz. Sizi örnek almamız gerekirken biz size ne anlatalım? Ne söyleyelim?
Gazze’nin sesi olmaya çalışıyorsunuz, Gazze bunu istiyor. Bu yüzden konuşuyoruz, bu yüzden yazıyoruz, bu yüzden bir şeyler yapmaya çalışıyoruz. Bizim sesimiz olun diyorlar bize.
Elhamdülillah. Yani elimizden geleni yapmaya çalışacağız, elbette.
Romanda İbrahim var, Hasan var. Yahya Sinvar'ı hangi kişide buldunuz?
Evet, o soruyu herkes soruyor, ben de sordum. Yahya Sinvar bazen İbrahim’dir, bazen Ahmed. Hani o anlatıcı kardeş var ya; küçük kardeş. Ama Ahmed biraz olayların dışında gözlemci noktasındadır. Ahmed orada yazar Yahya Sinvar'dır, onun yazar kısmıdır. İbrahim ise Yahya Sinvar'ın eylem kısmıdır. Tam onun gibi bir adamdır. Hele o bir sahne var, son sahnesi; tam da Yahya Sinvar'ın şehadetiyle örtüşen bir sahnedir. Ahmed alıyor İbrahim’in çocuklarını omuzlarına, Meryem ile Yasir’i, eline de kalaşnikofu alıyor. Şunu anlatıyor bize: Bu direniş devam edecek. İbrahim şehit oldu ama arkasında Yasir var, Meryem var.
Yasir aslında Kassam Tugayları'nın ilk lideri, Yahya Sinvar'ın arkadaşı oluyor Han Yunus’ta. Ben Han Yunus ile ilgili bir yazı yazdım Kızıl Kapı'da, sanırım biliyorsunuz o kitabı.
Bana da yaz dediler, ben fırsat bulamadım. Çok iyi etmişsiniz.
Han Yunus'u yazdım. Bir de komşu kampı, Yahya Sinvar, Muhammed Deyf; onları anlattım. Yasir onun arkadaşı oluyor. Kendisi Kassam Tugayları'nın ilk lideri, Meryem onun ablası. Başka kim geçiyor? Şeyh Hamid geçiyor ya mesela, Şeyh Hamid el-Beytavî, onunla ilgili de yazı yazdım. Filistin’in meşhur hatiplerinden biri. İsimler belli kişileri temsil ediyor.
Yasir isminin kullanılması beni çok etkiledi. Benim için biraz özel bir şey; büyük oğlum Muhammed Yasir. Üç sene önce vefat etti. Arap Dili ve Belagatı doktorasını yapmıştı. Trakya’da ilahiyat fakültesinde hocaydı. Tabiî romandaki o çocuğu ayrı bir sevdim o yüzden. Diyeceğim o romandaki bütün kahramanlar ya isimleriyle ya da eylemleriyle bizim hayatımıza dokunuyorlar. Hiçbiri boş değildir, hiçbiri gereksiz değildir, hiçbiri uydurma değildir; hepsi gerçektir. Bence Yahya Sinvar, kimliğini/kişiliğini oradaki kahramanlar arasında bölüştürmüş. Yazar kısmı Ahmed, eylem kısmı İbrahim'dir. Annesi de Filistin'dir; Filistin'in kendisidir, vatandır. Çünkü o hep bir arada tutuyor, kontrol ediyor. Örgütler var, İbrahim'in abisi önce bu işleri başlatıyor. Hepsi bir şeyi temsil ediyor; Hamas’ı veya el-Fetih’i. Oslo anlaşmasını çok sert eleştiriyor. Diyor ki: İsrail artık inemeyeceği bir yere çıkmıştı. Düşüp bir tarafını kıracaktı; belki de parçalanacaktı ama siz Oslo'da onların ayaklarının dibine bir merdiven dayadınız ve kolaylıkla inmesini sağladınız. Oslo'dan bir şey çıkmaz, şimdi görüyoruz Oslo'nun hiçbir anlamının olmadığını da. Dolayısıyla bunların sözüne de güvenilmez. Bunlar ancak güçten anlarlar. O güç de potansiyel olarak bu ümmette olsa bile “ümmet” vasfını yitirmiş bir topluluktan bahsediyoruz, yani bir cahiliye dönemindeyiz. İslam öncesi cahiliye döneminde bile Araplarda bir mertlik var, yiğitlik var. Meşhurdur; Arapların bir akrabası bir yerde haksızlığa uğradığı zaman Arap kabileleri dayanamazlardı; kendilerini feda ederlerdi. Ama şimdi Araplar keyiflerine bakıyorlar, zevk-u sefalarına bakıyorlar, paralarına bakıyorlar. Amerikalıya trilyonlarca dolar veriyorlar, Filistin için yapabildikleri bir şey yok. Bir tek Yemen var. Yemen de gariban. Ama ben buradayım diyor.
Etakum ehlu’l-Yemen, diyor Resulullah (s).
Evet, tam hak ettikleri gibi. Yemenliler böyle güzel insanlar. Kim Filistin'in yanında duruyorsa, kim Filistin’e destek veriyorsa aramıza almamız gerekiyor. Ben bu savaşta İran'ın Tel Aviv’e attığı füzelere teşekkür ettim. Gazzeliler en azından bu gece rahat uyudu dedim. Mesela İspanya halkı ve hükümeti gerçekten güzel bir duruş sergiliyorlar. Onun dışında başka özgür insanlar var Avrupa’da, dünyanın başka yerlerinde; çok özgür ruhlu insanlar Filistin’e desteklerini sunuyorlar.
Bu sürecin bir bereketi de dünyada son yıllarda İslam ile ilgili oluşturulan olumsuz imajı yerle bir etmesidir: İslam şiddet demektir, İslam terör demektir, İslam kadınlara zulmetmektir, kadınları kapatmaktır gibi bildiğimiz o gavur propagandalarının hepsi boşa çıktı ve bir sürü insan Müslüman oldu. Biri şöyle demişti: Bu nasıl bir dindir ki bir insan o din uğruna kendini feda edebiliyor? Bu beni etkiledi, diyor. Feda edilecek bir değer! Çünkü onların dünyasında uğruna insanın kendini feda edeceği şey sadece maldır, mülktür, paradır, zevktir, sefadır. Bakıyorsun, insanlar bütün bunları ellerinin tersiyle itiyorlar ve Allah yolunda, Peygamber yolunda hayatlarını feda ediyorlar; bu da onları etkiliyor. İnşallah daha fazla tesirlerini de göreceğiz. Çünkü ayet-i kerimede Cenâb-ı Allah buyuruyor: Size şer görünen bazı şeyler hayırdır; hayır görünen bazı şeyler de sizin için şerdir. Tabiî ki acı, ızdırap, sürgün, katliam çok büyük imtihanlar ama bunun olumlu sonuçlarını göreceğiz yakında. Sonuçlarını inşallah görürüz. Bir nesil sonra da olsa görürüz ki o yiğitler dünyayı değiştirdiler. Gazze modern zamanlarda insanlığın tanık olduğu en büyük imtihan sahasıdır ve elhamdülillah Gazzeliler o imtihanı alınlarının akıyla, yüzlerinin akıyla geçtiler. Biz kendimiz için endişe etmeliyiz.
Her romanın bir kahramanı olur ya, bu romanın kahramanı kimdir?
Romandakilerin hepsi istisnasız kahraman. Hatta olumsuz olanları bile kahraman; yani bir gerçeği ortaya çıkarma bakımından hepsi kahraman. Ama benim gözümde annedir. Anne bambaşka bir kahraman. Duruşuyla, sabrıyla, yokluklarla, yağan yağmurda damlayan damlacıkları toplamasıyla, tabakları koyup çocukların etrafını su basmasın diye çırpınmasıyla, yer altında sığınak kazılırken sergilediği çabasıyla, hem kendi çocuklarına hem de kaynının öksüz kalan çocuklarına bakmasıyla, çocuklarını yönlendirmesiyle, kavga ettikleri zaman onları derleyip toparlamasıyla; tam bir anne yani, bir İslam anası, bir Filistin anası gibi. Benim kahramanım oydu yani. Müthiş bir karakterdir. Bu kitabın sinema filmi yapılırsa başrolde o karakterin olması gerekiyor. O kadar önemli bir figürdür yani.
Aslında filmi yapılabilir. Peki, bu eserden Yahya Sinvar’ın liderlik özelliklerini çıkarabiliyor muyuz?
Büyük adamlar tarih boyunca ister hak tarafında ister bâtıl tarafında, hep zor zamanlarda ortaya çıkmıştır. Yani Peygamber Efendimizin (s) ilk defa vahyi almasından sonra meydana gelen o çalkantıda ortaya çıkan simaları bakalım: Ebu Bekir, Ömer, Ali, Hamza, Cafer... Bunlar büyük adamlar, büyük liderler ama beri taraftan cahiliyenin, müşriklerin kadroları da öyle sıradan adamlar değil! Bir Ebu Cehil, Ebu Süfyan, Muğire, bilmem ne… Bunlar da büyük isimlerdir. Dolayısıyla bir kırılma anı; hak ile bâtılın birbirinden ayrışması sırasında böyle billur gibi ortaya çıkar, belirginleşir. Gazze’deki hadise buna benzer. “Yevme’l-tekal cem’ani, yevme’l-furkan.” Yani iki toplumun karşı karşıya geldiği ve iki toplumun ayrıştığı gün. Öyle bir gündür bugün Gazze! Dolayısıyla bugün Gazze’yi ateşleyen liderler her iki tarafta da öyle sıradan insanlar değil. Şöyle diyeyim, Yahya Sinvar bu süreçte ortaya çıkmış Ali b. Ebu Talib gibi bir adamdır. Maddi olarak kaybetti, Ali b. Ebu Talib de kaybetti. Hilafetten oldu, şehit edildi ama onun yolu, değerleri, kitapları, hutbeleri, vaazları tüm insanların yolunu aydınlatmaya devam ediyor. Netanyahu da sıradan bir figür değil. Şu anlamda söylüyorum; küfrünün sonunun geldiğini gördü, bu bir ölüm-kalım savaşı dedi; tıpkı Ebu Cehil gibi. Şimdi Netanyahu kafaya koymuş. Allah’ı yenmek istiyor, çünkü onların kitaplarında, Tevrat’ta bir kere Allah’ı yenmişler, haşa! Güya Yakub/İsrail güreş tutmuş. Onlar da bunu yapıyorlar ve güya Allah'tan intikam alıyorlar. Allah'tan almak istedikleri intikamın sebebi de şudur: Bunlar Resul-u Ekrem’in, son peygamber olduğunu biliyorlar ve son peygamberi neden Sara’nın çocuklarından değil, Hacer’in çocuklarından gönderdin, deyip Allah’tan intikam alıyorlar. Filistin’e yönelik savaşın, baskının, zulmün temelinde bu muharref Tevrat’ın psikolojik dayatması var. Çok kararlılar, ellerinden gelen her şeyi yapacaklardır. Çünkü buna tahammül edemediler; bunu kabullenemediler. Bize söz verilmişti; İbrahim’in soyundan gelecekti son peygamber, gele gele cariyenin (Hacer’in) çocuklarından geldi, prenses olan Sara’nın çocuklarından değil. Bunlara inanarak katliam yapan acımasız bir zalimin karşısına imkânsızlıklar ve yokluklar içerisinde direnen bir cemaat çıkaran fedakâr bir adamın liderliği sorgulanabilir mi? Liderlik başka nasıl gösterilebilir? Bu da Şeyh Ahmed Yasin’e kadar gider. O felçli adam mescitlerde bu mücadeleyi başlattı ve bu mücadele dünyanın dehşetle bakakaldığı bir hareketi ortaya çıkardı. Bu hareketi çıkardıkları günden beri Filistin’in tarihinin akışı değişti. Filistin’de Yahudiler ilk defa acı gördü. Yahudiler 6 günde 6 tane Arap devletini darma duman ettiler. Hepsini dağıttılar. Ama iki senedir bu yiğitliğin, bu liderliğin ortaya çıkardığı örgütle baş edemiyorlar. Öyle bir liderlik ki ölseler de mücadele devam ediyor. Bir hareketin lideri öldüğünde örgütü dağılıyorsa o kişinin liderlik vasfı eksiktir ama bir lider şehit olduktan sonra hareketi hâlâ yolunu sürdürüyorsa onun liderliği devam ediyor demektir.
Yahya Sinvar bu eser aracılığıyla hangi eğitici ve ahlaki mesajları aktarmak istiyor?
Yahya Sinvar’ın odaklandığı konu Filistin’deki peygamberlerin tarihidir. Mescid-i Aksa’dır. Kudüs şehridir. Filistin topraklarıdır. Filistin herhangi bir vatan parçası değil. Her insan kendi vatanı işgale uğradığı zaman onu savunur ama Filistin’i diğer vatanlardan ayıran şey, Filistin’in hak ile bâtılın en somut, en gerçekçi şekilde karşı karşıya geldiği bir vatan olmasıdır. Filistin; Musa’nın, Harun’un, İshak’ın (a.s.) yurdudur. Zekeriya’nın, Meryem’in, İsa’nın (a.s.) vatanıdır. Biz onların yolundayız, onların hatırası, mirası olan Filistin’e sahip çıkmamız bu yüzdendir. Ama biz Müslümanlarla İsraillileri birbirinden ayıran şey şu: Onlar ırk, entisite, Ben-i İsrail motivasyonuyla sahip çıkarken biz ise tevhidî miras olarak görüyoruz. Dolayısıyla Yahya Sinvar'ın Filistin’e sahip çıkması bir el-Fetihçinin sahip çıkmasından da farklıdır. El-Fetih’inki salt bir vatanperverliktir. Ama Yahya Sinvar'ın hareketi bir davayı savunuyor, bir değeri savunuyor, tevhidî bir mesajı temsil eden bir yurdu savunuyor. Yahya Sinvar tevhid için Filistin’i savunuyor; diğerleri Filistin için tevhidi savunuyor görünüyorlar. Arada fark var. Yani “tevhid için Filistin” ile “Filistin için tevhid” farklı şeylerdir. Kitapta bunu görüyorum. Yahya Sinvar'ın verdiği mesaj budur: Biz tevhid ehliyiz. Tevhidde en çok mücadelenin yaşandığı, en yoğun yaşandığı yer de Filistin topraklarıdır. Allah’tan başka ilah yoktur. Bu kuru bir söz değil. Allah'tan başka ilah yoksa ve buna iman ediyorsan Allah’ın dışındaki her şeyi sırası geldiğinde feda edersin; hayattan, varlığından, zenginliğinden, anadan, yardan, arkadaştan, çevrenden vazgeçersin. Çünkü sen, Allah’tan başka ilah yoktur, demişsin. Bu, özgürlüğün zirvesidir. Bir insanın sahip olduğu maddi ve manevi değerleri bir kenara bırakıp sırf Allah için yaşamak, sırf Allah için ölmek noktasına gelmesi en büyük özgürlüktür. Özgür insan; istediğini yapan, keyif, zevk süren kişi değildir. Bize dayatılan bu tip özgürlük, hayvana özgü bir özgürlüktür. İnsana özgü özgürlük, tevhid ehli olmaktır. Nerede olursa olsun; zindanda, zenginlikte, fakirlikte, hastalıkta, sağlıkta... Tevhid ehli özgürdür. Çünkü hiçbir şeyin esiri değildir. Ne zindanın ne acılarının ne paranın ne yokluğun ne de varlığın esiridir. Kendi bedeninden olma, tevhid uğruna kendini feda etme kararlılığı az bir özgürlük değil. Bir askeri bir savaşa motive etmek için senelerce uğraşıyorlar, bir sürü vaatlerde bulunuyorlar. Fakat burda öyle değil; sadece “La ilahe illallah” dediler ve bunu kalplere oturttular. Bunu başarabilen liderlik, insana gerçek özgürlüğü benimseten liderliktir.
Bu noktada Müslüman gençlere bir mesaj vermek isteseniz ne dersiniz?
Ben kendimi mesaj verecek durumda görmüyorum ama yine de ağzı laf yapan, kitap yazan/çeviren bir insan olarak şunu söyleyebilirim: İslam dini bize özgürlüğü verdi. İslam’ın en büyük mesajı, özgürlüktür. Müslüman olmaklığımız herhangi bir dini benimsemiş olmak değildir. Gençlerin, çocukların, yaşlıların, kadınların; herkesin Müslüman olmanın bir nimet olduğunu bilmesi lazım. Bizim en büyük nimetimiz, Müslüman olma şansımızı artıran Müslüman bir ailede dünyaya gelmiş olmamızdır. Müslüman bir toplum içinde dünyaya gelmiş olmamız bir nimettir. İnsanların bazıları senelerce araştırıyorlar; bulamıyorlar, rast gelmiyorlar. Çünkü çok büyük propagandalar var, çok büyük karalamalar var. Bu yüzden diğer insanlar bizim kadar şanslı değil. Biz şanslıyız, biz Müslüman anne babadan doğduk. Bu yüzden kıymetini bilmek lazım. Çünkü gelenek bizi bilince doğru götüren bir vasattır; ona basarak bilinç düzeyine ulaşmamız gerekiyor. Biz bir nimetin içinde doğduk. Bu nimetin değerini bilmemizin sonucunda bu geleneksel dinimizi bilince dönüştürmeliyiz. Hakikaten biz diğer insanlarla mukayese edilemeyecek kadar özgürüz Müslümanlar olarak. Amerikalıların, başkalarının istediklerini alıp satmaları, istediklerini yapmaları, istedikleri geziye gidebilmeleri bizim gözümüzü boyamasın. Biz dimdik duran insanlarız, özgür insanlarız çünkü tevhid eriyiz. Biz ne kadının ne paranın ne şöhretin ne servetin ne zindanın esiriyiz. Her halükârda sadece Allah’a bağlıyız, bu büyük bir özgürlüktür. Fî Zilal tefsirinin girişinde Seyyid Kutup’un çok muhteşem bir cümlesi var: “Kur’an’ın gölgesinde yaşamak bir nimettir!” Şu anda çok eziliyor olmamıza rağmen, şu anda yoksulluğa karşı bir savaş vermemize rağmen, tepemizde bombalar patlamasına rağmen, yakınlarımızı kaybetmemize rağmen biz nimetler içinde yüzüyoruz. Manevi değerler içerisinde yüzüyoruz. Bunu da bize sağlayan o mücahidlerin mücadelesi ve peygamberlerin tevhidî mesajlarıdır.
Peki, Filistin davası ve direniş özelinde kitabın mesajları nelerdir?
Nesiller boyu devam edecek bir direniş bu. Bir nesil başaramayabilir, bir nesil şehit düşebilir ama arkasından gelenler bu bayrağı devralmalı! Bu kalaşnikofu Yasir devralacak, Yasir’den sonra onun oğlu, sonra onun oğlu... Bu iş böyle bitmez. Tarih de bize bunu gösterdi. Bazen yenersin, bazen yenilirsin. Ama biz her zaman kazanıyoruz. Yenildiğimizde de kazanıyoruz yendiğimizde de. Çünkü biz tevhide sahibiz biz. Gerçek özgürlük bizdedir, biz özgürüz.
Onun dışında herhangi birşey yok, bizim bir kaybımız olmaz. Biz ölsek de kazanıyoruz kalsak da. Bu yüzden biz mücadeleyi bırakmayız. Yani bunun ne faydası var; niye öleyim ben toprak için, niye öleyim ben taş için diyecek onlardır çünkü ben taş için, toprak için ölmüyorum! Ben Allah için ölüyorum! Allah bana izzetimi, şerefimi, onurumu, kişiliğimi korumayı emrediyor. Tevhidle korumamı emrediyor. Bu, insanları küçük görmek, onlara baskı yapmak demek değil. Şu anlamda: Sen tamamen özgür ol, dünyanın hiçbir değerine uluhiyet noktasında bir değer verme. Onların hepsi senin hayatını sürdürmen için bir aracıdır, bu gözle bak. Bunların dışındaki şeyleri yüceltme. Bir memursan amirine itaat et ama o amirini kendi tanrın gibi görme. Bir işçiysen patronuna itaat et ama iş münasebetiyle, onu tanrı gibi görme. Rızkını o vermiyor; rızkını Allah veriyor. Özgürlük derken bunu kastediyorum; mevcut insanlar arasındaki ilişkilerde herhangi bir değişiklik olmadan bunların üstüne çıkma becerisi. Bunu kazandığımız zaman biz özgürlüğümüzü elde etmiş oluruz. Kitabın ısrarla vurguladığı ahlaki ilke budur.
Peki hocam sizi en çok etkileyen sahne hangisiydi?
Beni en çok etkileyen sahne biraz önce anlattığım o meyve sahnesi ve annenin yağmur damlalarından çocuklarını koruma çabasıydı. Çünkü onu ben de çok yaşadım. Çocukluğumda bizim köyde evlerimizde çok oluyordu, annem aynı şeyleri yapıyordu. Alüminyum tabakları, tencereleri koyuyordu yanımıza; sabaha kadar şıp şıp şıp damlıyordu ve biz biraz kuru bir yer arıyorduk. Bunu bizzat yaşadığım için bu sahne beni çok etkiledi. Tabiî bizimkisi yokluktandı ama Filistinlilerinki yoksul bırakılmaktan. Onlara zorla bu hayat dayatıldı. Yani düşünebiliyor musun, yıllar sonra meyvenin şeftali olduğunu öğreniyor ama bu kişi Filistinli. Portakalın, şeftalinin, elmanın cennetinde adamları böyle bir şeye mahkûm etmişler. Bu, insanın zoruna gider. Yoksa bizim oralarda, Van'da, biz dağlarda sürülerin peşinde giden, bedeviler gibi yaşayan insanlarız. Meyveyi çarşıda pazarda kırk yılda bir alır yeriz. Bu, yokluktan kaynaklanır. Ama orası meyve cenneti. Yafa'nın portakalını düşünebiliyor musunuz? O güzellikleri...
Gazze’nin meyveleri de çok güzeldir. Portakal var, çilek var, cevata var -Türkçesini bilmiyorum, sizde yok- ama şu anda Gazze’deki çocuklar meyvelerin isimlerini bile bilmiyorlar, görmüyorlar.
Bu sahnelerin hepsi zor. Bunların hepsi insana ağır geliyor. Ama Allah mühlet verir fakat ihmal etmez. O, mutlaka karşılığını verecektir.
Filistin halkını bu romanda nasıl gördünüz?
Size şöyle söyleyeyim; “kahramanlık” kelimesinin tam karşılığı. Kahramanlık diye idealize ettiğimiz bu şeyler; bir halkın kahraman olması, bir ferdin, bir imamın, bir vaizin, bir kadının... Her toplumda bu tür kahraman insanlar vardır ama neredeyse insanların çoğunun bu düzeyde kahraman olması akıl almaz bir şey. Pişerek geldiler ya bu zamana kadar; 48’den beri yaşanan işgal onları olgunlaştırdı. İsrailoğulları Firavun zamanında köleleştirilmişti; kimliklerini, kişiliklerini kaybetmişlerdi. 40 sene o Tih çölünde dolaştıktan sonra ancak bu yeni nesilde kendilerine geldiler, bu kölelik onların ruhlarına oturmuştu. Filistin 80 senedir işgal altında, 48 topraklarında oturanlar dâhil hiçbirini kölelik ruhuna alıştıramadılar. Boyun eğmedi hiçbiri. Tevhid onları ayakta tutuyor. Filistinlileri maddi anlamda yendiler. Filistinlilerin evini yıktılar. Filistinlilerin çocuklarını öldürdüler ama Filistinlileri bükemediler. Bu da onlara dert oluyor; bükemediler.
Bu roman okuyucuda nasıl bir duygu, nasıl bir bilinç uyandırmayı hedefliyor? Bu romanı sadece Filistinliler okumayacak, bunu Yahya Sinvar da biliyordu elbette. Diğer okuyuculara nasıl bir bilinç, nasıl bir duygu, nasıl bir uyanış aşılar?
Bu romanda benim dikkatimi çeken şey şu: Yahya Sinvar “Siyonist” kelimesinden ziyade “Yahudi”yi kullanıyor. Bu ifadeyi kullanmasını bazen yadırgıyorum çünkü biz diyoruz ya; “Yahudilere değil, Siyonistlere karşıyız!” diye. İşte Yahya Sinvar bilinçli bir şekilde Yahudilerden bahsediyor ve şunu demek istiyor: Yahudi karakteri böyle bir karakter. Doymaz. Paraya doymadığı gibi toprağa da doymaz. Bu Filistin’le kalmaz; biz gidersek sıra size gelir. İsrail insanlıktan intikam alıyor. Allah’tan intikam almayı kafasına koymuş bir millet insanlığı hiçbir şey saymaz. Yani bizim aramızda dolaşan bir sürü insan Allah’ı inkâr eder, materyalisttir ama Yahudiler öyle değil. Allah’a inanıyorlar ama Allah cimridir, biz daha zenginiz diyorlar. Şöyle inanıyorlar: “Biz çok üstün bir ırkız. Biz Allah'tan da üstünüz. Bizim babamız Yakub (İsrail) -haşa- Allah'ı güreşte yendi. Biz de yeneceğiz. Herkesi yeniyoruz, Allah’ı da yeneceğiz.” Yahya Sinvar bu tehlikeye dikkat çekiyor. Bu iş burada bitmez, diyor. Bugün Araplar, Filistinliler rahat dursa İbrahim Anlaşmalarını yürüteceklerini zannediyorlar. Fakat tam tersine -Allah korusun- Filistin’deki mücahidler tamamen tasfiye edilse ertesi sabah Suudi Arabistan’ın başına neler geleceğini göreceklerdir. Eyvah, diyecekler, meğer bu adamlar bizi koruyormuş. Hepimizi koruyorlar; bizim namusumuzu, vatanımızı, ırzımızı, çoluk çocuğumuzu, hepimizi koruyor bu insanlar. Biz kendimizi savunmak zorundayız çünkü Yahya Sinvar'ın verdiği mesaj budur: “Ey Müslümanlar! Biz sizin adınıza savaşıyoruz. Biz sizin izzetinizi koruyoruz.” Dünyanın birçok yerinde böyle zulümler var; Doğu Türkistan’da var, başka yerlerde var; amenna. Ama hiçbiri bu kadar sâri yani sirayet edebilecek nitelikte değil. Çünkü Yahudi doymaz. Filistin’i alır, Gazze’yi alır; yarın Umman’ı alır, Amman’ı alır, Şam’ı alır. Bu yüzden kitapta Yahudi karakterinin altının çizilmesi hepimizi doğrudan ilgilendiriyor.
Diken ve Karanfil romanına başka bir isim verecek olsak ne derdiniz?
Cehennem ve cennet… Filistinlilere cehennemi yaşatmak istiyorlar fakat onlar cenneti kazandılar. Filistinlilerin yanında olmak, bombaların altında ölmek, onlarla aç kalmak; onlarla bir elmaya, bir şeftaliye hasret kalmak cennettir. Ama bunların dışında durmak, onların uzağında kalmak, keyif sürmek, zevk-u sefa sürmek, gezmek tozmak da bir cehennemdir! Bu kadar kesin.
Hocam siz bu romanı Yahya Sinvar şehit olmadan önce tercüme etmeye başladınız ve şehit olduktan sonra sürdürdünüz. İki süreç arasında bir fark oldu mu sizde?
Olmaz mı? Birincisi: Çok yakından tanıdığım, çok sevdiğim bir adamı kaybetmiş gibi oldum o şehit düşünce. Çünkü tercüme sırasında aylarca onunla oturup kalktım, onunla konuştum. Çok yakın birini kaybettiğimi hissettim ve üzüldüm, ağladım. İkincisi: Zaman zaman benim de aklımdan geçiyordu, yapmasalardı daha mı iyi olurdu sorusu, insanız sonuçta. Ama sonradan ben de gerçekten iyi ki yaptılar, bu dünyanın alçaklığını ortaya koydular, dedim. Allah onların mükafatını versin. Mesele değerler meselesidir. Neye değer veriyorsun, neye kıymet veriyorsun? İki sene az bir zaman mı? 60-70 bin insan şehit düşmüş, kaç bini enkaz altında kalmış o da belli değil. Kaçı sakat düşmüş, kaçı uzuvlarını, organlarını kaybetmiş, kaçı zindanlara atılmış? Ve bu 80 senedir devam eden bir durum. Buna rağmen dik duran, eğilmeyen, küçülmeyen, özgürlüğünden taviz vermeyen insanlar Gazzeliler. Öyle kolay mı? Savaşta yenilen koskoca Almanya bile her türlü aleyhteki şartları kabul edip teslim olmuştu. Gazzeliler asla taviz vermedi. Zindandaki kardeşlerinden ölüm pahasına asla vazgeçmeyen özgür ruhlu insanların okuyucu/mütercim üzerinde etkisi olmaz mı? Ben kelimelerle bunu anlatamıyorum, beni çok etkiledi. Hani böyle acıklı bir film seyretmiş sulu gözlü insanların ağlaması değil bu; ruhumu değiştirdi, eşyaya bakışımı değiştirdi. Türkiye ile ilgili günlük siyasi mevzulara eskiden çok daldığımı ve artık hiç önem vermediğimi fark ettim. Bunlar boş işler, dedim. Burada dünyanın gerçek değerlerini temsil eden insanlar var. Onlarla birlikte olmak, onlar gibi düşünmek insanı daha iyi özgürleştirir. Ben özgürlüğün teorisini Fî Zilâl’i tercüme etmeden önce okumuştum. Medresede okuduğum için onları okumuştum ama Fî Zilâl'de Seyyid Kutup beni çarptı. Onu zaten biliyorum. Ama burada bu yapılabiliyormuş dedim. Bana bazen zor geliyordu; ancak peygamberler, enbiyalar böyle olabilir diyordum. Fakat gördüm ki vallahi sıradan insan; Ali, Veli, Mehmet; sıradan insan da bir peygamberin duruşunu temsil edebilir.
Son olarak şunu sormak istiyorum: Siz tercümeye Yahya Sinvar şehit olmadan önce başlamıştınız. Aklınızda Yahya Sinvar'ın kim olduğuna dair bir karakter oluşmuştu. Şehit olduktan sonra herkes kim olduğunu, neler yaptığını anlatmaya başladı. Peki, aklınızda oluşan kişiyle insanların anlattığı kişi aynı mı?
Hayır. İnsanlar onun hakkında çok şey anlatıyorlar, hepsi doğrudur ama hiçbiri yetmiyor. Ne benim anlattıklarım ne onların anlattıkları; hepsini toplasan yine yetmiyor. Ben de anlatamıyorum, hissediyorum. Yani ben şehit olduğunu duyduğum zaman dedim ki böyle bir adam ancak böyle ölür. Beni programlara çağırdılar bize anlat diye, anlattım da. Fakat ne söylesem yetersiz kaldığımı hissediyorum. Sizinle konuşurken de içimde kopan fırtınayı ifade edemiyorum. Bir Müslüman olarak ben, Müslümanlığın özgürlükçülüğüne vuruldum. Müslümanlığın bana özgürlük vermiş olması beni çok etkiliyor. En çok değer verdiğim şey budur. Yani Müslümanlık bana zenginlik vermedi, Müslümanlık bana para vermedi. Zaten bunlar hayatın bir akışıdır; çalışırsan olur, çalışmazsan olmaz. Müslümanlık bana özgürlük verdi ve ben bu özgürlüğü Yahya Sinvar'ın romanında ve Filistinlilerin hayatında görünce gıpta ettim. Ne kadar güzel özgürleşmişler. Düşünebiliyor musunuz? Her gün bombalar yağıyor; yanınızda çocuklarınız, kardeşleriniz, aileniz şehit düşüyor; siz yaralanıyorsunuz fakat teslim olmuyorsunuz. Az bir şey mi bu yani, bu nasıl anlatılır? Bunu gerçekten Müslüman olmayan anlayamaz. Bunu gerçekten tevhidi özümsemeyen hiçbir şekilde anlamaz.
Filistinliler, Yahya Sinvar, Diken ve Karanfil romanı gelecekte çok iyi anlaşılacak. Bazılarımız diyecek ki biz neye şahit olmuşuz öyle, biz nasıl müthiş insanlara şahit olmuşuz, kimlerle aynı dönemde yaşamışız! Ben şimdiden söylüyorum: Allah bana ne büyük bir nimet verdi, ben kimin kitabını tercüme ettim, ben kimin romanını tercüme ettim, ben nasıl bir güzellik yaşadım! Türkiye Yazarlar Birliği bu romana tercüme ödülü verdi. Bir tane milletvekili tanıdığım, arkadaşım var. Bundan sonra sana da “direnişin mütercimi” dememiz lazım, dedi. Ben istemem böyle denmesini ama hoşuma da gitti: Ben zalimlerin mütercimi değilim. Ben kâfirlerin mütercimi değilim. Ben yalancıların mütercimi değilim. Ben direniş mütercimiyim. Seyyid Kutup’un, Yahya Sinvar'ın, İzzet Derveze’nin, İbn-i Haldun’un mütercimiyim; bu da bana şeref olarak yeter. Hakikaten ben tarihin tanık olabileceği en güzel şeylere tanık olmuş bir insanım, kendimi bahtiyar addediyorum.

